İrfan Sari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İrfan Sari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2007 Perşembe

İRFAN SARİ: Hoş Geldin Mart





HOŞ GELDİN MART 




             


Baharın ve özgürlüğün timsali MART bir kez daha güldü ve kapılardan içeri, hayat hanemize girdi.  

Yürek kabartan, titreten, bir hoş eden duygular içinde olmak lazım gelir, oysa her Mart ömrümüz bir üç yüz altmış beş günü tiki tak alıp götürür, yavru serçenin daldan dala sekişi kadar hızlı ve acemi…  

Özellikle bölgemiz için düşündüğümüzde doğanın acımasız, ağır koşullarından kurtulmanın bir zaferidir Mart ayı. Cemre Havayı yumuşatıyor, suyu ısıtıyor, toprağı eşeliyor, ruh veriyor yani.  

Ve mart bunun yazı tahtasıdır.  

Ustura ağzı gibi keskin hava, bir karış buz bağlamış su ve göğsüne kadar kara gömülmüş toprak bir bir bu resimlerinden kurtulup yeni yüzlerine kavuşurlar cemre ile. Ve bu devinimlerin, bu atmosferin bileşeni kesinlikle marttır. Güneş çılgınca oklarını salar yerküreye, su coşar ve toprağın bağrına düşer kardelen, yanında tomurcuklanan çimen ilk tonu yeşili sunmaya başlar dağlara ve ovaya...  

Artık direniş vaktidir...  

Doğanın insana karşı kendisini kanıtlamasının savaşı başlar...  

Bizlerse kıştan çıkmanın yarattığı zaferin sarhoşuyuz. Oksijen ve Hidrojen ciğerlerimizde usta bir rakstadırlar, Karbondioksit kaçma telaşında, gözlerimize deklanşörle birlikte patlamıştır Flaş,  

Artık jönleriyiz Mart filminin...  

Bahar bir özgürlük sunar insana, dilerse deli danalar gibi koş, kuzu olup meleş çayırlarda, istersen bir küheylan ol, yavru tay gibi kişne bayırlarda, istersen şahin ol, kartal gibi süzül engin dağlarda.  

Ama ille de ille özgürlüğü baharla birlikte yaşa,  tüm benliğinle etrafa gül, gül ki yarın gülmenle canlansın, kem göz ırak olsun yaşamına.  

Evet, baharla birlikte başlar özgürlük seremonisi yeryüzü silkiniştedir. Hayvanlar rızk kaygısından kurtulma heyecanındadır. Toprakla güneşin arasında erimekte kar,”gule newroz”, Serdeşt eteklerinde sarı saçlarını savurmuştur ovaya, kelebek kozasında rengârenk çıkar gün yüzüne. Harlanmıştır diken gülünün tomurcuğu.  

Heyecan; aşk, bahar ve özgürlük bileşeninin ortak ismidir...  

Artık doğa ana, salmıştır rahmetini kusursuz dağlara. Beyaz elbisesinden kurtulmanın çabasında taşlar. Su olur kar. Düşer yollara bir salım, bir çalım gitmiştir Gever çayına. Çoban kapmıştır bir ısıtımlık karı, çalmıştır içine kaçak çayı. Rüzgâr üfler taş ocakta ateşe, alev dikilmiştir gözlerinin retinasına.  

Bu bahar evet bu bahar hiç olmazsa bu bahar kirletmeyelim yaşam alanlarını. Etrafımızı temiz tutalım der sanki kıbleden esen rüzgâr.  

Mart sıcakça girdi kapıdan içeri.  

Tandırda pişen lavaş ekmek tadımındadır ve kışlık otlu peynir kokusunda gizlidir. Hele çobanın çayı da pişmişse deymeyin keyfine ne olur.  

Toprak canlanmanın şevkindedir bu ay, hani: insanın içini titreten tüylerini diken, diken eden bir duygu var ya işte öylesine bir hal vardır onda. Çiftçi karasabanı çoktan teslim edilmiştir, makinenin eline ve nadastadır doğumunu gerçekleştiren anne gibi bir tarla. Ama; gün güzelliklere, Mart özgürlüklere gebedir. İlle de ille aşka ve sevdaya yatırır kendini bu yazıda ona münhasırdır.  

