haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2007 Perşembe

EMEĞİN SANATINDAN 8. MERHABA



Merhaba Değerli Dostlar,


Atalar, “mart ayı dert ayı” derler. Bu sözdeki toplumsal hikmeti bir yana bıraksak da sosyalistler için mart ayı hem acıların, hem sevinçlerin ayıdır. 12 Mart faşist darbesi, 12 Mart Gazi mahallesi katliamı, 16 Mart Beyazıt katliamı, gene 16 Mart Halepçe katliamı ve 30 Mart Kızıldere.............  

Tüm bunlara karşın, gene acıların içinde süzülen ama umudun ve direnişin adı olan üç önemli gün de Mart ayı içinde doruklaşır. 8 Mart Uluslar arası Emekçi Kadınlar Günü 18 Mart Paris Komünü ve 21 Mart Newroz..... 21 Mart’ın yüklendiği bir önemli gün daha vardır. Afrikalıların kanları pahasına direnişleriyle kazanılan Güney Afrikadaki ırkçı aparthead  yasalarını parçalayan Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü.  Mart ayı,  sanatsal iki önemli günü de içinde barındırır: 21 Mart Dünya Şiir Günü, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü...         

 Her 21 Martta bir şaire bir bildiri yazdırılır. Gelin bu yılın bildirisini  biz yazalım. İçbükey, mızmız, pısırık şiire karşı yükselen bizim sesimiz olsun bu bildiri de: 

Şiir; insanoğlunun hiç durmayan iyiyi, güzeli, doğruyu arayışını gösterir. Bağlı olduğu dilin çiçeğini, ulusun özünü verir.            Dilimlenen yaşamın her renginden, her kokusundan, her düşünce ve duygusundan tat almalı, sınır tanımadan büyümelidir şiir. Octavia PAZ, “Şiirlerden bir hayat yaratmaktansa, hayatın kendisini şiire dönüştürmek daha iyi olmaz mı?” derken bu anlamda şiirin yaşamla ilişkisini ortaya koymaktadır. Bu açıdan şiirin olanaklarından da yararlanarak şiirin yaşamla ilişkisini ve iç içe oluşunu açalım:    

Şiir, bayrak olur sevgiye, dalgalanır âşıkların dudaklarında.

Şiir, al benekli bir uçurtmadır, kelebek gibi, fırfırlanır okuyanların yüreklerinde.

Şiir, fırtınalı gecelerde bir balıkçı barınağı; güneşli havalarda yüreklerde patlayan bir sevda sağanağı!

Şiir, bir yılkı atı, atlatıvermiş boranı, kışı; çiçeğe kesen ovalarda karşılıyor baharı.

Şiir, güneşte demlenmiş dostluk gibi;  sarp kayaları dönüştürür gül bahçesine.

Şiir, zamanı un ufak eder, erirken nice güzeller, güzellikler umursamaz yüzyılları.

Şiir, sazın tellerini yoklayan bir tezene; ustasının  elinde akar ezgilene ezgilene...

Şiir, sevdalı tellerde gezer, dil dil açar çiçeklenir;  öter sazın yüreğinde gül gül açar biçimlenir. dudaklardan su tadında yüreklere akıverir.

Şiir, yürek tezgâhında dokunmuş bir  kilim rengârenk, tepeden tırnağa ezgi ve âhenk...

Şiir, karanlıkları yaran yakut saplı bir bıçak, geceyi gündüz eden sevgi şimşeği; yanar döner, gül ışıklı bir havaî fişeği. 

Şiir, bir güvercin gibi konar sevenlerin yüreğine, bir şahan gibi iner zalimin tepesine!

Şiir, bir çağladır zemheride çiçeğe kesen, karların arasından baharı karşılayan  bir kardelen!

Gerçek şiir, gerçek dünyanın şiiridir, çünkü bu zafere ulaşabilmesi için uğrayacağı değişikliklerin öğeleri bu dünyanın içindedir. Gerçek şiir, iyiliğin şiiridir; yeryüzündeki bütün insanlarla birlikte bireyciliği, yenecek, gene bütün insanlarla birlikte karanlıkları ve toplumsal baskıyı yenecek olan şiirdir. Gerçek şiir, insanın iç gücünün, umudunun ışığıdır.

Karartmayacağız bu ışıkları. Bu ışıklardan  yarınların şafağını tutuşturacağız.



                                        Ali Ziya Çamur




BU SAYININ SAVSÖZÜ


Yalanın evrenselleştiği bir çağda doğru söylemek devrimci bir eylemdir. ORSON WELLES



YAŞAM VE SANATTA 
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ...


 CEZAEVİNDEN MİZAH DERGİSİ ÇIKTI..

Sincan F Tipi Cezaevi'nde kalan tutuklu ve hükümlüler 'Vızgelir' adlı mizah dergilerinin 91. sayısını çıkardı. Ülkedeki gelişmeleri, cezaevinde yaşadıkları zorlukları mizahi bir dille ele alan tutuklular, 'Bir devrimcinin yaşamı çiçekse mizah onun kokusudur' diyor. Tecrit koşullarında başarılması belki de en zor olan şeyi, mizah duygusunu yitirmemeyi başaran tutuklular, politik üslupla mizahı en iyi şekilde örtüştürüyorlar. Yazıları ve karikatürlerinde Hrant Dink cinayetini, tecrit koşullarını, ölüm oruçlarını, işkenceyi anlatırken bir yandan da Türkiye'deki adalet sistemini sorguluyorlar. 'Vızgelir' Aralık 2006'da tüm yazıları hazırlandığı halde, cezaevi yönetiminin sansür uygulamaları nedeniyle ancak 2007'de dışarıya çıkartılabilmiş, bu nedenle cezaevindeki sansür uygulamaları da yazı ve karikatürlerde önemli bir yer kaplamış,

                 
  

GAZİ KATLİAMININ ÜZERİNDEN 12 YIL GEÇTİ ...


12 Mart 1995’te yapılan Gazi Mahallesi katliamının 12. yıldönümü nedeni ile Gazi Mahallesi’nde yapılan anma etkinliğinde halk, bir kez daha katillerin ve arkasındaki güçlerin açığa çıkarılmasını istedi. Her 12 Mart’ta olduğu gibi bu yıl da aynı talebi haykıran yaklaşık 3 bin kişi taleplerini açtıkları pankartlara ve attıkları sloganlara da yansıttı. Gazi mahallesinde sabah erken saatlerde Alibeyköy Çırçır Mahallesindeki mezar ziyaretleri başladı. Alibeyköy’deki mezar ziyaretinde Gazi olaylarında yaşamını yitirenlerin mezarlarına karanfiller bırakıldı. Alibeyköy’deki anmadan sonra ailelerin Gazi’ye gelmesi ile buradaki anmada başladı. Eski karakol durağında katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları adına açıklamada bulunan Ergin Engin, Gazi katliamından Susurluk devletinin sorumlu olduğunu söyledi

Açıklamanın ardından katliamda yaşamını yitiren 18 kişinin resimlerinin bulunduğu, “Gazi ve Ümraniye şehitlerini unutmadık, unutmayacağız” yazılı pankartın arkasında yürüyüşe geçen kitle sık sık, “Gazi’nin katili susurluk devleti”, “Gazi’nin hesabı sorulacak” şeklinde sloganlar attı.

Katliamda yaşamını yitirenlerin fotoğraflarını taşıyan aileler yürüyüşün en önünde yer alırken, Eski Karakol durağından Cem evine kadar yürüyen kalabalık, Cem evinde verilen lokmadan sonra Gazi mezarlığına doğru yürüyüşe geçti.

Yürüyüş boyunca olaylarda yaşamını yitirenlerin isimleri okunurken yürüyüş güzergahı üzerinde bulunan taranan kahvelerin camlarına ise karanfiller bırakıldı. Cemevinden mezarlığa yapılan yürüyüşte kitle örgütü temsilcileri, cem evi yöneticileri ve muhtarlar her hangi bir gerginliğin yaşanmaması için kitle ile polis karakolu arasında zincir oluşturdular.

Yaşamını yitirenlerin mezarları başında saygı duruşundan sonra yapılan açıklamada Gazi katliamının gerçek sorumlularının hâlâ yargılanmadığı vurgulandı. Anmanın sonunda Grup Yorum Gazi marşını okudu. 

              
VALİ BEY BUYURDU: MADIMAK HEP KEBABÇI KALSIN! 

Sivas Valisi Veysel Daymaz, 13 Mart 2007 tarihinde Milliyet Gazetesine yaptığı açıklamasında, “Madımak Oteli’nin müze olmasına karşıyım. Müze olursa birlik ve beraberliğimiz bozulur ” dedi. Şu anda alt katı kebap salonu olarak işleyen Madımak Oteli’ne dair yapılan bu açıklamaya Alevi-Bektaşi Federasyonu tepki göstererek, bu demecin katliamcıların aklanması, siyasi irade ve idare makamlarının katliamcı anlayışa taraf olması anlamına geldiği vurgulandı.

“35 insanın diri diri yakıldığı otel, kebap salonu yapılarak birlik ve beraberlik sağlanmaz” denilen açıklamada birlik ve beraberliğin yolunun, Madımak Oteli’nin dostluk ve barış müzesi olmasından geçtiği vurgulandı. Açıklamada katliamların unutularak değil onlarla yüzleşerek “birliğin ve beraberliğin” teşvik edileceği hatırlatıldı ve “tarihsel yüzleşme ile asıl amaç, karanlığın ve aydınlığın arasındaki farkın konulmasıdır” denildi.

              

SAĞLIKTA YIKIMA KARŞI  BEYAZ EYLEMLER SÜRÜYOR

Önce 11 Mart günü Türkiye’nin dört bir yanından gelen on bine yakın sağlık çalışanı ve sağlık hakkı savunucusu AKP’nin sağlıkta yıkım politikalarına karşı işlerine ve sağlık haklarına sahip çıktı. Türk Tabipleri Birliği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası, Türk Dişhekimleri Birliği, bazı eczacı odaları ve Halkevleri’nin kitlesel bir şekilde katıldığı “Beyaz Miting”e Ankara muhalefetinden çeşitli siyasi parti ve yapılar da destek verdi.  

14 Mart Tıp Bayramı’nda  da Türkiye genelinde hekimler iş bırakTI.. Türk Tabipleri Birliği’nce) düzenlenen Beyaz Eylemler kapsamında YAPILAN  BEYAZ G(Ö)REV etkinliğine Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) ile DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş de destek verdi TTB tarafından yayımlanan “Hekimlerin 14 Mart 2007 Bildirgesi”nde dört buçuk yıldır uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın hekimlik değerlerinin tam aksine bir sağlık ve hekimlik ortamı yaratmaya çalıştığı ifade edildi. Hükümetin bu programa derhal son vermesi gerektiğinin altını çizen bildirgede hekimlerin talepleri de dile getirildi. 

                

UĞUR OLGAR'IN YENİ KİTABI "ÖTEKİ DÜŞKENAR" ÇIKTI...
                          
EMEĞİN SANATI Grubu katılımcılarından, ANDIZ dergisinin yayın yönetmeni şair Uğur Olgar'ın yeni kitabı "Öteki Düşkenar",  KülSanat Yayınlarının Şiir Dizisi içinde yayınlandı. 80 Sayfalık kitapta çoğu dergilerde yayımlanmış olan 60 adet şiir var. Genel yayın yönetmenliğini Bilal Kolbüken'in, tasarımını Franco Colte'nin yaptığı, Yaşar Çavdar'ın yayına hazırladığı "Öteki Düşkenar"ın önsözü Ahmet Günbaş, arka kapak yazısı Uluer Aydoğdu'ya ait. "Öteki Düşkenar'ın şiir evreninde yankısı eksilmesin! 

                  

 16 MAYIS BEYAZIT KATLİAMI UNUTULMADI...

16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nden öğle üzeri dersten çıkan Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencilerine bir grup faşist tarafından  polis destekli  bombalı ve silahlı bir saldırı yapıldı. Saldırıda 41 öğrenci yaralanırken, Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt öldü. 16 Mart katliamı, 12 Eylül faşizmine giden yolun önemli taşlarından biridir 

                                                  

HALEPÇE KATLİAMININ ÜZERİNDEN 19 YIL GEÇTİ!..


16 Mart 1988’de,   Halepçe'de beş binin üzerinde, her yaştan insan, ABD destekli Saddam yönetimi tarafından  kimyasal ve biyolojik silahlar kullanılarak  katledildi. 

1979 yılında İran'da Humeyni önderliğindeki hareket Amerikan yanlısı Şah rejimini sona erdirmişti. Bir yıl sonra Eylül 1980'de Irak, İran'a savaş açtı. İran'da yeni kurulan rejimi çıkarları açısından tehlikeli bulan ABD, Saddam yönetimini İran'a karşı savaşında destekledi. Bu destek, yalnızca politik destekle sınırlı değildi. Her tür silah desteği de sağlandı Irak'a. İran-Irak savaşının 8. yılında Irak ordusu ile Kürt silahlı grupları çatışmaya girmişlerdi. İşte böylesi bir süreçte,  Kürt  halkını yıldırmak için genç,çocuk, yaşlı, kadın demeden zehirli gaz bombaları atıldı Halepçe üzerine.... 20. yüzyılın en kitlesel katliamlarından birisi olarak tarihe yazıldı Halepçe..

               
 CEYHUN ATUF KANSU’YU 29. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ...

Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin “halkçı” dallarının en gürüdür Ceyhun Atuf Kansu.  Babası ve amcası, Cumhuriyet yönetiminin üst düzey yöneticileri olmasına karşın, Tıp Fakültesini bitirdikten sonra  çocuk hastalıkları dalında uzmanlaştı. Arkadaşları bol paralı hastane ve muayenehane peşine düşerken, o kendi isteğiyle Turhal Şeker Fabrikasına atandı. Burada Ankara’daki elit ortamın dışında gerçek Anadolu’yu, Anadolu insanını tanıdı... 17 Mart 1978’de Ankara’da aramızdan ayrıldı.  

 Olgunlaşmış bir şiirle kuşağının önde gelen temsilcileri arasında yerini aldı. Bu dönemdeki şiirlerinde toplumsal sorunlara ağırlık verdi. Halk dilinden, halk söyleyişlerinden geniş biçimde yararlanarak, halkın özlemlerini, sevinçlerini, acılarını ve yaşama savaşımını coşkulu bir söyleyişle dile getirdi. Şiirlerinin kaynağını hoşgörü, insanlık sevgisi, ulusal bağımsızlık ve doğa oluşturdu. Ama  1940 sosyalist gerçekçileri gibi atılgan değil, düzenle barışık  gerçekçiliği benimsedi. Buna karşın, İkinci Yeni’nin dil deformasyonlarını da benimsemedi.  Bir çağcıl türkü söyleminde yazdı. Cemal Süreya, bir yazısında, onun şiire bakışını şöyle dile getirir: “Hayatın zenginlikleriyle bugünkü anlayışı besleyebilecek bir insan sevgisiyle şiir yazar. Şiirleri hiç bir zaman didaktik olmamıştır;  söylev çekmez, insan manzaraları verir, halk albümüne fotoğraflar toplar, gerçeği tespit eden ufak ufak ve sayışız tutanaklar düzenler. Yine de son siralarda tarihle fazla ilgilenişi, fikrin önemini arttırmıştır mısralarında."

TUTUKLAMAYIN OZANLARI 

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana dilini
Gökyüzünü yoksunlamak Türkçeden
Kırmaktır en taze dalı su yürürken 

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana sözcüğünü
Dili büyüten güneşli kapı önlerinde
Konuşurken gelen geçenle 

Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır yaşamın pınarını
Bir ulusun yağmurlarını biriktiren
Ve akıtan zamanın dağ eteğinden 

Bir ozanı tutuklamak
Nisan başlangıcında bir daldan
Üreyen bir gül haberini
Dondurmaktır ve sürdürmektir zemheriyi

Ozanı tutuklayan toplum, tutuklar kendisini
Bir büyük hapishanedir artık orası
Devlet adamı da tutukludur orda bir bakıma
Muş ovasında ot biçen bir köylüyü de..        

CEYHUN ATUF KANSU

                 

'KANSU ŞİİR ÖDÜLÜ' CENGİZ BEKTAŞ'IN...

Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü, “Dün Bugün” adlı kitabıyla Cengiz Bektaş’a verildi.

Cengiz Bektaş’a ödülü, 17 Mart Cumartesi günü saat 15.00’de Ankara’da Türk-İş Konferans Salonu’nda düzenlenecek bir törenle verilecek.  

Törende, şair Müslik Çelik “Ceyhun Mavisi” adlı bir şiir dinletisi gerçekleştirecek. Ardından Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel’in yöneteceği ve Adnan Binyazar, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş ve Emin Özdemir’in konuşmacı olarak katılacakları “Ceyhun Atuf Kansu Şiir Odağında Günümüz Türk Şiiri” başlıklı bir açık oturum yapılacak.

           
                                        
 PARİS KOMÜNÜ BUGÜNE IŞIK TUTUYOR...

        
18 Mart 1871’de  Paris’te ilk kez  proleterya, ezilenler, işsizler, yoksullar kendi iktidarlarını kurma şansı yakaladılar. Paris Komünü ayaklanması, işçilerin siyasal iktidarı ele geçirmek için yaptıkları ilk bilinçli girişimdir Ancak savaşta Fransız burjuvazisini hezimete .Bismark, Paris Komününe karşı  Almanyadaki Fransız tutsakları serbest bırakarak  Fransız işbirlikçi burjuvazisi için 63500 kişilik Versaille Ordusu oluşturularak Paris Komününün üzerine gönderildi. 1 Mayıs'tan itibaren Paris, Versailles ordusu tarafından sürekli olarak bombalandı. Versailles birlikleri, haftalarca direnen Paris'e 21 Mayıs günü girebildiler. Komün savaşçıları bir hafta boyunca mahalle mahalle, barikat barikat savaştılar. Versailles ordusu tam bir katliama girişti. 25 binden fazla Komüncü barikatlarda katledildi. 26 Mayıs'a gelindiğinde direniş son sınırına ulaşmıştı. Ordu Paris'in içine doğru ilerledikçe kitlesel kurşuna dizmeler artıyordu. Komünün son barikatı 28 Mayıs günü düştü. Bu katliamlardan sağ kurtulanlar da Komünün ardından kurulan askeri mahkemelerde yargılandılar ve çoğu kurşuna dizildi.  

Paris Komünü'nden geriye 30 bin ölü ve harabeye dönmüş bir kent bunlardan, fakat çok daha önemli olarak insanlık tarihine yazılan kızıl bir sayfa kaldı. Gökyüzünü fethe çıkan komüncüler, yeni bir toplumun, yeni bir dünyanın mümkün olduğunu göstermiş oldular. Marx'a göre “Komün'ün gerçek gizemini özsel olarak bir işçi hükümeti, üreticiler sınıfının mülk sahipleri sınıfına karşı mücadelesinin sonucu, emeğin iktisadi kurtuluşunu gerçekleştirmek olanağını sağlamak üzere en nihayet bulunan siyasal biçimdi.” 1871 baharında Paris sokaklarında yankılanan “Yaşasın Komün!” sesleri özgür bir geleceğin habercisiydi. Katledilen onbinlerce komüncünün özgürlük çığlığı  yeni bir toplumun şanlı öncüsü olan işçi sınıfı özgürlüğün tohumlarını toprağa ekmişti. 1871'te yenilmişlerdi, ama tohum toprağa ekilmişti bir kere ve yeşereceği günleri bekliyordu.

                             

20 MART SAAT 20.00’DE SAVAŞA DUR DE  !...

Sendika ve kitle örgütleri, halen ABD işgali altında olan Irak’a ilk bombanın atıldığı 20 Mart saat 20.00’de, ellerinde meşaleler, mumlar ve düdüklerle şehir merkezlerinde savaşı durdurmak için eylemde olacaklar.  Ankara ve İstanbul’da dün, 20 Mart’ta gerçekleştirilecek “Savaşa dur de” kampanyası hakkında basın açıklaması yapan kitle örgütleri, halkı eylemlere destek vermeye çağıran bildiriler dağıttı.

İstanbul’da DİSK, KESK, TMMOB, TTB, TDB, İstanbul Barosu, İstanbul Serbest Muhasebeciler ve Mali Müşavirler Odası, İstanbul Veteriner Hekimler Odası yönetici ve üyelerinden oluşan yaklaşık 100 kişinin katıldığı basın açıklamasında konuşan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, “Kelimelerle tarif edilemeyecek kadar barbar bir savaş sırasında, asker ve sivil çok sayıda insan hayatını kaybetti. Ortadoğu’nun tarihi ve kültürel değerleri yok oldu. Bugün ABD emperyalizmi ile hesaplaşmak gerekiyor. 9 emek ve meslek örgütü olarak, milyonlarca yurttaşımız ve farklı ülkelerden milyarlarca kardeşimiz gibi savaşa dur diyoruz. Irak’ta öldürülen 650 bin kişinin hesabını sormak için insanlık borcumuzu yerine getirelim, milyonlarca savaş karşıtını harekete geçirelim. Tüm dünya ile beraber, savaşa ve işgale hayır diyeceğiz. Savaşa dur diyeceğiz. İnanıyoruz ki biz bu savaşı durduracağız” şeklinde konuştu. Basın açıklamasının ardından kitle örgütü yöneticileri, İstiklal Caddesi’nde kampanyayı anlatan bildiri dağıtımı gerçekleştirdiler.

Ankara’da da aynı zamanda

Öte yandan Ankara’da da ABD’nin Irak’a ilk bombayı attığı 20 Mart saat 20.00’de, aralarında DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin de bulunduğu 9 örgüt temsilci ve üyeleri, emek örgütlerinin de katılımı ile “Savaşa dur” diyecek.

DİSK, KESK, TMMOB, TTB’nin aralarında bulunduğu 9 örgütün çağrısı ile dün Bakanlıklar Olgunlar Sokak’taki Madenci Anıtı önünde Irak’taki savaşa dur deme çağrısı yapıldı. “20 Mart’ta 20.00’de savaşa dur de. Irak’ta ilk bombanın atıldığı 20 Mart’ta, saat 20.00’de işgale ve savaşa dur de, bir ışık da sen yak” yazılı pankartın arkasında açıklama yapan DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Tayfun Görgün, Türkiye’nin her yerinde okunan bildiriyi okuyarak “Bir utançtan kurtulmak, dört yıldır sağır kulakların duyup duymazlıktan geldiği konuyu konuşmak, kör vicdanların görüp görmezden geldiği acıyı göstermek, kendimizle hesaplaşmak, gelecekle buluşmak için geldik. Ayrıca kampanya  kapsamında, 'Savaşa Dur De' adlı internet sitesinde sanal bir miting de gerçekleştireceğiz. Emekçi maaşlarından, çocuk mamalarından çalınan paralarla savaş bütçeleri oluşturuluyor" dedi.  Görgün, savaşa karşı standlar açacaklarını, 16 Mart’ta ABD Büyükelçiliği önünde tepkilerini protestoya dönüştüreceklerini, 20 Mart saat 20.00’de de Kızılay’da Yüksel Caddesi’nden Sakarya Caddesi’ne meşalelerle yürüyüp savaşa “dur” diyeceklerini duyurdu. Açıklamanın ardından Ankaralılara, “savaşa dur demeleri” için çağrı yapan bildiriler dağıtıldı.

NOT: SANAL MİTİNG, http://www.savasadur.de/ sitesinde başladı.



21 MART DÜNYA ŞİİR GÜNÜ KUTLAMALARININ  BU YILKİ ADRESİ: İZMİR

Konak Belediyesi ve P.E.N Yazarlar Derneği tarafından gerçekleştirilen III. Uluslar arası İzmir Şiir Buluşması 15 Mart 2007'de başlıyor. Bu yılki konusu "Barış" olan şiir buluşması 18 Mart tarihine kadar devam edecek. Çalışmalarına Haziran 2006'da başlanan şiir buluşmasının kurul üyeleri Tayfun Yiğitoğlu, Halim Yazıcı, Dinçer Sezgin, Hidayet Karakuş, Hüseyin Yurttaş ve Bekir Yurdakul ile birlikte III. Uluslararası İzmir Şiir Buluşması'nın basına tanıtıldığı toplantıda konuşan Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ bu yıl şiir buluşmasına katılan ülkelerin Filistin, Arnavutluk, Hollanda, İsrail, Sırbistan, İngiltere, İran, İsveç, Almanya ve İsviçre olduğunu söyledi.Tunçağ, "Bu yılın konusu 'barış'. Amerikalı emperyalistler Ortadoğu'yu kan gölüne çevirmiş durumdalar. Bizim ülkemizde Güneydoğu karışık. Ermeni meselesi ve Kıbrıs sorunları da öyle. Bunlar şiir buluşmamızı daha da önemli kılıyor. Bu yılki onur konuğumuz da 'barış' konusuna oldukça uygun bir insan olan Köy Enstitüleri'nden yetişmiş, ozan Mehmet Başaran. Ayrıca bu şiir buluşmasında barış için uğraş veren ve savaşa karşı tutum alan ozanlarımız da anılacak" diye konuştu. 

Kurul üyelerinden Dinçer Sezgin de bu şiir buluşmasının izleyicisinin artarak devam ettiğini ve bundan sora da öyle gitmesini umduklarını belirterek şöyle dedi:  “İnsanoğlunun dünyada ilk bulduğu sanat etkinliği nedir diye sorsalar, sanırım en doğru cevap 'şiir' olurdu. İzmir şiirin başkenti diye anılabilecek bir kent haline dönüşüyor. 600 kişilik olan salonlarımızda bu etkinlikleri, en tenha zamanlarda bile 250-300 kişi izliyor. Bu sene de öyle olacağına inanıyorum."" şeklinde konuştu. 

III. Uluslararası İzmir Şiir Buluşması 15 Mart 2007 Perşembe günü küçük bir konserle başlayacak ve Uluslararası PEN Yazarlar Derneği Türkiye Temsilcisi Vecdi Sayar ve Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ'ın açılış konuşmasıyla devam edecek. Daha sonra ozan Cevat Çapan ile onur konuğu ozan Mehmet Başaran "Dünya Şiir Günü Bildirisini" okuyacaklar ve oyuncu Genco Erkal da, Nâzım Hikmet'in yazdığı "İnsanlarım" adlı oyunu sergileyecek.

                  
NEWROZ GELİYOR!