Bir defter sayfası, kalem ucu ve birazda mürekkep bir de Newroz,  

Hoş geldin dost, hoş geldin MART.   



İRFAN SARİ
Yüksekova Mart / 2006


15 Şubat 2007 Perşembe

İRFAN SARİ: Yalnızdım Ve Geceydi




        YALNIZDIM VE GECEYDİ 



                                                                                        

Yalnız bir geceydi benim için. Düşününce beton evin etrafını saran kar, yıllar öncesinden bir konuk getirdi yalnızlığıma. Korku düştü sonra olur olmaz… Dizlerim bu kadar çaresiz kalmamıştı hiç. Klavyeye parmaklarım basmıyordu. Soytarı bir ses ikide bir cama çarpıp yüreğimi yerinden ediyordu. Nereye dönsem, bedenimden çıkan sesler korkumu tetikliyordu. Dışarı çıksam belki bağıracaktım!... belki de göğsüme kadar kara gömülecektim. Kar soğuktu ve yalnızlık korkuyu deşiyordu. Dedim ya dizlerim takatsiz.  

İçeride çırılçıplak ve yalnız. İyi olunur mu? Korku!... duvarları üstünüze salıyor tıpkı bir köpek gibi. Olmadık hayvanlar türüyo… her birinin kaç kafası, kaç kolu- kanadı var… ya bacakları giderek çoğalıyor. En iyi ihtimal gölgeler sahipsiz dolaşıyor ortalıkta… biraz ötenizde… ancak korkularınıza çok yakın….

Belki gelen konuk silecekti siyah tahtamıza çizilen tebeşir izlerini…

Fırtına dün geceden beri devam ediyordu. Kar bu yıl yine çok yağmıştı. Saçak diplerinde kanatlarıyla bedenlerini ısıtan serçelerin kasıklarına kadar uğulduyordu rüzgar. Ve toprak evlerin damlarını saran karı ufalaya ufalaya öğüten rüzgâr bacalara teğet sırtlar yapmıştı. Dili yok… aklı yok bu rüzgârın sanattan anlayan ruhunu ararken gündüz görünmüştü. Nebi attardı yolları ne zaman köylere kesse kar, rüzgâr dans etmeye başlardı. Ölüm dansıydı bu.  

Sabah uyanır uyanmaz pencereden dışarıyı seyretti. Gök bembeyazdı, bizim buralarda bu gün tipine "sipiro" derlerdi. Gözleriniz nereye baksa beyaz olurdu. Beyaz meleklerin elbisesiydi onu biliyordu.  

Çocuklara kışın balonlu sakız, şeker(emece); kızlara ve delikanlılara ayna ve tarak, sürme; analara kına, babalara el feneri, pil lazım olurdu. En kârlı ürünlerdi bunlar. Bunları satacak karşılığında demir kuruşlar ve liralar kazanacaktı. Bu birikimlerini toplayıp tüccar olacaktı. Aklına koyduğu bu hayal onu fırtınanın dansına sürdü.  

Garibim annesi dese de oğul bu havalar pek tekin değil… O aklına koyduğu hayali rüzgârın dansıyla buluşturacaktı. Sonra, bu dağları yaran yolları avucunun içi gibi bilirdi. Kar kapatsa da gözleri ezberlemişti.  

Delikanlılık çağıydı. Şimdi yola çıksa akşama iki köyü dolaşır pazarını yapar, belki de düşlerine gizli gizli giren yabancıyı bulurdu. Hediklerini ve attariyesini sırtladı yokuşun dibine doğru giden ayak izinden inmeye başladı. Rüzgar, dün geceden artan kar kristallerini hafifçe savuruyordu etrafa. Doğuya doğru yönelince annesi tepedeki evinden onu gözlüyordu.  

Yüreği evladına uzandı. Bir türlü yakalamadı onu. duysa da geri gelmeyeceğini bilmesine karşın. Seslendi üç kez. "Nebiii… Nebiii… Nebiii…" gözlerinden ıraklaşıncaya dek bakındı. İçine düşen hüzünle iki gözlü evin tahta kapısını ilk kez rüzgar hızıyla itti. Teneke sobanın yanında ki mindere oturdu. Sobanın bir yanı tezek yanığıyla kırmızılaşmıştı. Yüreği avucunda olsa belki bir yanı kızıllaşmıştır diye geçirdi içinden.  

Nebi ise uzun yolculuğunu neredeyse bitirmek üzereyken fırtınanın verdiği yorgunlukla susamış olacak ki, hem su içmek, hem de dinlenmek üzere yol kıyısındaki kaynağa gitmiş. Fırtına onu yalnız yakalamış ve oracıkta boğmuştu. Korkmadığı yalnızlık, onu fırtınaya teslim ettikten sonra ayrılmıştı oralardan.  

Bir kaç gün sonra köylüler onu bulduklarında yalnız bir eli görünüyormuş. Fırtına onu boğduktan sonra iyicene örtmüştü diyordu köyün muhtarı savcıya.  

Annesine haber ulaşınca kızılca kıyametler sarmıştı şehri… Mahallenin bütün çocukları annenin çığlıklarına doğru koşarken, Nebi'nin attariyeleri zabıtlardan geçip gelmişti ellerine. Köylerin kızları ve delikanlıları taraksız ve aynasız kalmıştı o yıl.  

İşte onca yıldan sonra, yalnızlığıma ve korkularıma inat yattığı yerden çıkıp gelmişti geceme. Az önceye kadar cirit atan korkularım ve yalnızlığım Nebi'nin gelişine ne çok sevinmişti. 



İRFAN SARİ


1 Şubat 2007 Perşembe

İRFAN SARİ: ÜZÜM, BUĞDAY VE MUTLULUK!



ÜZÜM, BUĞDAY VE MUTLULUK!    


                                     RESİM:MARTİROS SARYAN

Çocuk bağrışları dağların doruklarında yankılanıyordu. Günün artık yavaş yavaş güneş ışınlarıyla vedalaştığı saatte hep böyle olurdu. Köyün çocukları tezahürat yağdırırken ağabeyleri, babaları ve amcaları da Brané denilen oyunu oynuyorlardı. Branaé: iki grup erkek oyuncu arasında oynanan pratik bir zeka ve fiziki güç oyunuydu. Bu oyunda mağlup olanlar ortaklaşa bağ bahçelerinin en güzel meyve sebzelerini galip gelenlere sunar ve karanlıklara kadar Kürtçe şarkılar söyler ve halay çekerlerdi. Kuralları çok katı olan bu oyuna oynama yaşı gelenler, yani on beş yaşını geçenler her sene katılırdı. Fakat bu son iki senedir yaşına göre gelişmeyen tek çocuğu Darevan mutlaka oynatılırdı…  

Darevan Türkçe de ormancı anlamına gelirdi. On üç yaşında olmasına rağmen bir yetişkinden fazla çalışırdı. Buna rağmen babasıyla yıldızları bir türlü barışmazdı. O yaz boyunca dağları dolanır, kışlık olabilecek kurumuş odunları toplardı evlerinin önüne. Ovada buğdaylar hasada gelir gelmez, bu kez buğday taşırdı köye. Bu alış verişte para hiç kullanılmazdı, Çünkü o köyde yetişen üzüm, nar, tütün, bal, domates, salatalığı götürür, ova köylülerine buğday karşılığı verirdi. Buğdayın önemini çok iyi biliyordu. Hele bu dağlarda kar düştü mü yollar 7-8 ay sürecek mahkumiyeti yaşardı. O zaman her şey buğday demekti.  

Darevan okul okumamıştı. Çünkü okulları bölgede sürecek çatışmalı ortam dolayısıyla sürekli kapalı kalacaktı… Ama o yinede azimliydi. Mektup yazacak kadar yazmayı muhtar amcadan öğrenmiş ve Türkçe konuşmayı da sökmüştü.  