-Newroz ateşini Mersin yakacak-

Bu yıl yapılacak Newroz kutlamalarının programı belirlendi. 'Demokratik birlik için demokratik özerklik' sloganıyla 76 merkezde 17-25 Mart tarihleri arasında yapılacak Newroz kutlamalarına Mersin'de start verilecek. Hrant Dink'in eşi Rakel Dink, Diyarbakır'daki kutlamaya onur konuğu olarak davet edilecek. Newroz Tertip Komitesi Üyesi Hüsnü Ablay, yaptığı açıklamada, Kürt sorununun demokratik çözümü için ilan edilen ateşkese dikkat çekti ve Newroz kutlamalarının inkar ve imha siyasetiyle halklar arasında düşmanlığı geliştirenlere yanıt olacağını vurguladı. Ablay, 'Bu yılki kutlamalar kafatasçı milliyetçiliğe ve devam eden operasyonlara karşı en iyi cevap olacaktır' dedi. Türkiye'de son dönemde yapay demokratik tutumların geliştiğine işaret eden Ablay, bu tutuma karşı Türkiye'de demokratik özerklik anlayışı ile gerçek demokrasinin geliştirilmesinin önemine dikkat çekmek için Newroz'da 'Ya gerçek demokrasi ya hiç' sloganını güçlü bir şekilde haykıracaklarını vurguladı.

        

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ HAZIRLIKLARI SÜRÜYOR..

     
Bu yıl, henüz 27 Mart Dünya Tiyatro günü  resmi bildirisi ortaya çıkmamışken Gölge-İnteraktif Tiyatro  Dergisi ve Tiyatro grubu çevresi 27 Mart karşı bildirisini  yayınladılar: 

27 Mart Tiyatrocular için bir bayram günü değildir. Pazartesiye denk gelirse tiyatrocuların tatil günüdür, tiyatro kapalıdır. Tiyatroyu unutmuş kalabalığa onu hatırlatmak, bildirilerle tiyatronun altını çizmek için düşünülmüş bir gündür. Her yıl evrensel bir bildiri ve ulusal bildiriler  yayınlanır. Evrensel bildiri tiyatronun erdemini, değerini ve olmazsa olamazlığını dile getirir.  Ulusal bildiriler de evrenselden geri kalmamak derdiyle ülke tiyatrosunun sorunlarına pek değinmez. 

27 Mart 2007'de Türkiye Tiyatrosu'nun bildirisi farklı olmak zorundadır. Tiyatromuzun başına örülen çorabın farkında mısınız? 

Geçtiğimiz tiyatro mevsimi sonunda, Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Lemi Bilgin'in görevden alınmasının ardından özel tiyatrolara yapılan yardımın ortadan kaldırılması, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın bilet fiyatlarının 1 lira, 50 kuruş gibi fiyatlara indirilmesi, özel tiyatroların turnelerde sembolik bir kira ödeyerek oynadığı devlete ait salonların kiralarının fahiş fiyatlara çıkarılması, yasaklanan oyunlar birbirini izleyen halkalar. Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatrolarında yaşananlarsa,  akıl alır bir aymazlıktır. Sistem bu kurumları gözden çıkarmıştır. Yeni yasalar hazırlatarak sözcüklerimizi ezip, yok etmeyi hesaplıyorlar.   

Bunlara başka halkalar da eklendiğinde, özel tiyatrolar bir bir kapanacak, kurum tiyatroları  çökertilecek ve son halka ilk halkayla birleşince, birileri tespih çekecek. 

Amaç açıktır; ya siyasi iktidarın yani emperyalizmin dümen suyunda tiyatro yapılacak ya da gereği yapılacak.Yağma yok! Tiyatro başı dik ve onurlu yoluna devam edecektir. Tiyatroda neyin nasıl yapılacağına tiyatrocular karar verir. 

Bu gün 27 Mart 2007 Dünya Tiyatro günü. Dünya ve ülkemiz üzerinde oynanan kirli oyunların farkındayız. Bizler, perdelerimizi her zamankinden daha çok bağımsızlık için, eşitlik için, özgürlük için açacağız.  Seslerimiz uçuşup gitse de, sözcüklerimiz bilenip kalacak yeryüzünde. Sahnelerimiz barışın ve kardeşliğin çiçek bahçesi olacak.  

Ülkemizde, tiyatroya savaş açmış bir anlayış iktidardadır. Savaş karşılıklıdır. Türkiye tiyatrocuları direnecektir. Yalnız olmadığımızı biliyoruz. İzleyiciler, halkaları birleştirip tespih etme telaşını fark ettiğinde direnişe katılacaktır. 

Yaşasın Direnen Türkiye Tiyatrosu!   GÖLGE İNTERAKTİF TİYATRO DERGİSİ ÇEVRESİ

                         

 30 MART 72  KIZILDERE /  ONLAR, ONBİNLERİN ARASINDA YAŞIYOR


    
35 yıl önce 30 Mart 1972 yılında Kızıldere'de Türkiye devriminin önderlerinden ON devrimci elde silah çarpışarak, ayni siperde şehit düştüler. Bu tarihi günde Kızıldere direnişini selamlamak Kızıldere 'de şehit düsen devrimci önderlerimizi anmak ve anlamak büyük önem taşımaktadır.  

Kızıldere direnişinin önemli yanlarından biri de ilk sol grupları arasındaki eylem birliğidir. .  Denizlerin idamını önlemek için THKO  ile  eylem birliği yaparak  Sinoptaki Nato üssünden İ ngiliz askerleri kaçırılır. Ama  sıklaşan  operasyonlar sonucunda Kızıldere’de kuşatılırlar. Tank, tüfek, top ve  bombalarla bulundukları ev taranır. Onlar, direnerek ölürler.

Anıları  cesaretimiz olacak. 




NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati


1 Mart 2007 Perşembe

EMEĞİN SANATI'NDAN 7. MERHABA







Merhaba Emek Dostları, 

7. Sayımızla gene karşınızdayız. Dergimiz sizlerin katkısıyla giderek gelişiyor, okur sayısı  çoğalıyor. Bu durum  bizi,  daha titiz ve özenli  bir dergi sunma  çabasına yöneltmektedir.  Şubat ayı içinde dergimiz okur sayısını beş misline katlamıştır. Daha önce günlük 5-6   geçmeyen konuk sayısı, şubat atılımıyla birlikte  günlük 20-60 arasında değişen bir sayıya ulaşmıştır.  Bu sonuç, dünle karşılaştırılınca sevindirici, yarınlar açısından yeterli değildir elbet.... Konukların yanında e-postamıza ürünler de gelmeye başladı. Her sayımızda bir tane bu ürünlere yer vermeye çalışacağız.  

6. Sayımızda  Babür Pınar arkadaşımızın “Sosyalist Gerçekçilik” başlıklı yazısı altındaki “yorum bölümünde  tartışmalar da gelişti.. Kimileri beğenirken, kimileri gereksiz, kimileri de anlamsız bulmuştu.   Elbet herkesin sanata farklı perspektiflerden bakması doğal.   Ama bizim sanatsal tavrımız da belli. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir. Sanatın çıkış noktası, “güzel”in kaynağı eylemdir. Bir sanat yapıtını başarılı kılan da yapımındaki emektir. Her sanat verimi, bir taşın üzerine yeni bir taş koyma edimine tanıklık eder.  İşte bizim sanat anlayışımızda, bu emeği öne çıkarmak, emeksiz üretilen mızmız, içbükey sanat yapıtları arasından sıyrılıp sesimizi yükseltmek önem taşımaktadır.    Sosyalist gerçekçi sanatın basit, insana seslenmenin kolay olduğunu, sanatın düzeyini düşürdüğünü ileri sürenler görmediği, ya da görmek istemediği nokta şudur: Sanatından ödün vermeksizin, ilkelliğe, şematikliğe ve popülistliğe kapılmaksızın, devrimci bir tutumla emek için, insan için yazmak , yazarken de yazdıklarının kitlelerin nabzında atabilmesi hiç de kolay değildir.  

Sosyalist gerçekçilerin güncelde kaldığını bu nedenle yarına kalamayacaklarını söylemeye dili varanların Nâzım Hikmet’i görmezden  gelmelerine ne demeli.  Elbette güncel gerçekçiliğin önünde sığlık ve geçicilik gibi önemli tuzaklar vardır.   Asım Bezirci, bu tuzaklara düşmemenin yolunu  gösteriyor: “Süreklilik ve derinliğe varmak isteyen sanatçı, çelişkiler düzenini göz önünde tutmak zorundadır. Bunun için, ele aldığı gerçekliği belirleyen özgül çelişkiyi bulmalı, onun adı geçen temel, yan ve dış çelişkilerle ilintilerini araştırmalıdır. Özgül çelişkiyi oluşturan karşıtlardan değiştirici ve tutucu olanları ayırt etmelidir. Gerçekliği, değiştirici karşıta göre sergilemelidir. Çünkü değiştirici karşıt, geleceğin tohumudur.  Bunu başarabilmek için de, sanatçı, olayların izleyicisi değil, olayların önünde gitmesi,  yolun ilerisini aydınlatması gerekir." 

Biz yeniden sosyalist gerçekçiler için geçerli olan, sanatı donduran ölçütler değil,  canlı bir sanatın canlı bir estetiğidir.  Burjuva  sanatçılarından ayrılan bir diğer önemli yanımızda parçalayıcı değil,  çözümleyici oluşumuzdur. Bizim sanat anlayışımız, dayatmacı değil, tam tersine zorlamacılığa ve tekelciliğe olmaktır. Kısacası yeniden sosyalist gerçekçilik, toplum ve doğa içindeki insan gerçekliğinin imgesel bir yolla ve estetik bir biçimle dile getirilmesidir. Bu dile getirmede, daha doğrusu temsil etmede temel öğe insandır.


         BU SAYININ SAVSÖZÜ

Turuncu kapitalizm sürüyor. Son evreye giriyoruz. 2007 yılında yeni bienal yapılacak. Şu ana kadar piyasada biriken okullarını bitirmiş 20.000 civarında genç sanatçı bu ve diğer bienalleri bekliyor. 2009 yılında bir bienal daha yapılacak, 2010 yılında ise İstanbul dünya kültür başkenti. 460.000.000 Euro şu anda hazır, projeleri bekliyor. Bekleyen bekleyene. Daha çok beklerler. Bu Euroları almak için 'sivil sermaye örgütleri' çoktan sıraya girmiş durumda. Bienali, müzeleri kuran örgütlerin aynıları düzenliyor. Amaç fonlardan kültüre giden paraları tekrar içeriye düşürmek, üyeleri veya müritleri sanatçılar olan bir sektör yaratıp kapitalin parçası yapmak, geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen reklam şirketlerinin satışı gibi sanat galerileri yabancı ortak alacak ya da satılacak. Küçük galeriler kapanacak.kurala göre olması gereken olacak, güncelleşmiş sanat fuarı denemesi yapıldı bile. Ekonomik sıkıntı içinde olan galeriler (çoğu) her türlü öneriyi olumlu değerlendirme eğiliminde olacaklar, ya da amatörce ve kaliteyi düşürerek ayakta kalma yollarını arayacaklar, sanatın gelişmesi için hiç de iyi bir yol değil. Mevcut koleksiyoncuların ellerindeki sanat eserlerinin fiyatları düşecek, mezatlarda her türlü anlaşma yapılacak tefeciler, borsacılar, antikacılar, sahteciler devreye girecek, mafya ortada dönen bu büyük pasta ile ilgilenecek, sanat eserinin satışı çekle-senetle olacak, çekler ödenmeyecek, hacizler yapılacak, aç kalan ressamların resimleri 50-100 dolara düşecek, sanatçı ile alıcının buluşmaması için karteller kurulacak, Galeri Baraz gibi Mustafa Taviloğlu gibi büyük koleksiyoncu ve galeriler müze projelerini erteleyecekler, Akmerkez’de sergiler, Nişantaşı’nda vitrinlerde resimler sergilenecek, bunlara karşı gibi duran ama aslında çanak tutan sanatçı grupları oluşacak, yeterli içeriğe sahip olmadığı için, sosyal duruş bile gösterse varoşu tariften öteye gidemeyen gün geçtikçe züppeleşen sanatçılar çoğalacak, akademiklerin çoğu içe kapanacak, hocaların gizli ilişkileri ortaya çıkacak (masonluk vs), heykelciler soyuta yönelecek, heykellerin üretim süreleri kısalacak, 15-20 günlük hızlı heykel üretme festivalleri yapılacak, bu dev mermer anıtlar özellikle yeni gelişen kentlerin sağına soluna konulacak, polyesterin olanakları nedeniyle bir dönem sonra heykel adı altında dev patlıcanlar, biberler, domatesler, piliçler, horozlar vs. kent meydanlarını dolduracak, Las Vegas gibi..  

Bu olanlara 'TURUNCU DEVRİM' denir. 2010'a endekslidir. Ekonomideki gerileme ile ters çalışır. Süreç tamamlandığı zaman, ülkenin sanatçıları, akılları karışmış, artisan yetenekleri körelmiş, çoğu sanal malzemeye yönelmiş, baştan aşağı emek olan sanatı, artistik bir dokunuş olarak tarif eden, boyayı tanımıyan, pop ve çizgi romandan beslenen, sanatçının soruları ilk soran kişi olması gerektiğini bilmeden yaşıyan, şehirlerin içinde koşuşturan kişilere dönüşürler. Trafikte bir aşağı bir yukarı gitmeye çalışırken, sanat düşünmek, beste yapmak, atölyeye gidildiği zaman, bir an önce esrimeye çalışmak, içmek, çok içmek. Bu arada işini ayarlayan, lüks araçlar satın alıp şöförler tutarlar, Şişli’de bir apartıman, indirimli toplu alışverişler, ev, araba takasları.önemli olan bazı konulara hiç dokunmamaktır. Osmanlı’dan iyi iş çıkar, çok sayıda sanatçı bu karmaşık mirası derinlemesine incelemeden, adeta bir montaj yaparak iyi para kazanır. Her zaman işe yarar. Kaliteli sanatçılar işin kaymağını götürürler, aforoz edilmekten alegori yaparak kurtulurlar.'mış' gibi.   YAVUZ TANYELİ


YAŞAM VE SANATTA 
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ



DİYARBAKIR ÖYKÜ GÜNLERİNDE  ÖYKÜNÜN YANISIRA 
KÜRT ÖYKÜCÜLÜĞÜ TARTIŞILDI...