Küçücük yaşına kolu komşunun acısını yüklemişti. Kimin bir acı günü olsa oturur saatlerce derinlere giderdi… Ne zaman bir kuzu, oğlak, yavru serçe ölüsü görse defin işlemini kendi yapardı. Küçücük ellerini göğe kaldırır onlara dualar yağdırırdı… Bu dağlarda çiçek var olduğu sürece onun avucunda ve yakasında kır çiçekleri bitmezdi.

Bir gece evin damına çıktı. Komşu köyün elektrikleri cıvıl cıvıl etmişti geceyi… Düşündü… Aklı ermedi… O gün Brané’de çok yorulmuştu. Yatağına girdi derin bir uykuya daldı. Rüyasında bayram olduğunu ve babasının elini öpmek istemesine rağmen babasının ona izin vermediğini gördü… Sabahı bulana kadar canı çıktı. Kaç gün düşündü. Sonra annesine sordu bayrama kaç gün olduğunu. Velhasıl muhtarın evindeki takvimden şeker bayramına 3 ay olduğunu öğrendi… Ocağın sonunda olacaktı bayram.  

O gün Zerene isimli katırına sepetler dolusu meyve ve sebze yükledi… Köyden aşağı inerken karakolun önünden geçmesi lazımdı, hem kestirmeydi de…  Konyalı asker seslendi; “Darevan kalem bulursan getir! ”diye.  Elini salladı ve geçti.  

Ovaya geldiğinde neredeyse güneş doğacaktı bugün oldukça farklı olacaktı onun için. Hep kestirmeyi düşündü, bu mevsimde sazlığın suyu çekilir diye sazlıktan geçip şehre yakın köylere gidecekti. Ancak düşündüğü başına bela sardı…  Katırı Zerene çamura saplandı.  Çek çek çıkmadı. Bir ara katırın gözleri yaşardı, çakısını çıkardı ve boynuna daladığı ipi kesti sırtındaki sepetleri kıyaya taşıdı ve koşmaya başladı. At hızıyla sapsarı ovayı rüzgar gibi geçti… Onun en sadık müşterisi Lezgin Amcaya nefes nefese durumunu anlattı. Lezgin Amca traktörü de verdi yanlarına ve katırını o azaptan ölmeden kurtardılar.  

Köye geldiklerinde bütün eşyalarını Lezgin amcaya teslim etti ve hayatında ilk defa bu kadar heyecanlı bir şekilde şehre doğru yol aldı.  Öğle vakti şehirdeydi. Direk, Hecı Vado’nun dükkanına gitti. Mevsimin ilk balını, kara kovan olanını, polenleri derman olan bu baldan anlardı Hacı Vado. “Ne istersin buna?”  dedi. Sıraladı Darevan: “Babama gömlek, anama fistan kiras, bana cızlaved pantolon kazak. Bütün kardeşlerime kazak ve kara lastik(boğabaşı),  Konyalı’ya kalem defter mektup kağıdı ve zarf.  

Hacı, 'Vermem! 'dedi!    Hiç aldırmadan ballarını koltuğuna aldı tam dükkandan çıkacakken; “dur” dedi.  Onun aksanını anlamadığı için arkasına bakmadan dışarı çıktı… Hacı arkasından koşar adım çıktı tuttu kolunu ve içeri götürdü dükkanına… Eşyalarını bir bir beğenip torbaya koyuyordu sayarak. En son alış veriş bitecekken masadaki tabakayı da aldı bunu da alacam dedi… Hacı bir baktı yüzüne, “Çocuk değil bu aslan parçasına ne denilebilinirdi ki.” diye geçirdi içinden. Eğildi tezgahın altından Epa marka kauçuk bir kundura çıkardı. Çünkü ayağına uygun numara cızlaved yoktu. Ona da kara lastik verme zorunda kalmıştı. Teneke yağının üzerindeki siyahi bezi sürdü ayakkabıya parlıyordu simsiyahtı… Hayatında ilk defa bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu artık…  

Mis gibi ikram kavurmayı bile alelacele atıştırdı ve yola koyuldu.  Akşam çökmedeyken buğday yüklü katırıyla köye doğru tırmandı. Katır önden o arkadan sazlığı geçerken güneş batmak için naz ediyordu. Katır nasıl olsa yolunu ezberlemiş ben son kez ayakkabıma bakayım dedi içinden ve dinledi içinden gelen sesi… Sırtındaki torbayı açtı ayakkabısını çıkardı ayağına giydi ve güneşin sudan sekişlerine karşı tuttu. Bütün dünya görünüyordu içinde. O katırına ve torbasına yüklediği mutluluğu taşıyacaktı ailesine…  

Bu yollar karanlıklarda pek tekin değildi. Geçti. Ama başka şansı yoktu köye varacaktı. Karakola yaklaşınca zor ışık veren aydınlatma ışığında görünmüyordu katırı… Anlaşılan epey mesafe düşmüştü araya… İçine anlamsız bir korku girdi birden… Çalılığı geçmek üzereyken “dur” diye bir ses geldi. Korktu hemen gizlendi oracığa sanki kurşun gelse şansı varmış gibi… Kısa bir sessizlikten sonra silahların kurma kolu çekildi. Metal soğukluğu şırakladı...  

Ses, vadi boyunca yankılandı. Artık namlunun ucundayken başka bir ses “komutanım yapma o Darevan” ve gelip komutanının elindeki silahı zorla çekti.  

Bu sesi duyan Darevan canlandı biraz. Kalktı ışığa doğru yürüdü. Hiddetlenen komutan yaklaşır yaklaşmaz bağırarak bir dipçik darbesiyle Darevanı yere düşürdü. Zor bela kalktı düştüğü yerden hiç bişey olmamış gibi. Konyalının emanetlerini teslim ettikten sonra yıldızların altında geri kalan yolunu tamamladı.  

Herkes uyuyordu annesi hariç….  Buğdayı ambara boşalttıktan sonra hediyeleri annesine gösterdi… Annesi nasıl sevinmişti bir bilseniz… Ana oğul sabaha kadar konuşup derleştiler… Bir ara uyur gibi olunca oğlunun kafasını duvara dayadı. İçerden bir yorganla üstünü örttü. Hemen kazan dolusu su ısıttı, sırayla çocuklarını yıkadı. En son Darevan’a seslenince artık saat dokuza gelmişti.
- Hadi oğlum yıkan sana su ısıttım…
- Tamam ana! Ama tandıra bırak leğeni ben orda yıkanacam… 

Buna bir anlam vermese de dediğini yaptı. Darevan içeri girince kapı kırığından oğlunu seyretti….   O da ne..  sırtı mosmordu…  Oturdu kapı eşiğine sesizce ağladı…  Oğlu banyo ettikten sonra köy yumurtası bal peynir yoğurt sofrayı döşedi…  

O ara babası da geldi.
- Oh oh oh keyfine diyecek yok beyefendinin. Biz it gibi çalışalım beyimizde yesin. Çabuk kalk ve oduna git! Deyince Darevan cevap vermeden sofradan kalktı.   

Katırını ahırdan çıkarmak üzereyken. Babası geldi sinirli bir şekilde sırtını açtı mosmordu sırtı çocuğunun… Oğluna sarıldı burnundan dakikalarca nefesine çekti başından kokularını…  Mor yarasını defalarca öptü…  Annesi bütün olanları anlatmıştı. O yıl onlar için bayram üç ay erken başlamıştı… Kardeşler bir bütün sevmişlerdi bu yokluk denen acımasız yaşamı… Ama sözleri de vardı onu yeneceklerdi…. Çünkü üzüm onlara buğdayı ve mutluluğu Darevan’ın düşlerinde getirmişti.  


İRFAN SARİ

1 Ocak 2007 Pazartesi

İRFAN SARİ: NEHİR



NEHİR




Durmadan akıyordu, al aşağı kıyılarına çarparak küçük, kimi zaman iri dalgalar yaratarak nefessiz uykusuz alabildiğine uzun yoluna durmadan yürüyordu.  