13 Şubat günü başlayan öykü günlerinin açılış konuşmasını yapan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projelerden Sorumlu Başkan Danışmanı Muharrem Erbey, Mezopotamya’da sözlü edebiyat geleneğinin güçlü Kürt yorumcuları Çîrokbêj ve Dengbêjler sayesinde öykü anlatma geleneğiyle bugüne kadar geldiğini belirtti. “Öykü, kısa anlatımıyla demokrattır” diyen Erbey, öykü gününün genç, yaşlı tüm yazarların öykülere yerel, bölgesel, uluslararası düzeylerde değer vermeyi hedeflediğini kaydetti.  Adnan Binyazar, yaşadığı en büyük mutluluğun Diyarbakır’da yaşamak olduğunu söyleyerek, kendi çocukluğunda yaşadığı bazı anıları katılımcılarla paylaştı. Öykünün duyumsanan acıya ulaşıp dil oluşturmak olduğunu belirten Binyazar, “Yazarlık seviyesiz espiri yapmak değildir. Türkiye bunların işgali altındadır. Güzelliği çürüttünüz mü yeryüzünde yaşanacak yer kalmaz. Anekdot anlatmak edebiyat değildir. Edebiyat sonsuzdur” diye konuştu.

Diyarbakır’da okuma oranının düşük olduğuna işaret eden Binyazar, “Okumayan toplum fikir de üretemez. Herkes toplumun başındakiler gibi bilgili olmalıdır” diye belirtti. Etkinlik, Yazar Fırat Cewherî’nin yaptığı Kürtçe konuşmanın ardından, Yazar Edip Polat ve Dilawer Zeraq’ın katılımıyla ‘1990 Sonrası Kürt Öykücülüğü’ konulu panelle devam etti.   

Panelde, Yazar Yavuz Ekinci, Şair-Yazar Vecdi Erbay, Mehmet Çetin ile Adnan Binyazar sunumda bulundu. Panelde sunumda bulunan Yazar Yavuz Ekinci, mekanın edebiyat nehrinin zorunlu yatağı olduğunu belirterek, “Bu yatak nehrin kendisine de şekil verir. Dolayısıyla kahramanın üzerinde etkileri yadsınamaz” dedi.  Şair, yazar Vecdi Erbay da öykülerinde isim ve yer adı vermek istemediğini buna rağmen insan öykünün nerede geçtiğini kendisinin hissetmesini arzuladığını söyledi. İsimlerin bir mekana işaret edebileceği gerekçesiyle kullanmadığını anlatan Erbay, Yılan hikayesinde mekanın yılanın çocukta yarattığı korku ve dehşet olduğunu, Kar hikayesinde ise kafası kopan sığırcığın açık ağzına düşen kar taneciği olduğunu söyledi.  Şair Yazar Mehmet Çetin ise, yaşlıların her soruya veya soruna bir meselle cevap verdiğine dikkat çekerek, öyküde mekan ilişkisinin nasıl yapıldığını bilmediğini belirtti. “Galiba bize mekansızlığı reva gördüler” diyen Çetin, bunun kaçınılmaz olarak edebi metinlere de yansıdığını söyledi. Katılımcılardan Adnan Binyazar da dünya edebiyatının giderek bir türsüzlüğe gittiğine işaret ederek sanatın subjektif olduğunu belirtti. Binyazar, yazarın biçimle sınırlandırılmaması gerektiğini söyledi. 

 Panelde geleneksel-modern Kürt öykücülüğünde kullanılan dil, yine modernizm, postmodernizm ve sürrealizm gibi kavram ve akımların etkileri tartışıldı. Bunun yanında Kürt öykücülüğünde kullanılan dil, kent ile ilişkisi ve edebi niteliği de izleyicilerin soru ve katkılarıyla etraflıca konuşuldu.

                     

 14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ ÇEŞİTLİ ETKİNLİKLERLE KUTLANDI 

Sait Faik’in  “Bir insanı sevmekle başlar her şey” sözlerinden yola çıkarak ilk kez 2002 yılında Edebiyatçılar Derneği tarafından başlatılan 14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlamaları, 2003 yılında Uluslararası PEN Kongresi’nde kabul edildi ve dünyaya yayıldı.  Bu yıl Dünya Öykü Günü kutlaması, NotosÖykü dergisi ve Fransız Kültür Merkezi ile ortaklaşa yapıldı. Kutlamada usta öykücü Nezihe Meriç’in kaleme aldığı 2007 Dünya Öykü Günü Bildirisi okundu. Meriç bildiride, “ Hepimiz, bakar, görür, düşünür, konuşur, dinleriz. Sonra, yaşamın bir ucundan tutar başlarız öyküler üretmeye. Öykü yaşamdır. Öykü bir iksirdir. Onsuz olunmaz” dedi. Gecede Tahsin Yücel’in “Sabahattin Ali’nin 100. Yılı” ve Ahmet Soysal’ın “Maurice Blanchot’nun 100. Yılı” başlıklı konuşmalarının ardından geçen yıl kaybettiğimiz yazar ve yayıncı Erdal Öz’ün anısına hazırlanan dia gösterisini oğlu Can Öz sundu.

                   
ŞAİR ADNAN SATICIYI  YİTİRDİK!

Yeni Türkü ve Behçet Aysan şiir ödülleri sahibi Adnan Satıcı, tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 15 Şubat günü,  45 yaşında hayatını kaybetti.  

Diyarbakır'da 1962 yılında doğan Satıcı, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra yazarlık da yapan Satıcı'nın şiirleri, Edebiyat ve Eleştiri, Evrensel Kültür, Papirüs, Sanat Rehberi, Yarın, Yaşam İçin Şiir, Yeni Düşün, Yeni Olgu gibi dergilerde yayınlandı.  1983 Yeni Türkü Şiir Ödülü ve 1995 Behçet Aysan Şiir Ödülü sahibi Satıcı'nın 1985'te Ülkesiz Şarkılar, 1994'te Yerçekimine Uyan Portakal Çiçeği, 1996'da Dokuzuncu Blues, 1999'da ise Hep Unutur Uzaklardaki adlı kitapları yayımlandı.  

Yazar Aydın Çubukçu, Adnan  Satıcı’nın  ardından acısını dile getirerek, “En çok isyan kaldı ondan geriye. İsyanı, başeğmemesi, hiçbir aşağılık insanla uyuşmazlığı kaldı. Bol bol toplayalım onları. Sadece kendimize değil diğer insanlara da, emekçilere, yoksullara, çocuklara da dağıtalım. Bir türkü ölürse eğer ancak, ona da ‘öldü’ diyebiliriz” diye konuştu.

Şair Şükrü Erbaş ise Satıcı’nın bugün mazlum halkların, kültürlerin, kimliklerin özgürlüğüne dair bir türkü okuduğunu anlatarak, “Yalancı bir öfkeydi Adnan” diye konuştu. Yazar Hicri İzgörün ise ona iyi bakamadığını üzüntüyle ifade ederek, ona sadece Diyarbakır’dan bir avuç toprak getirebildiğini söyledi. Namık Kuyumcu da O’nun çok iyi bir insan, çok iyi bir şair ve devrimci olduğunu dile getirerek, özgür bir dilin özgün şiirlerini yazdığını söyledi.

                

           

ULAŞ BARDAKÇI 35. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE UNUTULMADI...  
               
12 Mart döneminin devrimci önderlerinden olan 19 Şubat 1972'de İstanbul Arnavutköy'de katledilen Ulaş Bardakçı, ölümünün 35. yılında da unutulmadı. 68'liler Dayanışma Derneği, Ankara 78'liler Derneği, ÖDP, Halkevleri üyeleri dün Bardakçı'nın Karşıyaka Mezarlığı'ndaki gömütü başında bir araya geldi. Bardakçı'nın mücadele arkadaşları olan Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir'in de fotoğraflarının açıldığı anmada sık sık "Mahir, Hüseyin, Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş", "Faşizme Karşı Omuz Omuza" sloganları atıldı. Ankara 78'liler Derneği Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, Ulaş Bardakçı'nın mezarı başında yaptığı konuşmada, Türkiye'nin 12 Mart sürecine nasıl geldiğini anlatarak, Bardakçı'nın bu süreçte oynadığı role dikkat çekti. Nihat Erim Hükümeti'nin "Balyoz Harekatı" sırasında Bardakçı'nın tutuklandığını daha sonra cezaevinden firar ettiğini belirten Sümbüloğlu., "19 Şubat 1972 günü Arnavutköy'de kaldığı ev kuşatıldı. Ulaş Bardakçı, son kurşununa kadar çatıştı ve sabaha karşı şehit düştü. Ulaş Bardakçı, teslim olmaktansa, dövüşerek ölmenin devrimci mirasını yaratanlardan biri olması nedeniyle tarihimizdeki önemli yerini almıştır" dedi. Sümbüloğlu konuşmasına şöyle devam etti: "Cuntacıların yargılanarak yaptıkları her şey için halka hesap vermesi; 12 Mart ve 12 Eylül rejiminin tasfiye edilmesi Ulaş'ı ve bu yolda can vermiş tüm devrimcileri rahat uyutacaktır. Gün gelecek devran dönecek darbeciler halka hesap verecek."

                                                

MADEN KAZASI DEĞİL,  CİNAYETLER SÜRÜYOR !


Balıkesir bu kez Dursunbey'deki bir maden ocağında yaşanan göçükte hayatını kaybeden 3 işçinin yasını tutuyor. Özel sektör tarafından işletilen maden ocaklarında gereken önlemlerin alınmaması nedeniyle meydana gelen göçükler sürüyor. Dursunbey ilçesinde Özçevre Madencilik tarafından işletilen bir madende göçük meydana geldi. 24 Şubat gecesi  saat 02.00 sularında 230 metre derinlikteki galeride meydana gelen göçükte Ali Küçük, Mustafa Kuş, Mehmet Alp isimli işçiler yaşamını yitirirken, bir işçi de ağır yaralandı.  Bölgedeki madenlerde bugüne kadar 22 işçinin öldüğü, kazalara ise işçilere gereken eğitimin verilmemesinin ve güvenlik önlemlerindeki eksikliklerin yol açtığı belirtiliyor.  

İki gün arayla yaşanan iki felakette 5 işçinin hayatını kaybetmesine rağmen, katliama davetiye çıkaran duyarsızlık sürüyor. Bir işçinin su çekmek için göçük yaşanan madene sokulduğu bildiriliyor.  Yeraltına indirilen işçilerin gereken mesleki eğitimden yoksun olmaları da kazaları artıran bir diğer etken. Madenlerde genellikle çevre köylerden toplam 1150 işçinin çalıştığı ve işçilerin çalışmaya başlamadan önce hiçbir eğitime tabi tutulmadıkları, sadece madene inmeden bir kaç gün önce ocakta nasıl davranacaklarına dair yüzeysel bilgiler verildiği belirtiliyor.  

Kazanın yaşandığı madende çalışan bir maden işçisi, işçilerin sendikal faaliyette bulunmalarına kesinlikle izin verilmediğini, sendikal çalışma yapanların hızlıca işten çıkarıldığını söyledi.

Emekli bir maden işçisi ise, Sentaş Madencilik'te 1 Haziran 2006 tarihinde meydana gelen kazadan önce işçilerin sendikalaşma çalışmaları yürüttüklerini, ancak geçen sene Dursunbey'de 17 işçinin göçük sonucu hayatını kaybettiği ocağın sahibi Erhan Ortaköylü'nün bu işçileri işten çıkardığını söyledi. Oğlunu 13 yıl önce maden kazasında kaybeden emekli bir maden işçisi ise, kepçe operatörü olan bir işçinin sendikalı olmak istemesi üzerine açık madenden yeraltına gönderildiğini ve bir kazada hayatını kaybettiğini belirtti. İşçiler "çalışma şartlarından şikayetçi olduklarını, ama örgütlü olmadıklarından hiçbir şey yapamadıklarını" ifade ettiler. İşçilerin verdiği bilgiye göre, şu anda işe yeni başlayan ve 8 saat çalışan bir işçi asgari ücret, kıdemli bir işçi ise 690 YTL alıyor.  

Koç, Sabancı gibi en büyük gruplar da dahil olmak üzere irili ufaklı patronlar kömüre hücum etmiş durumda. Kömür ruhsatlarında patlama yaşanıyor. Bu ilginin ardındaki en önemli nedeni doğalgaz temininde yaşanan sıkıntılar ve fiyatlardaki artış. Kömür sahalarının özel sektöre devrinin hızlanmasıyla birlikte maden kazalarındaki artışa neden oldu.

                                      

KÜRESEL BAK PANELİNE CİNDY SHEEHAN DA KATILDI...


KÜRESEL BARIŞ VE ADALET KOALİSYONU, 26 Şubatta,  Ankara Üniversitesi Aziz Köklü Konferans Salonu'nda "SAVAŞSIZ BİR DÜNYA MÜMKÜN" konulu bir panel düzenlendi. Panelde konuşan ABD'li asker annesi Cindy Sheehan, Irak'taki ABD askerlerinin derhal geri çekilmesini istedi. Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu tarafından savaş karşıtı etkinlikleri katılmak için Türkiye'ye davet edilen ABD'li asker annesi Cindy Sheehan, ABD'li tüm asker annelerinin haykırışını dile getirdi. Panele konuşmacı olarak Cindy Sheehan, gazeteci Ece Temelkuran, KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul ve A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Doç. Dr. Filiz Çulha Zabcı katıldı.  