O, oval yüzünün alın altındaki kaşlarını yay edip ok gibi kirpiklerinin altındaki göz kaynağından nasıl da alımlı ama kimi zaman durgun, kimi zaman coşkun, usul usul öyle işte, öyle derin akıp akıp yol alıyordu. Dere çalısına bir yılan tıslamasıyla dokunur, hafif eğerek yapraklarını yalayarak, belki de okşayarak akardı. Bazen, koca bir kayaya olağanca hızıyla çarpardı. Her seferinde biraz biraz alır, bir kıyısından bir göbeğinden koca kayayı un ufak eder de giderdi. Gözleri çalım çalım. Yakamoz misali seyr eylerdi etrafı. Narin uçuşta rengarenk kelebekler göz kamaştırırcasına ve kuzular yürür, oğlaklar her iki yanından analarından bir emiş süt için. sonra tepişmek oynamak için bin bir renk cümbüşünün içinde.  

Yün yıkayan kızların türkülerinde çağlar, bir ses verir cümbüş gibi. “Tin tin tini mini hanım” At koşturtan yiğitlerin cıwanların haşmetine aşıktır alır derinden göğsüne şekl eder, aks aks eder.  

Yol alır, titrer, üşür, naz eder durmadan. Bir öğle üstü köy yerinden geçer. Çoban da tuzu vermiştir koyuna, pırıltısına göz merceklerini diker de koşar. İncecik dudaklarını koy verir suya ve kana kana doyumsuzca yansımasına baka baka içer. Akşam üstü güneşe eğik durur yansıtır kurda kuşa son ışıklarının kırıntılarını günün.  

Bir ağıt ahengindedir gece, düşer sırtına suyun, karanlıklar da çığrışmalar, kurt ulumaları, cırcır böcekleri, uzak köylerden davul sesleri, kulaklara kadife yumuşaklığında oturan çoban kavalının iniltileri, homurdanmalar, koşan bir keşmekeş hakimdir. O, durmadan akar. Saman yolundan Zühre yıldızına ay dede ve daha niceleri.  

İni cini çıkmıştır gecenin hakimliğine. Yol bilenin bilmezi sevda meşgalesinde olsa bile aşıklar, onlar yürek oyunundadır, ekmek kavgasındadır. Gündüze varmadan gümbürtüsünü kalbinin duymak zorundadır. Namlusu terlemiş keleşinkofun burnu aka dursun. Bu yerler ne yiğit görmüştür, uçurum dibinde, karıncanın rızkı olmuş. Göz bebekleri akbaba gagasında, göğsü siper, kaburgaları keskin kılıç, taşa çarpsam, uçurumdan salsam.  

Bir yeni günle öpüşür, horozun ötüşüyle, üşümüş bedenini güneşe sunarak sonra gecenin kirliliğinden arınmak için kırk kez, kırk tas su.  

Salkım söğüdün dalı düşer bir dalgaya, bir akıntıya. Ötede sıra sıra durmuş söğüdün kararmış gövdeleri devrilir ılıcana suyun dibine. Teneşir sanırsın cesedin böyle kabuk bağlayanı da var mıdır acep?  

Durmadan akar ama durmadan kuşluk vakti. Bir kentin eteklerine sarılışı vardır yürek dağlayan. Yavrunun ana eteğine tutunuşu gibi, feryat feryattır. Gün ezan seslerinden sonra, sela okunuşu da nedendir? Yoksa boy verince çimenler bilmeden toprağımı düşürdüler çınarları? Koca gövdelerinde usta ressamın ölümsüzlük sergisini sergilediği çınarları. Akardı dedim ya! Durmadan bir sabahtan ötekine. Yıldızlar altında, güneşin koynunda, bir kızın kulak memesinin hattında ve gencin yeni terlemiş bıyıklarının yurdundan durmadan akardı durmadan...  



İRFAN SARİ 


15 Aralık 2006 Cuma

İRFAN SARİ: ZÜHRE





ZÜHRE 






Anlatıcı, "Nasıl anlatayım?" diyor. Dudakları patinaj yapıyor, neredeyse nar kırmızısı olmuş dudağı pat diyecek ve kıpkırmızı kanayacak. Korktuğum oluyor çok geçmeden. Elini dudağına atıyor göz seviyesinde kanının rengi onu konuşturuyor. Anlatıyor ben dinliyorum dördüncü çayda mesele bakışıma oturuyor.  

Kışa girmenin negatif havası, bölgede cereyan eden töre cinayetleri, doğa afetleri hepsi tutam tutam hüznü getiriyor beraberinde. Bunlardan yüklenerek balonlaştık diye düşünüyorum.  

Balon fazlası hava "güüüüm!"  demektir.  

Biz olaylara duyarlı olmadıkça yarın bizim kapımızı çalacak olan bu nahoş hadiseler acıyı emzirecek bize. Başkasının yüreği nasıl yanar belki o zaman daha iyi anlayacağız. Ama o gün olmasın diliyorum yine de.

Zühre, tıpkı adı gibi parıldıyordu kocaman karanlıkları aydınlatırcasına.

Okumayı aklına koymuş, inanmış ve başarıyordu ilk basamakları çıkarken. Mutaassıp bir ailenin ilk çocuğuydu, beş yaman erkek kardeşi vardı. Okula gidenler tıpkı kendisi gibi başarılıydılar. Hem yanı sıra Kuran kursuna da gidiyorlardı. Zehir zekaları oyunda canavarlaşsa da o çocuklar birer ışık güllesi idiler. Zaman içinde Kuranı hatim eden Zühre çevresindekilere de zamanından artırıp öğretiyordu. İşte bu yıl sekizinci sınıfı bitirip liseye gitmenin hayalini kurarken kara zihinli beyinler aile meclisini toplatırlar:  

Karar: Zühre bundan böyle ev kızı olacak ve helali gelip kapıyı çalınca yuvasının dişi kuşu olacak.  

Hükmü gören; hacı baba, hacı amca, tüccar amca, diğer tüccar amca, lise son sınıfta okuyan amca, ve beş kez hacca gitmiş yatalak dede.  

Önceleri bu karara tepki verse de dudaklarının kırmızı hali onu akıllı olmaya itiyor. Bildiği evvelden onlara yardım ettiği konu komşu da kapıyı kapar yüzüne. Ancak kaybettiği her gün ona ulaşılmaz boşluklar getiriyordu ve bunun farkındaydı. Bu sefer arkadaşlarına ulaşıyor eve davet ediyor onlardan o gün gördüğü dersleri dinliyordu.  

İnanıyordu, ailesinin bu kararını aklıyla yenecekti.  

Fakat çok geçmeden bu geliş ve gidişlerden haberdar olan baba ve amcalar bir yasak daha getirirler. Evden dışarı çıkmayan Zühre arkadaşlarından da oluyordu.  

Baba bahanelerle anneyi uzak tutup ev işlerinden onu mahkum ediyordu. Hünerliydi de annesinden kaptığının beş fazlasını dökerdi sofraya…

"Baba ye! ... " 

Bu masum çocuğu karanlığa sürmek ve şehveti aklının elli adım önünde bir koca adayının koynuna sokabilme palanlarına bilmeden kendisi de destek sunuyordu.  

Çok geçmeden yaptığı çorbaların namı yatalak dedenin iştahını kabartır. Tencere tabak yollanır uzak adreslere.  

Yaşıtları mühendis, bilim adamı olmak inancındayken. O, giderek daraltılan küflenmiş çağ dışı bir zihniyetin pençesinde savaşıyordu…  

Tek başınaydı… Çocuktu.

Döktüğü her damla gözyaşı parıldayıp parıldayıp ev ahalisine yansısa da. Kapkara hayatlarından uyanmak istemeyen insanlara zerre kadar etki yapmıyordu.  

Bu kadar kız kendini astı, bu kadar kız vuruldu, kaybedildi.  

Kim dur diyor. Kimse…  Neden? ...bilinmez….  

Esasen iç dünyalarının kirliliği çocuklarında da olur kaygısı var bu insanlarda. Hem onlar evli bile olsalar sübyan yaş çocuklara bıyık altı yapabilir.  

Çünkü erkekler...  

Neyse… Zühre’nin inanmışlığı zafere ulaşsın diliyorum. O gideceği okulda başarıya imza atacak. Öğretmenlerinin gurur kaynağı olacak.  

Çocuk bize azmi öğretecek…





İRFAN SARİ