Konferans salonunda “Welcome Mom” yazılı pankart açan savaş ve işgal karşıtları, Cindy Sheehan'ın zafer işaretleriyle yanıtlandı.  Cindy Sheehan panelde yaptığı konuşmada, ABD'de barış hareketinin üstün gelemediğini ve sonuç olarak Irak'ın işgal edildiğini söyledi. İspanya ve İngiltere gibi ülkelerin asker göndererek Katil Bush çetesinin suç ortağı olduğunu ifade eden Sheehan, askerlerin geri çekilmesi talebine kulakların tıkalı olduğunu söyleyerek, “Maalesef bizim isteklerimiz hala yerine getirilmiyor” şeklinde konuştu. Dünyadaki bütün hakların savaşa karşı seslerini yükselmesini isteyen Sheehan, işgalci ABD askerlerinin Irak’tan hemen geri çekilmesi gerektiğini belirtti. Amerikan askerlerinin de evlerine geri dönmek istediğine dikkat çeken Sheehan, bütün insanlığı Bush rejimine karşı el ele vermeye çağırdı.  

ABD'nin İran'a yönelik tehditlerine de değinen Sheehan, “Bu konuda birlik olmalıyız. Dünyada yeni cinayetleri, yeni yıkımları engellemek için bir arada olmalıyız.” dedi. Bush’un derhal görevden alınmasını gerektiğini belirten Sheehan, onu durduracak tek hareketin cezaevine konulması olduğunu söyledi. Sheehan, “Ben Amerika’ya karşı değilim, Bush’a karşıyım. Bush bütün dünyayı yıkıma uğratıyor. Onun yüzünden en büyük oğlumu toprağa verdim” diyerek acısını dile getirdi.  

Sheehan’ın ardından söz alan KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi için hazırlanan tezkerenin 1 Mart eylemi ile engellendiğine dikkat çektiği konuşmasında, “Türkiye’de bu pastadan dilimini almalı almazsa bir dilim başımıza çok iş getirir dediler ama hesaba katmadıkları bir şey vardı: Yüzbinler” dedi. Türkiye’deki savaş ve işgal karşıtlarının, İran ve Suriye’ye yönelik tehditlere karşı mücadele etmesi gerektiğine dikkat çeken Tombul, 20 Mart günü yapılacak eyleme çağrı yaptı.

                     

1940 KUŞAĞI SOSYALİST ŞAİRLERİNDEN A.KADİR’İ  
22. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ
                                              

'A. Kadir' adıyla tanınan şair İbrahim Abdülkadir Meriçboyu, 1985'te 68 yaşındayken İstanbul'da hayata veda etti. 

01 Mart 1985 tarihinde 68 yaşında iken  yitirdiğimiz Şair A. Kadir, 1917'de İstanbul'da doğdu. İlk şiirleri 1930'da 'Ali Karasu' imzasıyla yayımlandı. Başlangıçta Abdülkadir Meriçboyu adıyla Faruk Nafiz Çamlıbel ile Necip Fazıl etkisinde şiirler yazdı. Ankara Cezaevi'nde Nazım Hikmet'le kalınca şiir ve dünya görüşünde önemli değişikler oldu. 'Ses' ve 'Yeni Edebiyat' dergilerinde yayınlanan şiirlerinde Nazım Hikmet etkisi açıkça bellidir.  Yurt sevgisini dile getiren ilk kitabı 'Tebliğ'de bir yandan savaşa karşı çıkarken bir yandan da yoksul Türk insanını gerçekçi bir bakışla yansıttı. Bireysel dramı toplumsal sorunların birlikteliği içinde ele aldı.

Olgunluk dönemi şiirlerinde konuşma diline yakın bir dil kullandı; türküler, halk şiiri ve gelenekleri motiflerinden yararlandı. Yoksulluk, sürgün, hapis acılarını yaşayan insanın duygularını, iyi, doğru ve eşitliğe olan özlemini yalınlık, gerçeklik ve coşkuyla yansıttı. Çarpıcı bitişler, yinelemeler, iç uyaklar ve ses uyumları belli başlı şiirsel biçimi oldu. 1940'lı yılların sosyalist  gerçekçi şiirinin ortak temaları ve biçimleriyle, Orhan Veli kuşağının bazı söyleyiş özelliklerini kaynaştırarak sentezci bir şiire ulaştı.  Sosyalist gerçekçi şiirimizin öncü adlarından A.Kadir’i saygıyla anıyoruz.

        
ARKADAŞIMIZ EVİN OKÇUOĞLU TÜYAP BURSA KİTAP FUARINDA 
KİTAPLARINI İMZALAYACAK!..

EMEĞİN SANATI  Grubu Katılımcılarından arkadaşımız Evin Okçuoğlu, TUYAP Bursa Fuarında 3-11 Mart arası ATP yayınları standında İmza Gününe katılacak. Şiir, çocuk öyküleri ve  şiirleri, öykü ve çeviri yapıtları bulunan Evin Okçuoğlu,  Fuardaki imza  gününde şu kitaplarını tanıtıp imzalayacak: Kosovalı Kız Zana(Çeviri roman), Sakın Kızma Anne( çocuk öyküleri) Çocuk Emeği Öyküleri(öykü), Toprak Öyküleri (öykü), Şiir Bahçesi (çocuk şiirleri), Ünlü Besteciler (biyografi)

              

8 MART DÜNYA  EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ, 
ÇEŞİTLİ EYLEM VE ETKİNLİKLERLE  KUTLANACAK!....

                       

Kadınlar yürüyor!..  Eski çağlardan yeni çağlara.... Alınlarında yağmur yağmur dökülmüş terler. Bıçak bıçak acılara dayana dayana yürüyor kadınlar yine sekiz martlarda aydınlık yarınları kurmaya!


Kadınlar yürüyor!...  Damar damar topraklarla, ekin ekin başaklarla, savaşa karşı sıkılmış yumruklarıyla kurmak için barışı.... Ninnilerden ağıtlara dize dize acıları dizerek yüreklerine yürüyor kadınlar yaşam acısına, evlât acısına son olsun diye!

           
Kadınlar yürüyor!... Burcu burcu çiçeklerle, dalga dalga denizlerle yedi iklim dört bucakta  yaşanılası bir dünya için...  Omuzlarına binerken çağların ağır yükü,  yoluna dikilirken kara cehalet ; yürüyor kadınlar karanlık geceleri şafağın çelik potasına dökmeye!

           
Kadınlar yürüyor!... Sevgi sevgi güllerle, yürek yürek türkülerle, barış güvercinlerini özgür alınlarından yükseltmek için göklere...  Ayakları altında açılırken yolları uygarlığın,  yürüyor kadınlar, çağdaş uygarlığın ibrişimli dokusunu çile çile, yumak yumak örmeye!

           
Kadınlar yürüyor!...  Nakış nakış kilimlerle, ışıl ışıl beyinlerle, nasırlı elleriyle varmak için güzelliklere... And Dağlarından  Fellûce  yollarına yeniden taşır gibi direnişi; dikilerek savaş tacirlerinin karşısına, yürüyor kadınlar, yedi iklim dört bucağa barışın nakışını çizmeğe.          

           
Kadınlar yürüyor!..  Çıra çıra gözlerle, dağdan, düzden esen yelle, bayrak bayrak adımlarla ters çevirmek için kara yazgılarını...  Tacize, şiddete, dayağa ve zulme boyun eğmemek için yürüyor kadınlar kara bahtlarını ak etmeğe!


Kadınlar yürüyor!... Nefes nefes destanlarla, umut umut çocuklarla, beşikteki bebelerle savaşsız bir dünya için... Göz yaşları pınar pınar bir daha sulamasın diye tüm ırmakları; unutulmasın  diye  yaşamı yaratan emekleri  ıssız dağ koyaklarında ahlatlar gibi; yürüyor kadınlar, ateşi ilk bulan, tekerleği ilk çeviren elleriyle yaşamın destanını yazmaya! (ALİ ZİYA ÇAMUR)




NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati


15 Şubat 2007 Perşembe

EMEĞİN SANATI'NDAN 6. MERHABA




          

Merhaba Emek Dostları,

6.sayıyla yine gözlerinizin hizasındayız.... İnsanlığın tüketim aracı olarak  sunulduğu dünyamızda biz gene  sanat cephesinden insanca bir yaşam, insanca bir düzen için bayrağı yukarılara çekme çabasındayız... Yarına umudumuz,  insana sevgimiz, yaşama tutkumuz, yüreğimizde inancımız, haksızlığa patlayan  öfkemiz, beynimizde bilimle biçimlenen bilincimiz, her türlü baskı ve işkenceye “offf!”  dedirtmeyen sabrımız, bizi biz eden onurumuz var olduğu sürece bu çabamız sürecek, yeniden sosyalist gerçekçiliği haykıran sesimiz daha da gürleşecek.  

Kör dumanların savrulduğu yaşamın sarp dönemeçleri bizleri kaosları içine çekmeye çabalarken, ak ve kara, yalan ve gerçek, yanlış ve doğru terazileri harıl harıl düşünce üretiyor. Bağnazlık tüketiyor. 

Bir yandan bozulan dengeler, bizleri de,  ülkemizi de çarkları arasına çekme hevesindeyken, bir şeyler var ki çarkları sıkıştırıyor; istediği gibi duygularımızı, düşüncelerimizi öğütemiyor. Ne kadar yağlansa da oynak yerleri, zorlanıyor çark, rahat dönemiyor, duygu ve düşüncelerimizi dönüştüremiyor. 

Nedir, düzenin ve düzensizliğin çarklarını zorlayan güç?  

Umuttur birisi. Arzuların gün doğrusu yelinden gönlümüzün ortancalarını okşar. 

Sevgidir birisi. Karanfil  düşlerimizin hedefini arayan özlem başlıklı peri bacası. 

Tutkudur birisi. Gül sağanağından şemsiye açmadan, gönül köprüsünden süzülen aşk bulvarına çıkan son kavşak. 

İnançtır birisi. Zulüm zincirinin sarkacından boşanan kavun içi gölgelerin pembemsi uç veren kandili. 

Öfkedir birisi. Deli çaylar gibi gönül dağlarından boşanan, yankısız gecelerin kulağında çalan gonk.

Bilinçtir birisi. Beynin yeğin kıvrımlarından dolana dolana doğan, ebemkuşağından yüreğe dolan pusula. 

Sabırdır birisi. Kuşatılan yıldızların bumeranglarını geri dönemeden tutan ve sardunya dalına destek kılan isyan.  

Onurdur birisi. Kuşatmalardan süzdüğü direnci, bahar doruklarına tırmandıran kardelen. 

İşte, filizkıran fırtınasındaki düşlerimizi, komaya düşen hasretlerimizi  düzensizliğin yağlı çarklarına kaptırmaksızın ayakta dimdik yaşatan burçlarımız...   EMEĞİN SANATI, bu burçlara ses veriyor,  sesini katacak ses arıyor..........  

                            ALİ ZİYA ÇAMUR



 BU SAYININ SAVSÖZÜ



SENTETİK ŞİİR, sese önem verir; ORGANİK şiir, ritme.

SENTETİK şiir, şiirin temel öğesi olarak kelimeyi görür, yapıya tapınır; ORGANİK şiir, duyarlık zeminine bağlanır, yapıyı infilâk ettirir.

SENTETİK şiirin geleneği Divan'dır; ORGANİK şiirin geleneği ise hakir görülen Halk Şiiri.

SENTETİK şiir, akılla yapar; ORGANİK şiir, sezgiyle.

SENTETİK şiir, başka şiirleri kendine zemin alır; ORGANİK şiir, yaşantıların rastlantılarına dayanır.

SENTETİK şiir, kapalıdır; ORGANİK şiir, anlamın su gibi yayılmasını ister.     OSMAN ÇAKMAKÇI



YAŞAM VE SANATTA 
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ...



BEHİÇ AŞÇI VE DİĞER AÇLIK GREVİNE GİRENLERİN EYLEME ARA VERMELERİYLE  ANKARA ABDİ İPEKÇİ PARKININ ORTASINDAKİ HEYKEL ÖNÜNDE 
DİRENİŞ YAPAN TAYADLILAR DA DİRENİŞİNİ BİTİRDİ...
                      
TAYADlılar 1231 gün önce başlattıkları oturma eylemine 27 Ocak akşamı yaptıkları basın açıklamasıyla son verdiler.

F tipi cezaevlerinde, evlatlarının tecrit koşullarında ölümüne seyirci kalmamak için 1231 gün önce Ankara’da Abdi İpekçi Parkı’nı mekan eden TAYADlılar, mekanlarını şimdilik terk ettiler. Park’ın simgesi haline gelen “havaya açılmış el” heykelini sabunlu sularla temizleyerek Ankaralıya bırakan TAYADlılar, tecrit tamamen kalkana kadar mücadelenin süreceğini ifade ettiler.

“F tipi cezaevlerinde tecritin sona ermesini sağlamak, evlatlarının ölümlerini durdurmak” için TAYADlılar, 16 Eylül 2003’de Abdi İpekçi Parkı’nda, “on günlük çadır” eylemi yapmak istediler. Ancak Ankara Valiliği’nin çadıra izin vermemesi, polisin de yaka paça gözaltına almasıyla sürekliliğe dönüşen TAYADlıların oturma eylemi, 123’üncü ölüm olmadan sona erdi. Oturma eylemi başladığında ölüm orucunda yaşamını yitirenlerin sayısı 107 idi. Onlar “yeni ölümler olmasın” derken, 122’inci ölümün acısını da yüreklerinde hissederek, oturmayı sürdürdüler. Bu kez “123’üncü ölüm olmasın” diye seslerini yükselten TAYADlılar, 1231 günü, yani yaklaşık 3,5 yılı Abdi İpekçi Parkı’nda, el heykelinin altında geçirdiler.

Yazın sıcağında, kışın dondurucu soğunda ayrılmadıkları Abdi İpekçi’den, el heykelinin altından, “tecriti kaldırın, ölümleri durdurun”, “Cezaevlerinde 122 insan öldü duydunuz mu?” diye görmeyen gözlere, duymayan kulaklara, hissiz yüreklere seslendiler. Avukat Behiç Aşçı’nın 5 Nisan 2006’da başlattığı ölüm orucu, arkasından Sevgi Saymaz ve Gülcan Görüroğlu’nun ölüm oruçlarıyla, tecriti Türkiye’nin gündemine oturtan TAYADlılar, Adalet Bakanlığı’nın genelgesini adım sayarak, bir basın açıklamasıyla 1231 günlük Abdi İpekçi eylemi meşalelerin aydınlattığı bir ortamda, atılan sloganlarla, söylenen türkülerle 'şimdilik' kaydıyla sona erdi.


DİKMEN HALKI RANTA KARŞI İNSANCA YAŞAM İÇİN DİRENİYOR!..


2 Şubat günü dozerlerle ve panzerlerle karlı dikmen yollarına dayanan Büyükşehir Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek, Dikmen halkının müthiş direnişiyle karşılaşınca sarsıldı. Amacı “Kentsel Dönüşüm Projesi” çerçevesinde gecekonduları yıkarak buralara lüks daire ve villalar dikmekti...  İ.Melih Gökçek kış ortasında sokağa atmaya çalıştığı Dikmen Vadisi halkının direnişini "ideolojik" olarak değerlendirmişti. Dikmenlilerin bu  fotoğrafları bu direnişin "ideolojisi"ni açıkça gösteriyor: Başını sokacak bir ev yani barınma hakkı ve insanca yaşam... Peki Gökçek'in "ideoloji"si ne? Gecekondulara savaş, zenginlere rant!  



BEKSAV YÖNETİCİSİ HACI ORMAN ÖNCE ESRARENGİZ BİÇİMDE KAÇIRILDI, 
SONRA   SERBEST BIRAKILDI...

                                       

31 Ocak günü  İstanbul Kadıköy'de kaçırılırcasına gözaltına alınan BEKSAV Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Orman,  2Şubat günü  çıkarıldığı Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemesi'nce serbest bırakıldı.    

Gözaltı süresi içinde, yurdun her yanında kendisi için dayanışma kampanyaları ve gösteriler  düzenlenen BEKSAV Yönetim Kurulu Başkanı, Sanat ve Hayat Dergisi Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Hacı Orman, 7 Şubat günü bir basın açıklaması yaptı. Kendisinin hakkında yakalama kararı olduğu ve BEKSAV’ın abluka altında bulunması nedeniyle basın açıklamasına katılamadı. Hacı Orman’ın kaleme aldığı basın açıklaması metnini, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu Sözcüsü Necati Abay okundu: 

“Değerli arkadaşlar,

Aşağıdaki metnin epey uzun olduğunu biliyorum. Okudukça gereksiz olmadığını anlayacağınızı umuyorum. Sabrınızı ve hoşgörünüzü rica ediyorum.  

Basına ve Kamuoyuna,

31 Ocak Çarşamba günü saat 13.15’te gözaltına alındım. Gözaltına alınış saatim kayıtlara 14.15 olarak geçirildi. Yakınlarımın gözaltına alındığımdan bazı görgü tanıklarının anlatımıyla haberdar olduğunu, bu anlatımların Özgür Radyo’nun 14.00 haber bülteninde yer aldığını sonradan öğrendim.

Gözaltına alınış şeklim şöyle oldu: Kadıköy İskele’de kırmızı ışıkta beklerken içinde bulunduğum ticari taksinin kapısı bir anda açıldı ve iki kişi beni araçtan dışarı çekerek montumu başıma doğru geçirmeye çalıştılar ve beni sürüklemeye başladılar. Ellerinden kurtularak adımı ve çalıştığım kurumu yüksek sesle birkaç defa üst üste çevreye duyurdum. 5-6 kişi bir yandan ağzımı kapatmaya, diğer yandan sürüklemeye devam ettiler. Beni sürükleyerek bir kamyonete bindirmeye çalıştılar. Uzun süre boğuştuk. Bir ara ellerinden sıyrılarak koşmaya başladım. Ancak birkaç adım sonra ön taraftan başka iki kişi üstüme saldırarak beni yeniden tuttu. Bağırmaya devam ettim. Çevrede biriken insanlara BEKSAV’a ve İnsan Hakları Derneği’ne haber vermelerini istedim. Ellerimi kelepçelediler ve sürükledikleri yerde bekleyen otomobillerden birinin arka kısmına bindirdiler. Başımı koltuğun altına bastırarak üstüme oturdular ve etrafımı görmemi engellediler. Yarım saat sonra araçtan indirerek bir benzin istasyonunun arka tarafına götürdüler. Burada ellerimi çözüp kelepçeyi arkadan bağlayarak bana vurmaya başladılar. Kendimi savunmam üzerine yere yatırdılar ve içlerinden biri pantolon kemerini çözerek ayaklarımı da bağladı. Etrafta kimse yoktu. Bana JİTEM elemanı olduklarını, JİTEM’i bilip bilmediğimi, üstüme beton dökeceklerini, cesedimi kimsenin bulamayacağını söylediler. “Sen ermeni tohumusun, üstüne beton dökmeye gidiyoruz” dediler. Ellerim ve ayaklarım bağlı şekilde yeniden arabaya bindirdiler. Araçta dört kişiydiler. Şefleri olduğunu sandığım kişi, bir yerleri arayarak “Abi, ermeni tohumunu yakaladık. Bağırdı, halkı galeyana getirdi. Bunu halkın önüne atıp linç mi edelim, kendimiz mi halledelim” diye sordu. Daha sonra dönüp bana yeniden vurmaya, küfürler savurup tehdit etmeye devam etti. Kendilerine “şu anda suç işliyorsunuz, ama madem ne yaptığınızı çok iyi biliyorsunuz, öyleyse elinizden geleni ardınıza koymayın” dedim. Bunun üstüne yanımda oturan kişilerden biri başımı yeniden koltuğun altına sıkıştırıp üstüme oturdu. Bir saat sonra büyükçe bir garajın içinde beni araçtan indirdiler. “Hadi şimdi de bağırsana” diye bağırarak tekrar vurmaya başladılar. Bana “bir tercih yap, kurşunla mı ölmek istersin, iple mi? Hrant Dink gibi mi olsun, Saddam gibi mi” diyerek vurmaya devam ettiler. Ayaklarımı çözdüler ve arabaya yeniden bindirip “seni diri diri gömmeye götürüyoruz” dediler. Birkaç dakika sonra gene bir garaja girdik. Sanıyorum ki, aynı garajın bir başka girişinden ulaşılan daha iç bir noktasıydı. Orada bekleyen başka sivil ve telsizli kişiler vardı. Araçtan indik. Bekleyen kişiler, bana adımla seslenerek “hoş geldin” dediler. Hoş bulmadığımı söyledim, “hepiniz katilsiniz” dedim. Beni getiren kişilerin şefi üstüme yürüyerek küfürler savurunca, bekleyen kişiler müdahale etti ve “tamam beyler, teşekkür ederiz, siz gidebilirsiniz” dediler. Garajdan açılan küçük bir kapıdan geçirilerek geniş bir koridora girince, kısa sürede, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde olduğumu anladım. Beni Terörle Mücadele Şubesi’nin sorgu odasına götürdüler ve gözaltına alınma işlemlerimi yapmaya başladılar.

"Değerli arkadaşlar,

Gözaltında bulunduğum 48 saatlik sürenin büyük bölümünde sorgu odasında tutuldum. Burada daha çok “sol iki kısmı görevlileri” olduğunu söyleyen kişilere muhatap oldum. Ancak zaman zaman kendini “sağ terör”veya “sol terör” görevlisi olarak tanıtan kişilerce de sorgulanmaya çalışıldım. Bazen de şube müdürü olduğunu belirten tek tek kişilerin soru ve konuşmalarıyla karşılaştım. Bu süre içerisinde bana saygılı, nazik ve özenli davrandılar. Kişiliğime ve kimliğime saygı duyduklarını söylediler. Beni gözaltına alan kişilerle bağlantıları olmadığını, yakalama ekipleri ile sorgu ekiplerinin ayrı olduğunu iddia ettiler. Beni gözaltına alan kişiler hakkında suç duyurusunda bulunabileceğimi, onların da İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde çalıştıklarını, zaten yakalama tutanağının altında yaka numaralarının mevcut olduğunu, bu tarz bir yakalama biçiminden kendilerinin de rahatsızlık duyduğunu, polisin artık değiştiğini, böyle uygulamaların münferit olduğunu, densizlik olduğunu vs. söylediler. Bunları inandırıcı bulmadığımı belirtince de “büyütülecek bir şey yok. Seni daha önce getirmek istedik, sen kaçtın. Seni buraya getiren ekip de yeniden kaçmaman için böyle bir yakalama şekli düşünmüş, ama yanlış yapmışlar, istersen şikayette bulunabilirsin” dediler ve konu her gündeme gelişinde aynı şeyi tekrarladılar.

Sorgu boyunca terörle mücadele şubesi polisleri, 8- 21 eylül operasyonunun yanı sıra, BEKSAV’ın çalışmaları, benim kişisel yaşamım hakkında açıklamalar yaptılar; Hrant Dink suikastı ve soruşturması konusunda değerlendirmelerde bulundular;Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Şanar Yurdatapan, Eren Keskin, Osman Baydemir, Mehmet Bekaroğlu, Akın Birdal, gibi kültür ve siyaset dünyasından insanlar hakkında yorumlar yaptılar; Hasan Ocak ve Süleyman Yeter’le ilgili izahatlara giriştiler. Bunların bir bölümünün son derecede önemli olduğunu düşünüyor, kamuoyuyla paylaşma gereği duyuyorum. Kısaca bilginize sunacağım bölümleri şunlardır:

1) BEKSAV’ın çalışmalarıyla ilgili olarak: Polis fezlekesi, BEKSAV Sinema Atölyesi’nin çektiği ve benim de sanat danışmanı olarak görev aldığım Kazım Koyuncu belgeselinin örgütsel talimat çerçevesinde çekilmiş olduğunu ileri sürmekte, bunu BEKSAV’ın ve benim yasadışı örgütle bağlantılı olduğum iddiasına dayanak yapmakta ve Cumhuriyet başsavcısı da bu iddiayı ciddiye alarak benim sorgulanmam için bir sebep sayabilmektedir. Bu gülünç ve şaşırtıcı iddiaya dayanılarak insanın hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesi, hazindir. Gülünç ve şaşırtıcı olan şeylerden biri de şudur ki, BEKSAV’ın taşınması da “örgütsel talimatla gerçekleşmiş” olarak değerlendirilmekte ve Cumhuriyet savcısı bunu da ciddiye almaktadır. Kısacası, benim gözaltına alınıp mahkemeye sevk edilmemin hukuki nedeni, sadece ve yalnızca budur. Polis, savcılık ve mahkeme aşamasında benim ve BEKSAV’ın “terör” bağlantısı karşıma bu inanılması güç argümanlarla çıkarılabiliyor ve bunun adı hukuk olabiliyor.

2) Benimle ilgili olarak: Sorgu süresi boyunca bunların gayri ciddi iddialar olduğunu, keyfi davrandıklarını söylemem üzerine, güya ne kadar dikkatli ve titiz çalıştıklarını kanıtlamak için bana bazı krokiler ve fotoğraflar gösterdiler. Bunlar, benim eşim ve çocuğumla birlikte kaldığımız evin krokileri ve benim halka açık etkinliklerde yaptığım konuşmalar sırasında çekilmiş kişisel fotoğraflarımdı. Evimizin ön ve arka giriş sokakları, mahalle içindeki bağlantı yolları, bütün ayrıntılar krokide yer alıyordu. Bunların hangi mahkeme kararına dayanılarak neden yapıldığını sormam üzerine, “sen nasıl susma hakkımı kullanıyorum diyorsan, biz de her şeyi açıklamak zorunda değiliz” şeklinde cevap verdiler. Bana sık sık “yalnız dolaşmaktan korkuyor musun, ölüm hakkında ne düşünüyorsun” sorularını sordular. Burada özellikle vurgulamak istiyorum ki, mahkemece salıverildiğim günden itibaren her gün evimden izlenmeye devam ediyorum. Ayrıca son bir yıl içerisinde üç defa evime hırsızlık süsü verilerek girilmiş olmasını da şimdi kuşkuyla değerlendirmekteyim. Evimin sürekli gözetleniyor olması ve benim çok sayıda araçla ve yaya olarak hala izleniyor oluşum da düşündürücüdür.

3) 8- 21 eylül saldırılarıyla ilgili olarak: Polis ve savcılık, 8-21 eylülde Türkiye genelinde yapılan ve 100’ü aşkın kişiyi, 25 ayrı kurumu mağdur eden gözaltı ve tutuklama saldırısını “yasadışı örgüt operasyonu” olarak lanse etmektedir. Bu dosya üzerinde hâlâ gizlilik kararı kaldırılmış olmadığından, suçlamanın ne olduğunu tam olarak bilememekteyiz. Fakat gerek polis sorgumda, gerek savcılık sorgusunda yansıtılanlar, gizlilik kararı altında saklanan şeyin ne olduğunu benim açımdan anlaşılmaz/bilinmez olmaktan çıkarmıştır. Çok somut olarak gördüm ki, rejime muhalif çerçevede görülen kurumlar ve oralarda görev alanlar, gözdağı ve sindirme yoluyla susturulmaya, etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. İleri sürülen iddiaların neler olduğunu polis, savcılık, mahkeme gibi resmi makamların beyanatları ve soruları üzerinden somut olarak görmüş ve duymuş birisi olarak bu dosyanın demokratik, ilerici kesimler üzerinde baskı yaratmaya yönelik olduğundan eminim. Duruşmalar başladığında herkesin de bu gerçeği göreceğini şimdiden belirtmek isterim.

4) Adı geçen bazı kişilerle ilgili olarak: Gözaltında tutulduğum süre içerisinde Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Akın Birdal, Osman Baydemir, Eren Keskin, Mehmet Bekaroğlu gibi aydınların, siyasetçilerin adı geçti. Bana “Orhan Pamuk, Amerika’ya kaçtı. Sence Yaşar Kemal nereye kaçacak” dediler. Onlara Yaşar Kemal’in evrensel bir aydın olduğunu, dünyanın her yerinde halklar tarafından el üstünde tutulacağını” söyledim. Dediler ki, “O Chirac’ın yanına gömülecek”. Ben de “Yaşar Kemal’i gömmek mümkün değildir. O, Anadolu’da doğdu, dünyada büyüdü, yine Anadolu’da ölümsüzleşir; sizin bu tehditlerinize sığmaz onun büyüklüğü” dedim. “Biz tehdit etmiyoruz, ama bak artık bir Moskova’nız da yok ki, oraya gidesiniz. Orhan Pamuk’u Amerika kabul eder, ama o Şanar Yurtatapan’ı niye etsinler ki? Mesela Eren Keskin’in yeri Brüksel, Osman Baydemir’in yeri Beka. Akın Birdal mezardan çıktı, verilmiş sadakası varmış” şeklinde uzun uzun konuştular. Madem aydınsın, okumuş adamsın, bunları da konuşalım. “İçinizde bir ucube Mehmet Bekaroğlu’dur, işte onu daha anlayamadık” dediler. Bunun üstüne “benim yanımda böyle konuşamazsınız. Türkiye’nin değerli insanlarına böyle hitap etmenize müsaade etmem” deyince, “niye? Sen komünist değil misin, ateist değil misin? Liberaller Amerikancı değil mi? Yoksa sen de mi Amerikancısın?” şeklinde cevap verdiler. Bu bahsi uzun bir süre devam ettirdiler. Aralarında benim de yazılarımın bulunduğu çeşitli kitap, dergi ve gazetelerin bulunduğu kimi yayınlardan altı çizilmiş bazı bölümler okuyarak saatlerce konuştular. “Nazım Hikmet, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney gibi vatan hainleri emperyalizmin toprağında yatıyor. Orhan Pamuk Amerika’da yatacak. Yaşar Kemal’in yeri daha belli değil” biçiminde küstahça konuşmaya devam ettiler. Hrant Dink için “o hırt”, “o dingil”gibi saygısız ve terbiyesizce ifadelerine müdahale edip yüksek sesle tartışınca, “tamam yanlış anlama, seni deniyoruz, delikanlı adammışsın” diyerek kendilerince sinirlenen birini sakinleştirmeye çalıştılar. Söylemek istediğim şudur ki, görevi kolluk kuvveti olan kişilerin aydınlarımıza dönük bu küstah ilgisi, aydının özgürlük sınırını aydının kanıyla çizen bir rejimin ve düzenin aynası olması bakımından çok çarpıcıdır. Aydınlarımızın adlarının sorgu odalarında böyle rahatlıkla geçiyor olması, tehdit ve küfür içeren söylemlere konu olması, çok düşündürücü ve kaygı vericidir.

5) Hasan Ocak ve Süleyman Yeter’le ilgili olarak: Devamlı “bak sen buraya daha önce de geldin. Nasıl? Çok değişim var değil mi? Artık işkence yok. Siz de önyargılarınızı bırakın artık” deyip durdular. Bir ara “Süleyman Yeter burada öldürüldü, bu binada. Peki Hasan Ocak nerede öldürüldü, bu binada mı?” diye sordum. Bana adını daha önce duymadığım, ama gizli polis elemanı olduklarını söyledikleri iki kişiden söz ettiler. “Peki onlar nerede öldürüldü? Sen onu söyle, biz de senin soruna cevap verelim” dediler. Kendilerine “söylediğiniz kişileri ben tanımam, daha önce de duymadım. Ama siz Hasan Ocak’ın nerede öldürüldüğünü bildiğinizi mi söylüyorsunuz” diye sordum. Ağız değiştirdiler. Konuyu kapattılar. Bu diyalog, yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bu diyalogu yaşayan kişi olarak Hasan Ocak’ın katilleri konusunda söz konusu polis görevlilerinin bilgi sahibi olduklarını somut olarak hissettim, anladım. 

Değerli arkadaşlar,

Gözaltına alınmam ve sorgulanmamla ilgili ayrıntılar bu şekildedir. Beni kaçırarak Emniyet Müdürlüğü’ne götüren ve yol boyunca anlattığım biçimde davranan görevliler hakkında suç duyurusunda bulunacağım. Darp edildiğime dair adli tıp raporum dava dosyasındadır. Demek ki, biz Kazım Koyuncu filmi çektiğimiz, binamızı taşıdığımız için Ağır Ceza’da yargılanacağız. Bize bu muameleyi reva görenlerin nerde yargılanacağını ise zaman gösterecektir. Her iki yargılamayı da takip edeceğinizi umuyorum. Bu anlattıklarımın yorumunu da basın yayın organlarının habercilik anlayışına ve kamuoyunun takdirine bırakıyorum."  Hacı Orman BEKSAV Yönetim Kurulu Başkanı



IRAKLI KÜRT RESSAMLAR DİYARBAKIR’DA  SERGİ AÇTI...

                          
Son birkaç yıldır yapılan etkinliklerle Kürt yazarları, şairleri ve müzisyenleri buluşturan Diyarbakır, artık başka sanat alanlarında çalışmalar yapan sanatçıları da buluşturuyor.

Iraklı Kürt ressamlardan Evdilmuttalib Gerdî ve Dr. Soran İsmail, bir dizi çalışmalarını Diyarbakır’da sergilediler. Diyarbakır Sanat Merkezi’nde açılan ve 3 Şubat – 6 Mart arasında açık kalacak serginin açılışında, çok sayıda Diyarbakırlı  ressam, heykeltıraş ve resme ilgi duyan gençler bir araya geldi.
   (Resim: Evdilmuttalib Gerdî)


1.ULUSLARARASI GAZİANTEP KARDEŞ EDEBİYATLAR BULUŞMASI...

              
Gaziantep’te Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle düzenlenen ve Türkiye, Suriye ve İran’dan edebiyatçıların katıldığı 1. Uluslararası Gaziantep Kardeş Edebiyatlar Buluşması  3 Şubat’ta Gaziantep’de yapıldı. Toplantının sonuç bildirgesi açıklandı. Etkinliğe üç ülkeden konuşmacı olarak katılan yazarlar kendi ülkelerinin şiiri, öyküsü ve romanı üzerine bilgiler verdiler ve ülke edebiyatlarının birbirine etkilerini tartıştılar. Kültür ve sanatının, birçok ortak özellikler barındırmasına karşın özellikle aydın ve sanatçıları arasında ciddi bir yabancılık ve uzaklığın olduğu değerlendirmesinin öne çıktığı toplantıda, edebiyatın ve sanatın bugün bölgede yaşanan trajediye kayıtsız kalamayacağı vurgusu yapıldı.

Suriye’den katılan şair, yazar ve çevirmen Osama Esber, Suriye şiirinin 2000 yıllık bir geçmişi olduğunu, Arap şiirinin bütün ortak özelliklerini taşımakla birlikte farklı ve özgün yanlar barındırdığını ifade etti. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ulusal kurtuluş hareketlerinden etkilenen Suriye edebiyatında bugün yenilikçi bir akımın geliştiğini söyleyen Esber, genç şairler arasında günlük yaşamdaki detaylara inen bir yönelimin olduğunu ama bunun biraz eleştiriden yoksun olduğunu belirtti. İran edebiyatından örnekler veren İranlı edebiyatçı Muhammad Ali Ulumi de İranlı şair ve yazarların yavaş yavaş geleneksel kalıplarından kurtularak, insanların ve toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmeye başladığını dile getirdi.

Küreselleşme ve postmodernizmin edebiyat ve kültür alanında yarattığı tahribatlar üzerine konuşan Burhan Günel ise, “Emperyalizmin kültür düşmanlığının en çarpıcı kanıtı Irak’ta ilk yağmalanan yerin Bağdat Müzesi olmasıdır” dedi. Türkiye’deki postmodernlerin yıllar önce Avrupa’ya götürülerek haftalarca gezdirilip eğitildiklerini, döndükten sonra da ‘işte bizim postmodernlerimiz’ diye karşılandıklarını söyleyen Günel, “emperyalizm denilen vahşi canavara karşı her şeyimizle karşı koymalıyız. Bu en başta biz aydınların, yazarların sorumluluğudur. Ben bugün burada İran ve Suriye edebiyatı hakkında birçok şeyi ilk kez öğrendim. Buradaki yazarları ilk kez tanıdım. Bu benim eksikliğimdir. Ama bu bir adım olmalı ve halklar arasında güçlü bir birliğin olabilmesi için bu çaba devam etmelidir” şeklinde konuştu. Oturumları Gaziantepli gazeteci yazar Ali Atalar’ın yönettiği etkinlikte, Suriye’den Nazım Mhenna, İran’dan Aghar Delbary Poor ve Gaziantepli yazarlar Fevzi Günenç, Mustafa Aslan, Tamer Abuşoğlu ve Behiye Köksel de birer sunum yaptılar.

Yapılan sunumların ardından kaleme alınan sonuç bildirgesinde, acılar, sevinçler, dostluk, barış ve insanlığın yaşadığı trajedilerin sanatın ve edebiyatın ilgi alanında olduğuna dikkat çekilerek, “Etkinlikte yer alan İranlı, Suriyeli ve Türkiyeli yazarlar bir yandan çağına tanıklık görevlerini yerine getirirken, bir yandan da bölgede yaşanan trajediler karşısında ortak tavır alma ve süreç içerisinde bu tavrı geliştirme girişiminde bulunmuşlardır” denildi. Sonuç bildirgesinde, bu tür çalışmaların tüm bölge halklarını kucaklayarak gelişmesi umudu ve amacı da ifade edildi.



ERTUĞRUL KARAKAYA’NIN ANMASINA KATILAN ANNESİNE DAVA  AÇILDI...

  
1977 yılında ODTÜ'de jandarma tarafından katledilen ODTÜ-ÖTK sözcüsü Ertuğrul Karakaya’nın bu yıl gerçekleştirilen anmasına katılan annesine dava açıldı. Atılım gazetesinin haberine göre Ertuğrul Karakaya’nın ölüm yıldönümünde Manisa Salihli’de yapılan anma etkinliğine katılanlar hakkında dava açıldı. Salihli Savcısı Seyfullah Öselmiş tarafından “slogan atma suretiyle suçu ve suçluyu övme” gerekçesiyle açılan davada Karakaya’nın annesi, kardeşi, yeğenleri ve 16 kişi yargılanacak. Davanın ilk duruşması 9 Mart 2007’de Salihli Sulh Ceza Mahkemesi'nde gerçekleşecek. Görme engelli Ayşe Karakaya 8 Haziranda oğlunun mezarı başında yapılan anma etkinliğine katılmış oğlunun cenazesinde yaşadıklarını anlatmıştı.  

Ertuğrul Karakaya, ODTÜ-ÖTK üyesiydi. ODTÜ’de 9 ay süren boykotun örgütçülerindendi. 8 Haziran günü daha sonra “Karakaya Kapısı” olarak anılacak olan kampüsün a-1 girişinde jandarma tarafından önce kurşunlandı, ardından da süngülendi. Yaralı halde bekletilerek onu almaya gelen ambulansın geri çevrilmesinin ardından hayatını kaybetti. Ölümün ardından Gülten Akın, daha sonra bestelenecek olan “Ertuğrula Ağıt” ı yazdı:  "Gökte bulut yan yan gider / Yaralarından kan gider / Töresi batası dünya / Kahpe kalır sahan gider // Ortadoğu'nun dumanı / Jandarma bilmez amanı / Ertuğrul'a dügün ettik / Ot biçim orak zamanı .................."



YKY’NİN NÂZIM HİKMET ŞİİRLERİ ÜSTÜNE TEPKİLER BÜYÜYEREK SÜRÜYOR:


Gaziantep Ayışığı Sanat Merkezi  YKY’yi Protesto Etti...

Bütün haklarını sokaklarda, mücadele ederek kazanmış olan işçi sınıfı için sanatına, sanatçısına, kendisine yazılmış olan şiirlere sahip çıkmanın yolu da yine aynı yöntemlerden geçiyor. Bu yöndeki eylemlerden biri de 4 Şubat Pazar günü Antep’te yapıldı. Antep Ayışığı Sanat Merkezi, Yeşilsu Parkı’nda yaptığı şiir dinletisi ve basın açıklaması ile Nazım Hikmet’in eserlerinin, gerçek sahibi olan işçi ve emekçilerden uzaklaştırılmasını protesto etti. Basın açıklamasında sermaye sınıfının baskı ve saldırılarının işçi sınıfının sanatçılarına, kurumlarına ve aydınlara yöneldiğine ve arttığına, bu saldırıların bir uzantısı olarak da Nazım Hikmet, Orhan Veli Kanık, Edip Cansever gibi sanatçıların eserlerinin yayımının Yapı Kredi Yayınlarının tekeline alındığına değinilerek işçi ve emekçilere Nazım’ın dizeleriyle seslenildi: "Gelin kızıl tank taburları gibi. / Dağları düzleyerek gelin. / Kömür, benzin, gaz kokusu yansın nefesinizde. / Mavi işbaşı gömleklerinizi giyerek gelin."

“Eğer niyetiniz yine Nazım Hikmet’i kilitlemekse taş duvarların ardına, nasıl susturacaksınız bunca insanı? İşçilerin çelik bakışlarını nasıl kıracaksınız, paranızla satın alabilecek misiniz insan yüreğini, insan beynini? Halkın denizini hangi ateşle yakabileceksiniz? Nazım Hikmet sizin tekelinizde değil. O parayla satın alınmayacak kadar kendisini sınıfına, mücadelesine adamış yürekli bir şairdir. Hangi perde kapatabilir güneşin ışığını? Tüccarlar size satmış olabilir telif hakkını, fakat işçi sınıfının şairinin şiirleri işçi sınıfınındır.” Denilen basın açıklaması Ayışığı Sanat Merkezi şiir grubunun Nazım Hikmet şiirlerinden oluşan bir dinletisiyle devam etti. Nazım Hikmet’in şiirlerinin işçi ve emekçilerden niçin uzak tutulmaya çalışıldığının anlatıldığı bildirilerin çevrede toplanan insanlara dağıtılmasından sonra etkinlik sona erdi.


    ZENGİNLER KİRLETİYOR KLİMANJARO'NUN KARLARI ERİYOR

                                       
Klimanjaro’nun Ernest Hemingway’in romanlarına konu olan karları, 22’nci yüzyılı göremeyecek. Kenya Dağı eteklerindeki Naro Moru Köyü sakinleri, her yıl zirve karlarının erimesine tanık oluyor. Sıcak güneşin yıl boyu ısıttığı buzullar, yıllarca tutundukları kayaları terk etmek zorunda kalıyor, çünkü insan eliyle endüstriyel olarak dengesi bozulan iklim, artık geçmişte olduğundan daha sıcak. Köylüler, Associated Press muhabirine; dağlarda buzul erimesine bağlı olarak ufak şelaleler oluştuğunu ve bunların sesinin vadileri çınlattığını belirtiyor.

Küresel ısınma, sadece dünya nüfusunu değil yeryüzünün tüm bitki ve hayvanlarını ve jeolojik düzenini de tehdit ediyor. Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği konusunda yayımladığı bir rapor, küresel ısınmaya karşı harcanan çabalara karşın, sera gazlarının salınımının yükselişe geçtiğini ortaya koydu. Rapora göre sera gazı salınımının en hızlı arttığı ülke ise Türkiye. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası’nın yayımladığı raporun sonucu, dünyanın geleceği açısından korkutucu: Gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımı, azalmak bir yana artıyor.  

Küresel ısınma, sadece dünya nüfusunu değil yeryüzünün tüm bitki ve hayvanlarını ve jeolojik düzenini de tehdit ediyor.  Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Konvansiyonu’na göre dünya, dinozorların soyunun tükenmesinden bu yana en büyük tehlike ile karşı karşıya. Bilim insanları, küresel ısınmanın etkilerinin yeryüzünde, meteor çarpmasından bile daha büyük bir etki yaratacağını belirtiyor ve uyarıyor; dünya, tarihinin en hızlı yok oluşuna doğru sürükleniyor. Dünya, son 500 yılda 844 bitki ve hayvan türünü kaybetti. Bu kayıpların kimi çevre kirliliği ve canlıların doğal ortamlarının insanlar tarafından yok edilmesi, kimisi de etkilerini son 30 yılda daha çok hissettirmeye başlayan küresel ısınma yüzünden yaşandı.  Ancak küresel ısınmanın olumsuz etkileri giderek daha büyük bir hızla kendini göstermeye başladı. Araştırmalar bu nedenle, hem karada hem de suda yaşayabilen anfibik canlıların üçte birinin, memelilerin de yaklaşık dörtte birinin tehdit altında olduğunu gösteriyor.



UĞUR KAYMAZ DAVASINDA POLİSLERİN TUTUKLUNMA TALEBİ REDDEDİLDİ


7 Şubat günü Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Uğur Kaymaz davasında, sanık polislerin tutuklanması talebi reddedilirken, duruşma ileri bir tarihe ertelendi. Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 21 Kasım 2004 tarihinde güvenlik güçleri tarafından düzenlenen operasyonda 13 kurşunla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın öldürülmesine ilişkin operasyonda yer alan 4 güvenlik görevlisi hakkında açılan davanın 9. duruşması Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşmada müdahil avukatlar adına söz alan Erdal Kuzu, yargılama sürecinin başından itibaren, olayda ölen iki insanın yaşam hakkının ihlal edildiğini anlattıklarını belirtti. Müdahil avukatlardan Kemal Aytaç ise Adalet Bakanlığı’nın soruşturma yazısıyla davaya müdahil avukatların isim listesinin istenmesinin yargı bağımsızlığına gölge düşürdüğünü belirterek, şöyle devam etti: “Bakanlık ne yapacak isimlerimizi? Sicil defteri mi tutacak? Adalet Bakanlığı’nın bu listeyi istemesini bir nebze olsun anlarız, ancak bağımsız yargıyı temsil eden hakimlerin bu isteği karşılaması esef vericidir. Mahkeme bu konuda herhangi bir şey yapmazsa girişimde bulunmayı düşünüyoruz. 20 yıllık avukatım ilk kez böyle bir istekle karşılaştım.” Müdahil avukat Nurettin Yılmaz da kanunların ve adaletin kamu vicdanını rahatlatmak için var olduğunu belirterek, “Bu olayda başka benzer olaylarda olduğu gibi bazı kişiler görev ve sorumluluklarını aşmışlardır” diye konuştu.  Sanık avukatları ise daha önceki mahkemelerde de tekrarladıkları Kaymazların sivil insanlar olmadığı iddiasını tekrarladı.  Sanıkların tutuklu yargılanma talebinin reddine karar veren mahkeme heyeti, duruşmayı 14 Mart’a 2007’ye erteledi.



GAZETECİ SİNAN KARA BATMAN'DA TUTUKLANDI... 

Daha önce "kaymakama iki adet gazete göndermediği" ve "Mert Çiller'in korumalarını tehdit ettiği" iddialarıyla iki kez hapse giren gazeteci Sinan Kara, Datça'da verilen bir hapis cezası nedeniyle Batman'da  7 Şubat’ta geceyarısı gözaltına alınarak hapse gönderildi.

Batman kenti ve çevresini tanıtan bir kitap hazırlığı için bir grupla birlikte bu kente giden gazeteci Sinan Kara, "Datça Haber" gazetesi sahibiyken verilen hapis cezasını çekmesi için gözaltına alınarak tutuklandı.  İnsan Hakları Derneği (İHD) Batman Şube Başkanı Saadet Becerikli, Bianet'e, hakkında 146 günlük hapis cezası bulunduğu bildirilen Kara'nın Batman Cezaevi'ne gönderildiğini ifade etti.



HASAN HÜSEYİN, 22. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE 
HÂLÂ CAPCANLI BELLEKLERDE!..

Edebiyatımızda 1940 kuşağı sonrası sosyalist gerçekçi edebiyatımızın ilk önemli ve gür seslerinden olan Hasan Hüseyin Korkmazgil, 26 Şubat 1984’te aramızdan ayrılmıştı. Ama çağımızın dayattığı ve pompaladığı bütün ezilmişlik,  bütün tükenmişlik, bütün siniklik, bütün döneklik bombardımanlarına karşın hâlâ onun şiirleri, dağlardan okyanuslara, kırlardan kentlere bir çağlayan gibi gürlemekte, yankılanmakta.....  

Hasan Hüseyin  1927'de Gürün'de doğdu. Adana Erkek Lisesi'ni, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nde bitirdi (1950). Öğretmenliğinin ilk yılında TCK'nın 142. maddesine aykırı eylemlerden dolayı tutuklandı. Bu nedenle mesleğinden ayrılarak arzuhalcilik, tabela ressamlığı, düzelticilik yaptı. Uzun yıllar Akis dergisinde çalıştı. Taş, Karikatür, Yön, Akbaba dergilerinde Hüseyin Korkmazgil adıyla gülmece öyküleri yazdı. Forum dergisini çıkardı (1968-1970). 26 Şubat 1984'te Ankara'da aramızdan ayrıldı.  

Hasan Hüseyin,  1940 kuşağı ile 1960 kuşağı arasında şiir yazmaya, yayınlamaya başlar. Ama  o dönemin parlak akımı 2.Yeniye bulaşmaz. Buna karşın 2. Yeniyle gelen dilin kullanım özgürlüğünü, anlamın akışını daraltmadan işler... Şiirleri çok sesli bir koronun haykırışı gibidir.  Şiirlerindeki bu nitelikler, onu çağdaş ve daha eskilerin içinde öne sürükler...  Bir dönem, Nâzımdan sonra en fazla  satılan şiir kitapları onun kitaplarıdır......Kitapları toplatılır, Şair, zindanlarda kelepçelerinin karasında ak güvercinler gibi şiirler yazmaya devam eder.  Edebiyatımız bugün de çelik mengeneye alan fildişi kule baronları önce onu görmezden gelirler... Ama bakarlar ki, bir sel gibi önüne dikilen burjuva eleştirmenlerin bentlerini yara yara geliyor... O zaman yarı buçuk Hasan Hüseyin’i kaale alma zorunluluğu duyarlar....  Artık kendileri eleştirmeye çekinirler.. Ama  yanlarına çekerek özlerini boşalttıkları fildişi kule  solcularına eleştiri yazdırırlar Hasan Hüseyin için.  Arif Damar 1940’ların Arif Barikat’ı  surların içine kurulduktan sonra Hasan Hüseyin’i “popülist”  diye küçümsemeye durur. Onu başkaları da izleme çabasına girse de sesleri sur içinde tıkanıverir....   

Bugün de Hasan Hüseyin’in şiirlerine dudak bükenler onun ölümü üzerinde geçen bunca zamana karşın şiirlerinin gençliğinden hiçbir şey yitirmeyişi karşısında  şaşalamaktan başka bir şey yapamıyorlar.  Onun şiirleri dünyanın bütün nehirlerinde “kızılırmak kızılırmak” akmayı sürdürüyor.

               
EMEĞİN SANATI GRUBU KATILIMCILARINDAN ŞAİR VE YAZAR 
İRFAN SARİ’NİN  İLK KİTABI ÇIKTI...
İrfan Sari, yıllardır, Yüksekova’dan yüreğini havalandıran duygularını şiire, öyküye dökmekte... Bazen bir yerel yayın organından, bazen İnternet sitelerinden yükselttiği sesiyle yöresinin renk ve kokularını, toplumsal dokularını  yerelden evrensele uzayan toplumcu bir kimlikle nakış nakış şiire ve öyküye dönüştürüyor. Bu şiir ve öyküleri içeren ilk kitabı çıktı İrfan Sari’nin: “KAR SUYUN SIRTINDA”
Kitap “şiirler” ve öyküler” olarak iki bölümden oluşmaktadır.  Şiirlerinde coğrafi bir dilin ve duyarlığın derinliğinde bireyden toplumsala uzanan  bireysel ve toplumsal duyarlıkları iç içe alan bir yapı görülmektedir.  Şairin öykülerinde de  Yüksekova ve çevresinin  sesi, kokusudur yansıyan. Kimi zaman  bir sevda, kimi zaman acı bir kayıp, kimi zaman bir jandarma dayağı,  kimi zaman bir umuttur bu öykülerde dile getirilen.
İrfan Sari’nin şiirleri içten ve naiftir. Oramar’ın  renk renk çiçekli, sarp kayalı , doğası gibidir. İrfan Sari,  Yüksekova, Urmiye, Diyarbakır zindanları, Ankara ve Edirne’de yaşamın  izini  sürerken yöresel renkleri, zenginlikleri, dertleri ve sorunları ince, naif bir çizgiyle üstlerini kapatmadan yansıtıyor duygular dünyamıza.  Özellikle duyusal çağrışımları yerinde ve abartısız kullanarak, ilgi ve dikkatimizi sınamaksızın ama şiirin isterlerini de dikkate almaya çalışarak duyarlıklarımıza yaslanıyor. Biçemindeki içtenlik,  anlatımındaki duruluğu, konuların özgünlüğü ile okunması gereken bir kitap "Kar Suyun Sırtında"...  Gözden de gönülden de ırak tutulmuş bir bölgeden, denize 700 fit, denizden 1000 km uzaktan 2000 metre yüksekten  gelen  bir berfîn, bir kardelen,   “KAR SUYUN SIRTINDA”. 
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati