deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2007 Perşembe

NURCAN UĞURLU: ....Ve Kadın




....VE KADIN







Hayat trafiğinin yoğun olduğu tek tarafı aydınlatılmış dörtlü bir kavşağın ortasındaydı kadın. Çırılçıplaktı üşüyordu… 


Kadın olduğu için yaşamına konulan ipotek, onurunu kırmış, üçüncü derece yanıklar açmıştı ruhunda...
Son kez pazarlığa oturdu kendisiyle…
Ya kendisi olacak ya da olması gerektiği gibi yaşayacaktı. 


Kapıları sıkı sıkı kapalı olan, gözleriyle yüreği arasındaki uçurumda filizlenmişti öz beni. 


Bir sarsıntı sonucu kapılar aralanmış, güneş sızmıştı içeri, istese de kapatamıyordu.
Çığlık çığlıktı içindeki sesler!
Ne norodol, ne lustral nede akineton ve zebraks!
daha adını hatırlamak istemediği yeşil reçeteli ilaçlar, susturamıyordu içindeki çığlıkları... 


Beni ben yapan ya da beni benden uzaklaştıran şey neydi?
Ya da; ben hiç ben oldum mu ki! Diye düşündü. Kararmış hayat ekranına bakarken! 


Sevgiyi tanrısallaştırıp sevdikleri için yaşarken, hesap edemedi.
Siyah ve beyaz prangalara tutsak ettiği, çocuğun büyüyüp kendine düşman olacağını.
İnsani duyguların devasa boyutlara ulaşıp öfkeye dönüşeceğini.
Öfkesinin bütün hücrelerine yayılıp, toplumsal değerlerin çerçevelerini kıracağını hesap edemedi.

“Öfke yanlış ve pahalı bir eğlencedir çaresi, ertelemektir.” Diyordu bir düşünür. Doğruydu, öfke yanlış ve pahalı bir eğlenceydi. Ertelemek bir yana, küçük küçük parçalara bölerek tamamen yok etmişti. 


Peki bu öfke değilse ne o zaman?
Ayrık otu gibi, Temmuz sıcağına, Zemheri ayazına karşı. Bir taş gibi dayanıklı.
Nokta kadar, düştüğü yerde kök salan, ancak kökünün onda birini dışa vuran, hiçbir koşulda istenmeyen bu duygu ne? 


Yaşayabilmek için, özlemlerini öğütüp, gül yaptığı dikenler olabilir mi?
Öyle olmalıydı. Onca yıl tutunduğu, koruduğu tapınakları gölgeliyor bütün olguları. Çok göreceli kavramlar haline getiriyordu.
Peki bu ben miyim? 


Eğer bu bensem, ben yıllarca kimin hayatını yaşadım.
Yaşamsal duyguların ayıp, yada günah olduğu… Geleneklerin beslediği, aderciliğin gölgesinde, kadın olarak yaşayan kimdi?

................ 


 NURCAN UĞURLU



İRFAN SARİ: Hoş Geldin Mart





HOŞ GELDİN MART 




             


Baharın ve özgürlüğün timsali MART bir kez daha güldü ve kapılardan içeri, hayat hanemize girdi.  

Yürek kabartan, titreten, bir hoş eden duygular içinde olmak lazım gelir, oysa her Mart ömrümüz bir üç yüz altmış beş günü tiki tak alıp götürür, yavru serçenin daldan dala sekişi kadar hızlı ve acemi…  

Özellikle bölgemiz için düşündüğümüzde doğanın acımasız, ağır koşullarından kurtulmanın bir zaferidir Mart ayı. Cemre Havayı yumuşatıyor, suyu ısıtıyor, toprağı eşeliyor, ruh veriyor yani.  

Ve mart bunun yazı tahtasıdır.  

Ustura ağzı gibi keskin hava, bir karış buz bağlamış su ve göğsüne kadar kara gömülmüş toprak bir bir bu resimlerinden kurtulup yeni yüzlerine kavuşurlar cemre ile. Ve bu devinimlerin, bu atmosferin bileşeni kesinlikle marttır. Güneş çılgınca oklarını salar yerküreye, su coşar ve toprağın bağrına düşer kardelen, yanında tomurcuklanan çimen ilk tonu yeşili sunmaya başlar dağlara ve ovaya...  

Artık direniş vaktidir...  

Doğanın insana karşı kendisini kanıtlamasının savaşı başlar...  

Bizlerse kıştan çıkmanın yarattığı zaferin sarhoşuyuz. Oksijen ve Hidrojen ciğerlerimizde usta bir rakstadırlar, Karbondioksit kaçma telaşında, gözlerimize deklanşörle birlikte patlamıştır Flaş,  

Artık jönleriyiz Mart filminin...  

Bahar bir özgürlük sunar insana, dilerse deli danalar gibi koş, kuzu olup meleş çayırlarda, istersen bir küheylan ol, yavru tay gibi kişne bayırlarda, istersen şahin ol, kartal gibi süzül engin dağlarda.  

Ama ille de ille özgürlüğü baharla birlikte yaşa,  tüm benliğinle etrafa gül, gül ki yarın gülmenle canlansın, kem göz ırak olsun yaşamına.  

Evet, baharla birlikte başlar özgürlük seremonisi yeryüzü silkiniştedir. Hayvanlar rızk kaygısından kurtulma heyecanındadır. Toprakla güneşin arasında erimekte kar,”gule newroz”, Serdeşt eteklerinde sarı saçlarını savurmuştur ovaya, kelebek kozasında rengârenk çıkar gün yüzüne. Harlanmıştır diken gülünün tomurcuğu.  

Heyecan; aşk, bahar ve özgürlük bileşeninin ortak ismidir...  

Artık doğa ana, salmıştır rahmetini kusursuz dağlara. Beyaz elbisesinden kurtulmanın çabasında taşlar. Su olur kar. Düşer yollara bir salım, bir çalım gitmiştir Gever çayına. Çoban kapmıştır bir ısıtımlık karı, çalmıştır içine kaçak çayı. Rüzgâr üfler taş ocakta ateşe, alev dikilmiştir gözlerinin retinasına.  

Bu bahar evet bu bahar hiç olmazsa bu bahar kirletmeyelim yaşam alanlarını. Etrafımızı temiz tutalım der sanki kıbleden esen rüzgâr.  

Mart sıcakça girdi kapıdan içeri.  

Tandırda pişen lavaş ekmek tadımındadır ve kışlık otlu peynir kokusunda gizlidir. Hele çobanın çayı da pişmişse deymeyin keyfine ne olur.  

Toprak canlanmanın şevkindedir bu ay, hani: insanın içini titreten tüylerini diken, diken eden bir duygu var ya işte öylesine bir hal vardır onda. Çiftçi karasabanı çoktan teslim edilmiştir, makinenin eline ve nadastadır doğumunu gerçekleştiren anne gibi bir tarla. Ama; gün güzelliklere, Mart özgürlüklere gebedir. İlle de ille aşka ve sevdaya yatırır kendini bu yazıda ona münhasırdır.  

Bir defter sayfası, kalem ucu ve birazda mürekkep bir de Newroz,  

Hoş geldin dost, hoş geldin MART.   



İRFAN SARİ
Yüksekova Mart / 2006


15 Şubat 2007 Perşembe

MEHMET HALİL: Ben Marka Alırım




BEN MARKA ALIRIM




İLLÜSTRASYON: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU


Bir dereden geçerken suda ucu görülen bir taşa basarak karşıya atlayabilirsin. Taşı suda oynarken görürsün, oynar. Ne kadar hızlı davranırsan, o kadar başarılı olur karşıya geçmeniz. Biraz oyalanırsanız taş yuvarlanır, suya düşersiniz. Hızlı bir geçiş köprüsüdür bu. Su üstünde kayak yaparsınız, dalgaların üstünde oynarsınız. Ne kadar hızlı ise hareketleriniz, o kadar rahat kayarsınız. Hızınız azaldıkça batarsınız suya. 60-80 -100 kilo da olsanız, hızınız oranında yatay olarak, su üstünde kaydırır sizi ağırlığınız. Su size yol olur. Bütün bu hareketleri yapabilmeniz için, çalışmanız gerekir, vücudunuz bunlara alışmalı, düşünceleriniz hareketlere konsantre olmalı, tecrübe kazanmalısınız. Yani, bunlar da emek ister.

Bir araçla hızlı giderken, yüksekten aşağıya, hızlı inişlerde, bir boşluk doğar içinizde, uçuyor gibi olursunuz, hem korkar, hem bir anlık da olsa, uçma duygusunu yaşarsınız. mutluluk verir size. Mızrap vurulmuş sazın teli gibi, titrer içiniz. Uyanır bütün duygularınız. Bundan sonsuz bir mutluluk duyarsınız. Pahalı zevklerdir bunlar, bu zevkleri tadabilmek için, çok ve boş zaman ister. Bir ömür ister. Buna sahip olanlar bu zevkleri tadabilirler. Kim istemez bu imkanlara sahip olmayı… kim tatmak istemez bu zevkleri… Ama çok az kişi ulaşabilir bunlara. Kim dünyayı dolaşmak istemez, kim görmek istemez kanarya adalarını? Ama bütün bunlar zaman ve para ister. Gidemediğimiz yerlerin fotoğrafını görmek isteriz. Görünce az da olsa mutlu oluruz. Hiç görememekten iyidir bu… İşte, marka böyle bir şey…

Lüks hayat yaşamak isteriz. En lüks yaşayanlar modelimiz olur. Ama aynı imkanlara sahip değiliz. Mutsuz oluruz. İşte bu mutsuzluğu, mutluluğa dönüştürmek için pazarlar kurulur. Size, mutluluk pazarlayarak, para kazanmayı hedef edinirler. O mutlu hayatlar, o zengin hayatlar markalaştırılır… size markası satılır. TV'lerdeki shov programları gibi… bir anda parlar, güzel gelir. Biraz düşününce, çam devrilir. Bir avuç mutluların hayatı fotoğraf gibi pazarlanır sizlere. Milyonlar o markaları kullandıkça, kendilerini, o bir avuç mutlular gibi, mutlu hisseder… ama ne kadar? Taşın üstünden atlayıp, karşıya geçinceye kadar. Bir anlık bir mutluluk. İplik aynı, kumaş aynı, dikiş aynı… Ama ödenen para 3-4 katı. Mutluluk satın alırsınız. Alınan malzeme, yanında eşantiyon olur… Bir üründen çok, bir yaşam tarzını satın alırsınız. Yaşam tarzı, bir kara kutuya sığdırılır  bu markada. Aldığınız kalite değil markadır. Belki %10 kalite farkı vardır. Ama verilen para bu kaliteye değil… Fark, ödenen para farkı, %10 değil artık. %200- 300 Manzaralı lüks bir lokantada, aynı yemekleri yediğiniz halde, 3-4 katı yemek parası verdiğiniz gibi… Yani manzara ve ortamdaki diğer zenginlerle aynı havayı teneffüs etmenin fiyatı olur bu fiyat.. 'Her simge, derinlerde hissedilen arzuları karşılar.''Bizim bilinç dışı arzu ve ihtiyaçlarımızı yapılandırmaya çalışan bu simgelerin şirketlerce üretimidir.' Elle tutulmayan hayallerin pazarı, en karlı pazar olur, bu simgelerle…

Kendi ezilmişliğinden utanan insan rol yapmaya başlar. Başka yüzlerle dolaşmaya ihtiyaç duyar.. işte marka bu boşluğu doldurur. Markaya inanın saflığı ile, markayı kullananın kurnazlığı arasındaki uçurum… dağ ile çukur gibidir. Bu yüzden birbirine aşıktırlar. Melankolik insanlar, daha çabuk aşık olurlar. İnsan güneşe baka baka parlar mı? Markayı onaylayan müşteri zamanla o markanın oyuncağı olur. Parayı basanın, sonra paranın oyuncağı olduğu gibi…

Köyümüzde bir Tahir ağa vardı. Tarlası çoktu. Tarlalarını yarıcılar sürer, eker, biçerdi. Hasat sonu yarısını Tahir ağanın ambarına doldururlardı. Tahir ağa her söylediğini yaptırırdı. Haklı veya haksız bağırır aşağılardı yarıcıları. Yarıcılardan birinin oğlu Almanya'ya gitti. 5-6 yıl sonra geldiğinde, ilk işi ağanın tarlasını istemek oldu. Tahir ağa 'sen kim oluyorsun benim yeri alacak lan, sümüklü! '' dedikçe tarlanın fiyatı arttı. Yanında bir başka köylünün tarlası da vardı. O kendi yerini alması için Almanya'lıya yalvardı ama, ı-ıhhhh! .. İlla da 'ağanın yeri olacak' dedi. Sonunda ağanın yerini, öbürünün istediğinden üç katı fazla para ödeyerek aldı. Yarıcı ağadan arsayı değil, yıllarca biriken öfkesini aldı kendi parasıyla… Diğer yarıcılar gözünde büyüdü. Kurtuldu yarıcı olmaktan… Onlarla olan eski yakınlıkları değişti… Alaylı, şakalı, argolu konuşmaların yerini, saygılı, tedirgin, ciddi davranışlar aldı. Bütün marka alanlar gibi… Oysa bir başka zengine satamadı Tahir ağa, öbür tarlalarını, aynı fiyata… Zenginler diğer fakirlerin yerlerini aldı, daha ucuz fiyatlara. Marka giyen de ancak işportadan giyenlerin yanında zengin görünmeye çalışır ama zengin olamaz. Marka bilinçsiz insanların zaaflarını paraya çevirmek için bir tuzaktır. İnsanlardaki ezilmişlik kompleksini kullanırlar.

Cehaletin de en güzel mazereti… çarığa secde edeceğime, çizmeye secde ederim ve çizmeli adam arar kendine… 'aklı' olan da, hiçbir şeye para yatırmıyor çizmeye yatırıyor. Eğer onlar gibi giyiniyorsanız 'bizden' olduğunuzun en önemli karinesini taşıyorsunuz demektir. Bu arada sizin (kafanızın içi) darbeci olmuş, kontur gerillacı olmuş, jitemci ya da işkenceci olmuş, hortumcu, ırkçı, uyuşturucu kaçakçısı, mafya tetikçisi olmuşsunuz önemi yok. Rejimi karanlıktan kurtarmaya sahipsiniz demek. Mantıklı insan gerçeklerin gözünün içine bakmaktan korkmaz… Bu tuzağa düşmezler.

Nihayet en önemli güç, - her şeyi birbirine kaynatan çimento- kişinin kendi düşüncesinden utanmasıdır. Böylesine bir güç bu işte. Hiç kimsenin kafasında kendisinin olan bir düşünce kalmasın istiyorlar. Ayıp sayıyorlar böyle bir şeyi…Başkanım demek, müdürüm demek, güç kaynağı artık. Bütün umutlar ondadır. Ona bağnazca inanılır. Her şey ondan beklenir. Bir kütüphanede, elinden binlerce ciltli kitap geçen biri, onları hiç okumamış olsa bile, bir kitapsever gözünde büyük bir kişidir… Yasalarca yasak olmasa bile bir alt kimlikli, üst kimlikten olan birine sen diye hitap edemez…

Zengin yoksulu döverse doğaldır, haber olmaz da, yoksul zengini döverse yer yerinden oynar. Aynı şey, alt kimlik üst kimlik için de geçerlidir… Bakan memuru döver, olağan karşılanır. Suç sayılmaz. Memur bakana bir tokat atarsa hayatı söner.

Basılı bir davetiye neden önemlidir.. Sözle söylendiği zaman ciddiye alınmaz ama bir davetiye gelince… asla unutulmaz en ciddi iş o olur… Bir başkan karısı olmak, bir müdür karısı olmak, bir subay karısı olmak marka. Kocasının subay rütbesi, öbür kadınlardan üste çıkarıyor onu… Zenginlerle veya ünlülerle evlenmek de bir marka… Hatta evlenmek değil, bir gecelik yatağa girmek marka. Her türlü ahlak kuralları, ünlüler söz konusu olunca rafa kalkıyor. Geleneklerine en fazla bağlı olanlar bile dayanamıyor bu markaya. Her türlü inancın halkı sersemletmek için gerektiğini anlıyorsun. Elinde fazla imkanın yok. Güçlü ve sürekli çıkmıyor sesimiz. Okuyup hak verenler de üç gün sonra unutacaklar bunları.

Görsel ve işitsel araçlar, bangır bangır bağıracak sizlere, bu markaları. Çocuklarınıza laf anlatamayacaksınız. Boyun eğeceksiniz. Markaların gücüne teslim olacaksınız. Suçlu bir iki kişi arayacaksınız. Bulamayacaksınız. İyi araştırırsanız, koca bir sistem çıkacak karşınıza. Öyle ki, sizin gibi insanları öldürmek için bile markalayan. Bir tarafınızı kesip atarken bir tarafınız gururla bakacak, havada hedeflere uçan silahlara…Kaç sorti oldu, diye durup dinlenmeden sayacaksınız. Hangi hedefe gittiği ve hangi parçanızı götürdü, aklınıza bile gelmeyecek. Yeni öğrendiğiniz sorti sözünü tekrarlayacaksınız gururla… Sizin için sanal bir oyun sanki.. Çünkü bilgisayarınızda alıştınız bunlara. Bir gün sizin üstünüze düştüğünde işte o zaman öğreneceksiniz bunun ne demek olduğunu. Ama çok geç kalmış olacaksınız.

Markalanmış bir toplumun markalaşmış hedefleriyiz. Hepimiz marka peşindeyiz.

İnsanlar kendi dilini bile unutuyor. Artık kimse adını sormuyor, 'Nikiniz ne efendim? ' Bu durum karşısında, aptal aptal bakarken dilimizi yutuyoruz. Geldiğiniz yerden, doğup büyüdüğünüz topraklardan utanıyorsunuz. Ama ne olduğunu bilmediğiniz için, ezberlediğiniz, milliyetçilik kültürünü de çeyiz sandığında el değmemiş bir şekilde, saklamaktan ve daraldıkça kullanmaktan gurur duyuyorsunuz. Peşinde koştuğumuz özgürlük, markaların özgürlüğüymüş. Markalar özgürlük olarak satılıyor şimdi…


Hadi, marka alın siz… 




MEHMET HALİL



1 Şubat 2007 Perşembe

MEHMET HALİL: Ne Mutlu İnsanım Diyene!






NE MUTLU İNSANIM DİYENE!









Bu ülkede kan davasının önüne geçilmeseydi şimdi biz de bir ulus olamazdık.
Tarihteki savaşları göstererek, savaşı haklı kılacaksak kan davası hiçbir zaman son bulmaz,  dünya halkları her gün birbirine girer, barış diye bir şey olmaz dı… Nereye kadar savaş…

İnsanların yaşama hakkı yok mu? Orta çağdan farkımız olmayacak mı… Dünyanın her tarafında bu kadar yenilik, bu kadar teknoloji… bu kadar ilaç üretiliyor.. ithal edip kullanıyoruz… Sağlığımız ve gelişmemiz için kullanıyoruz.. Bu düşmanlık niye… Asala diyeceksiniz sizin asaladan farkınız ne? Almanyada dazlaklar yabancılara saldırıyor, çoğu da Türklere, farkınız ne? Neden ‘’ Ne mutlu insanım diyene’’ diyemiyorsunuz…

İnsan olarak yanılgılarımızı aklıma geldiği kadar yazacağım yine…

Ortaçağda suçlular ya da politik düşmanlar teşhir direğine bağlanır ve halkın hakaretlerine uğramaya bırakılırlarmış. İşte Hırant Dink’in durumu da böyle oldu. Hırant Dink teşhir direğine bağlandı. Kişisel sorumluluk duymayan, gücünü kalabalıklar ve ardında devlet güçlerinin açık kışkırtmalarını görenler, yasaya ve düşünce özgürlüğü hakkını hiçe sayarak, saldırılarını sürdürdüler. Cenazesine katılan onbinlerin o sıralarda sesi çıktığı söylenemez. Kendi ülkesinde yabancı uyruklu olmanın,  demokrat olmanın faturasını hayatıyla ödedi. Açıktan ırkçılık yapanlarla, yüzyıllardır şuur altına yerleştirilen, Ermeni düşmanlığı, yabancı düşmanlığı içselleşmesi ile, amansendeci davranışların, yapılan ırkçı propagandaların sessizlikle geçiştirilmesi ve sessizliğin kabullenme anlamına geldiği, böylece, ırkçılığın daha bir açık şekilde yayılmasına ve sonuçta bu boyuta gelmesine sebep olundu.

Ciddi konuları, bilimsel olarak irdelemek yerine, reyting uğruna, polemiklerle tartışmaların ırkçı  kefesine ağırlığını koyan ‘medyamız da’, insan haklarını ve yasaları kazaya bıraktıkları için, daha  sonra da cinayetle ilgili, timsah gözyaşlı, haberler ve yorumlarla aslan payını kaptılar. Kendi ayıplarını  unutturmaya çalıştılar. Bunda devlet güçlerinin, sosyalistlerin, demokrat olduklarını iddia edenlerin, hepsinin payı vardır.  Şimdi, suçlu olanlar. Kendilerini aklamak için, Hırant Dink’in hatalarını aramakla meşgul. Teşhir direğinde iken taşlayanların bir kısmı da, cenazesine katılarak vicdanlarını temizlediler. Köşesinde
ardından ağıt yakan demokratlar da olacak tabi… Herkes son görevini yaparken demokrat. Çünkü, ölenin ardından, düşmanı bile kötü söz söylemez. Bu iş bu kadar mı kolay? Cinayetin mazereti olmaz. Hiç kimse kendini aklayamaz. Tarih önünde hepimiz suçluyuz.

Kültürümüzde egemen güçlerin etkisi her alanda kendini gösteriyor. İyilikler için her zaman güzel bir obje seçilmiştir. Kötülükler için ise çirkin. Verilen değer hep dış görünüşe olmuştur. Güzelin içinin zehir olabileceği gibi, çirkinin içinin de bal olabileceği, kültürümüzde hiç yer almamıştır. Bu yüzden, içi ne kadar güzel olursa olsun dış görünüşleri yüzünden, bazı değerler iyi kullanılamamış, içi çirkin olanlar ise dış görünüşleri ile hak etmedikleri değerleri ele geçirme imkanına kavuşmuşlardır. Biz hep kendimizi kendi aynamızda güzel gördük. Yabancıları düşman ve düşmanları çirkin gösterdik. Güçlü iletişim araçları ile, ulusal çıkarlar adına bazı uluslar sürekli ötelenmiş, bizi iliklerimize kadar sömüren bazıları ise, dost olarak ilan edilmişlerdir. Bu tersyüz edilmiş propaganda yüzünden Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın %60 şını ülkelerine transfer eden zengin ülkeler dost olarak donumuza kadar girerlerken, onlara misafirperverlik gösteriyoruz.

Ama tam tersi, bizden zayıf olanları, düşman olarak gösterip, iliklerine kadar sömürdüğümüz gibi, Yine onlara en kötü muameleyi göstermeyi marifet sayarız. Çünkü zenginlik iyi bir obje olarak işlenmiştir yüzyıllardır. Fakir, fakir olduğu için suçludur. Zengini hergün daha zengin, fakiri ise hergün daha fakir yapan sistem suçlanmaz, tam tersine aklanır ve insanların beyinlerinde içselleşir bu böylece. Zenginler bu yönetimin motor gücü olduğu için bu böyle işler. Devlet zenginlerin elinde çıkarlarını korumak için en etkili silahlarıdır. Sosyalistler bu burjuva kültürünün etkisinde değil mi?

Kendisi taş gibi örgütlü olan sermaye sınıfı, işçi ve emekçilere bütün kültürel etkinlikleri ile bireyselliği işliyor. Filimlerde, sürekli bir baş aktör bulunur, kurtarıcı. Tek kurtuluş o aktöre bağlıdır. Örgütlü güç asla olmaz. Onun için değil mi bizim her yüz yılda bir kurtarıcı beklememiz. Onun için değil mi geçmişteki kahramanları kusursuz bir tanrı gibi büyütmemiz. Onun için değil mi, gerçek tarih yerine resmi tarih diye bir tarih icadımız. Oysa biz o gerçek tarihleri öğrensek, o tarihsel gelişmeler içindeki tartışmaları, artıları ve eksikleri görsek, her türlü devrimi ve devrimci gelişmeyi ve devrimci liderleri, sıradan insanların tartışmalarla kendi aralarından çıkardığını öğrensek, gerçekleri bilsek, bir kurtarıcı bekler miyiz. Bunu bilenler demez mi, her kötü gidişte, bu kadro ile bu iş yürümez. Bunu değiştirmek bize düşer diye?

Sosyalistler de bu kültürün etkisinde kalmışlardır. Ramboya karşı, hep kalın pazulu, güçlü kuvvetli işçiler olmuştur önderleri. Ama bakımsız, iyi beslenemeyen işçi ve emekçi kesimi aralarında öyle güçlü kuvvetli adamlar göremeyince hep umutsuzluğa kapılmış, cesaretleri kırılmıştır. Örgütlenmek her ne kadar öne çıkarılmış gibi görülse de, içgüdüsel olarak, işçilerin şuur altına yerleşen o güçlü işçilerin ortada görülmemesi korkutmuştur onları… Böylece nüfusun %10 gibi zengin azınlığı kendine sağladığı bu büyük avantajlarla, iktidarlarının her gün güçlenerek sürdürmektedirler. Sosyalizm adına yapılan yanlışlıklar bu kadar değil tabi ama bugünkü konumuzda yalnız bu olacak.

İnsan düşmanını düşman olduğu için her şeyiyle reddedemez. Onların güçlü taraflarını almasını da bilmeli. Örgütlenme, eğitim, ya da eğitimsizlik, propaganda onlardan alınabilecek en önemli örnekler. Onlar kedileri için en iyi eğitimi, işçiler için ise eğitimsizliği, kendileri için en iyi örgütlenme, işçiler için ise örgütsüzlüğü, kendiler arasında en iyi birlik, işçi ve emekçiler için bölünme, kendileri için uluslar arası dayanışma ve birlik, işçi ve emekçiler için düşmanlık ve bölünme… vs…

Biz de aynı şeyleri kendimiz için en iyi şekilde yapmayı öğrenmeliyiz. Sermaye sahipleri, iki ülke olarak savaşırken bile iş anlaşmaları yaparken işçi ve emekçileri birbirine kırdırıyorlar. İşte bizleri bu oyunlara alet eden onların egemen kültürlerinin etkisi altında kalışımız. Birey olarak sorumluluk almaktan kaçıp, kolay olan kalabalıklarla davranmayı seçmek. Nasıl olsa bir bilen vardır. Milyonların içinde bana mı düştü bu iş… Güçlüler her zaman daha iyi bilir, daha iyi yapar.

Günü birlik yaşamanın kolaylığı bizi bu yanlışlara götürmektedir. Bu yanlışlar da toplumları sonu gelmez yoksullukların içine sürüklemektedir. Olmasını istediğimiz şeyler, yani işimize gelen kolay şeyler, bizi yanlışlıklara sürüklemektedir. Bunu bilen egemenler işlerine gelenleri kolay yutulur lokmalar halinde önümüze koyar, biz yutarız. Bunu yutturmak için her türlü eğitim ve kültür seferber edilir. 70 milyon nüfus varsa 70 milyon görüş vardır. İşte bu bizi bölmek için sınır. Görüş ayrılıkları belli bir sınırı aşınca bölün. Bunun ebesi sermaye sınıfının güçlü iletişim araçları ve para kaynakları…    Yine bölünmek için mülkiyetler ve çıkarlar vardır. Bunlar arasında da sınırlar vardır. Bu sınırlardır kavgaların ve savaşların ilk kıvılcımı. Benler ve bencillikler körüklenir, bunun için ‘’kendini kurtar’’ bismillah gibi kullanılır bütün ağızlarda. Sosyalistler de bunun dışında sayılamaz. Ortak çıkarlar bizi kurtaracaktır bu bilindiği halde, nasıl izah edilir bu kadar bölünme? Bu gün etkisi altında kaldığımız kültür ile biz, tavuk çiftliğinde beslenen etlik tavuklar gibiyiz. Beslenmemiz de tek yönlü, tabi bizden alınan gıda da… Onun için hâlâ, kırık plak gibi aynı şeyleri sayıklayanlara… "Bana, Almanya'da ya da bir başka ülkede, benim Hırant Dink’e davrandığım gibi davransalar ne yapardım?" diye düşünemeyenlere, daha fazla ne söylenebilir?

Biz evimizin önünden geçen telefon tellerinin fincanlarını kırarak büyümedik mi?
Biz evimizin bahçesinde öten bülbülü elimizdeki sapanla vurmadık mı?
Biz bizi aydınlatan elektiriğin ampulünü hedef almadık mı?
Biz böyle büyüdük
Bizden daha fazla ne beklenir?
Biz eğlenirken bile kendini jiletleyen bir toplumun ürünüyüz…
Nice kayalara, nice demirlere şekil veririz ama… bizde öyleleri var ki kaya
gibi…
İşte onları asla düzeltemeyiz…




MEHMET HALİL


15 Ocak 2007 Pazartesi

EVİN OKÇUOĞLU: ARAYIŞLAR




ARAYIŞLAR




                                                                                                                                                                          RESİM : STEVE DİNİNNO 




Şiirde manifestolar yazma modası başladı… Herkes kendi yazma tarzını bir yemek tarifi gibi sunuyor. Bunun nedeni tüm dünyada insanlığın geçmekte olduğu sancılı sürecin sonucudur diye düşünüyorum.  

İnsanların umutlarını kısırlaştırıp, doğa üstüne bel bağlamayı, boyun eğmeyi dayatan, beyinlerden düşünme yetisini  uzman bir sakatatçı eliyle sıyırıp alan büyük bir güç var karşımızda…
Heyecanlarımızı öldürelim istiyor, duyguları kıralım, fiilleri zamansızlaştıralım...
Bu ne demektir? Bu boşlukta salınan anlamsız bedenler olmaktır.
Ruhsuz robotlar, ama gelenek sürer... Yine eller kalem kavrar ya da klavye üzerindedir. Yazma çizme devam eder. Yenilikler peşindedirler. Yazılan her “farklı” alkışlanasıdır.

Bu şiirde ne demek istemiş “Allah Allah bu beni aşıyor, ne büyük adamlar yahu, anlamıyoruz ne dediklerini ama mutlaka iyidir.!”  Anlamadan okunan kutsal kitaplar misalidir bu…  

Paralizi hali diyorlar bir hal var… İnsanın başına gelenlere tepkisizleşmesi hali. Bir tür toplumsal felç istenmekte… Bu edebiyat yoluyla da bize aşılanmakta. Bilmece türünden şiirimsiler yazarken duygu değil beyin jimnastiği ile hafta sonu gazetelerin bilmece eki ile oyalanır gibi zaman öldürülecektir.  

Artık duygu sakıncalıdır. Çünkü duygularla başkaldırır insan. İsyan eder. Eğer tüm dünyadaki yaşanmakta olan vahşeti ve işkenceyi görmenizi engelleyecek ise, kendi başınıza gelenlere bile duyarsızlaşacaksanız okumayın. 

Arayışlar sürmekte…
Edebi akım ithalatı, kes yapıştır, çevir karıştır, yaz yakıştır… Kimse karışmaz size, çünkü bunlar zararsızdır. 

Evet anlamadıklarını alkışlayan felçli toplumların neye ihtiyacı var sizce? Edebiyatla şiirle uğraşanlara soruyorum. Sizin neye ihtiyacınız var? Neden yazıyoruz, kime yazıyoruz, nasıl yazıyoruz? Kendime yazıyorum demeyin. Öyle olsa İnternet ortamına çıkmazdık. Paylaşmak istediğimiz ne? Duygumuzun sıradan olmayan bir biçimde dışavurumu, okuduğumuz şairlerin etkisinden çıkıp, kendi sesimizi bulana kadar yazmak.



EVİN OKÇUOĞLU


ORBAY EKEN: BASİTTEN SADELİĞE




BASİTTEN SADELİĞE


RESİM: WASSİLY KANDİNSKY


                                                                                                                                                                              



Her şey basitten karmaşığa doğru gider..Her şey bize basit görünebilir duyularımız çünkü ancak bize o kadarını verebilir.Algılarımız çıplak duyularla hareket etmeye ve algıladıklarını bu şekilde kaydedip düşünmeye alışıktır..Bu yüzden basitliğin ardında bir şekilcilik ve içeriksizlik saklıdır.

Çıplak gözle gördüğümüz yıldızları parlak ışıklar olarak düşünür ve en fazla romantik bir biçimde gökyüzünü süslediğini düşleriz.Fakat yıldızın yapısında ve içeriğinde taşıdığı gerçeklik aklımızdan pek geçmez.Yıldızın çapı,Yıldızın şekli,yıldızın evren içindeki yeri vs..Bunlar çoğu zaman bizi ilgilendirmez.Çünkü o yıldızın hayatımızda pek önemli bir yeri yok gibi görünür gözümüze..Yıldız kayar dilek tutarız bazen sadece..Fakat yıldızın neden kaydığını evrende veya doğada meydana gelen olayların bir şekilde bizi de etkilediğini aynı olayların dünyamızı da güç durumlara sokabileceğini pek düşünmek istemeyiz..Çünkü gerçekçi olarak bütünün bir parçası olduğumuzun pek farkında olmamakla beraber zincirin halkalarının nasıl birbirini etkilediğini de enine boyuna düşünemeyiz..Bu şuna benzer evde kaybolan bir şeyin gün gelince lazım olup değerinin artacağını hesap edememeye..Çünkü evdeki her şeyin kendine göre bir yeri ve işlevi vardır.Bu bakımdan bir bütünlük arzeder.İşte tüm bu gerçekçilikten uzak nedenlerden ve düşüncedeki hesapsızlığımızdan dolayı basiti sadeye tercih ederiz..

İki insan düşünelim ve bu insanlara Mars’a gitmeyi düşünüp düşünmediklerini soralım..Ve nasıl sorusunu da ekleyelim..

Birisi kendisini bir gün düşmüş bir uzay gemisiyle ve ya uzaylılarla seyahat ederek Mars’ta hayal ederken,Diğeri astronot olmayı ve uzay istasyonlarında çalışıp bu hedefte ilerlemeyi düşündüğünü söylesin.

Acaba hangisine inanırsınız..

İkinciye tabii ki..Ama insanların çoğu birinci örnekteki gibi düşlüyor çoğu davranışında veya olaylarda bu tip tepkiler veriyor..Bunun adı basitlik veya bireysellik ne derseniz deyin.Topluma veya kendine yaşadığın dünyaya yabancılaşma belki daha uygun olur.. 

Basit yaşayacağız derken şekilciliğe ve karmaşaya düşmemek elde değil demek ki..
Bu arada bizim basit dediğimiz sade olmasın! ..
Basitle sadeyi karıştırınca tabii ki hayatımızda tencere kapağı gibi yuvarlanıp gidiyor fakat bir türlü tenceresini bulamıyor..

Sade gösterişsiz fakat enine boyuna hakim mağrur ve gerçekçidir..Oysa basit kendinden ve dünyadan habersiz sadeye özenen içi boş düşe kalka ilerleyen görünenin ardında görünmeyeni hiç bilmeyen hayalci uyduruk bir şeydir..

Tabii ki sadenin asaleti kalıcı olurken basitin foyası çabuk ortaya çıkıyor.. 

Geriye pek bir şey kalmıyor yaşamı anlamaktan başka..

İşler nasıl yürüyor görmek lazım..Yaşam biz var olsak da olmasak da akıp gidiyor aynı zamanda sürekli değişiyor..Akıntıya karşı kürek çekmekten vazgeçip gerçekçi olarak akıntıya karışmanın zamanı geldi..Tüm sadeliğimizle ve bütünlüğümüzle bu akıntının bir parçasıyız ve akıntıya yön veren de bu bütünlük işte..Bu bütünlük içersinde tüm normları değerlendirmeli ve kendi yerimizi tespit edip diğerleriyle birlikte bu uğurda mücadele etmeliyiz,bu normların altında ezilmemek için aynı zamanda insanca sade veya sadece insanca yaşayabilmek için..

‘’Hayatın nasıl akıp gittiğini gerçekçi olarak göremeyenler; bu akış içerisinde kaybolur, yitip gider ve ne kendi hayatına ne de akıntıya yön veremeden basitliğin veya basitliğin ardındaki görünmeyen karmaşanın uyduruk bir parçası olmaktan kurtulamadan yok olup giderler..’’ 




ORBAY EKEN

1 Ocak 2007 Pazartesi

TEMEL KURT: KASIRGAYA MEKTUPLAR




KASIRGAYA MEKTUPLAR 





FOTOĞRAF:  SEBASTİÃO SALGADO
(Aylar süren işgalden sonra,  arazilerini resmi olarak teslim alan  Brazilya/Sergipe Eyaleti Köylüleri,. 1996. )




Şüphesiz geçtiğimiz yüzyıl, dünyanın belleğine devrimler çağı olarak kazındı. Yüzyıl ile başlayan alt-üst oluşlar, beraberinde yeni arayışları getirdi. "Daha çok özgürlük" sloganı ile kendini ifade eden bu arayışlar, değişimin sadece iktidarın el değiştirmesi üzerine kurulu olmadığı gerçeğinden hareketle yeni bir kültür yaratmanın gerekliliğini daha işin başında kavramışlardı. Peki bu kültür tastamam yeni bir kültür mü olacaktı, yoksa yaşamın mevzilerinden bu güne insanlığın taşıdığı bir kültür mü? Devrimin buna cevabı netti: "yaşamın bu güne taşıdığı "hak edilmiş bir kültür."

O güne dek tarihin alışık olmadığı bir biçimde kültür, toplumun bütün katmanlarına yayıldı. Çok yoksul insanlar özgürlüğü anlattı, çizdi, bestelediler.. Gorki, Mayakovski, Şolohov, Nazım, Neruda..... Bir ilki denemenin hevesi o kadar sıcak bir nefesti ki, o yıllar bütün görkemiyle yaşanıyor, hayata ve umuda yeni mevziler kazandırıyor, ümit büyüyordu...

"Komünizm hayaleti" her alanda güçlü bir ses olarak yükseliyor, insanlığa ümit adına yeni mevziler kazandırıyordu. Yegâne bir biçimde yükselen bu dalga, durgun denizlerin yüreğinde mayalanan fırtınaya benziyordu.

Burjuvazi bütün amacını devrimi yok etmeye adamış ve kibritini Avrupa`nın yüreğinde çakmıştı. Yaşlı kıta, Hitler faşizminin boyunduruğunda hiç olmadığı kadar mutsuzdu. İşte devrimin geleceğe dair ilk hatası bu oldu. Yarının aydınlık değerlerini geçmişin silahlarıyla yenmeye kalkıştı... Avrupa, bu vebaya karşı bütün mevzilerde direniyor, büyük acılar yaşıyordu. Milyonlarca (büyük çoğunluğu yenilikçi) insan kayıp verilmiş ve sonunda zafer kazanılmıştı. İnsanlık bir kez daha galip gelmişti. Sosyalist kültür yaşlı kıtanın yeni umuduydu. Ama anavatanda (SSCB) devrim büyük oranda güç kaybetmişti.Dünyanın sosyalizmin başına örmeğe çalıştığı belâ, burjuvazinin bütün hesaplarını alt üst etmiş, devrim yeni mevziler kazanmıştı...

Özgürlük arayışları insanlık tarihi kadar eskiye dayanıyordu ve sürekli bir biçimde kendini yeniliyor, sürekli bir biçimde sürüyordu. Bir yerde durduğunda, özgür akıl köleleşiyor, yeniden geçmişin çanları çalmaya başlıyordu. İşte devrimin ilk hatası bu oldu! Zafer: hiç bir zaman kazanılmamış bir gerçeklikti. Büyük kayıplar vermiş anavatanda yavaş yavaş geriye dönüşün işaretleri belirmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı, devrim karşıtlarını Amerika'nın önderliğinde bir araya getirmişti. Artık iki cephe oluşmuş, yeni bir kültür (hayat) yaratma kavgasının yerini dünyayı yeniden paylaşma kavgası almış, özgürlükler yasaklara dönüşmüştü...

Bütün bunlara bugünden bakmamak adına, ama bugüne gelişimizi de sorgulayarak, kültürün gelişim ayaklarından biri olan şiiri sorgulamak gerekir. Çünkü şiir değişimin aynasıdır, toplumun kültürel ve siyasal değişimi şiirde belirgin olarak ortaya çıkar. Nazım Hikmet, Neruda, Mayakovski, Can Yücel..... tüm bu sanatçıları besleyen o güçlü kaynak, bugün her zamankinden daha gür çağlamakta; emperyalizm bugün globalizm silahıyla dünyanın bütün topraklarında umudu yok etmekte...

Yaymaya çalıştığı (yeni) kültür o kadar caf caflı sunuluyor ki, zaman zaman biz bile kendimizi buna kapılmış hissediyoruz. Gerek kadına biçtiği rol (Bülent Ersoy`un cinsiyet değiştirip kadın olduğunu sanması ve rolü, popüler kültürün kimlere karşı kullanıldığı ya da alıcısının kimler olduğu, futbol ve para ile temastaki tüm spor dallarının hangi millî duyguları beslediği...v.s.) ve her gün hayatımıza karışan yozlaşmanın miktarı... Global kültür yayılırken azalan ümit...

"Güncel sanat" olarak karşımıza çıkan, her alanda burjuvazinin açık desteği ile alıcılarına ulaşan ve yanıltıcı bir biçimde burjuvazinin yeni ve ilerici her adıma kucak açtığını sanmamızı sağlayan bugüne dünden bakıldığında ve dünyamızın bugün yaşadığı sorunlarla değerlendirdiğimizde (Irak'ın işgali meselâ...) bütün bunların birer yanılsama olduğu açık. Tanrılardan ateşi çalacak ve yeryüzünü aydınlatacak sanatçılara şimdi daha çok ihtiyacımız var.

Kasırganın yüreğinde buluşmak dileğiyle... 





TEMEL KURT 


15 Aralık 2006 Cuma

ADNAN DURMAZ: BABAMIN HEYBESİ



BABAMIN HEYBESİ





FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ


-Hiçbir zaman alınamayacak bir ödül konuşması-



“Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı.”
ORHAN PAMUK, Nobel Konuşmasından alıntı


“Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri
getirmişti”
ORHAN PAMUK, Nobel Konuşmasından alıntı


Babamın bavulu, orda burada sürünen, tahtadan yapılmış, kaç defa kırılıp yeniden onarılmış, bazı yerlerine ince yağ tenekelerinden yamalar vurulmuş bir bavuldu. Bu yamalı bavul, benden daha çok yer gezmiş, insan tanımış olmalıdır. Salihlinin bağlarını, bağ evlerini, İzmir’in eski gurbetçi hanlarını iyi bilir babamın gurbet yoldaşı bavul. Gurbet hikâyeleri, acıklı türküler doldurmuştur içini daha askere gitmeden önce. Tabii ki dört yıl asker ocağında da, buradan oraya sıla taşımıştır.

İçine bir gurbetçi için en gerekli eşyalar konulmuştur hep. Öncelikle kayrak taşı, kemik saplı çakı, gön, sırım ve çuvaldız olması gerekiyordu. Her gurbetçi gibi, babam da gurbet yollarında sık sık yırtılan çarıklarını kendisini dikiyordu. Aklımın erdiği günden bu yana, yaşam yırtık bir çarıktan farksızdı zaten. Yırtıklarını diktikçe, başka bir yanından yırtılan; İlk kim giymişse, işte o büyük büyük dedemizden bu yana, yırtıldıkça acı veren, yama yama bir çarıktı yaşam.”Altı yok çarık gibi sürünüyorum”,denilirdi; ”nasılsın? ” diye soranlara, buralarda. Buralar Anadolu’nun acı bozkırlarıydı. Hititli yurtdaşlarımızla, benzeri kerpiç evlerde otururduk. Onlar da çarık giyer ve büyük olasılıkla, sarı anızlar gibi, oradan oraya, rüzgârın önünde savrulan yaşamlarında, tahta bavullarında, yamalık ve gön taşırlardı.

Ölüm yemek yemek kadar doğal, su içmek gibi kolaydı. Bazan devrilen bir kağnının altında kalarak, bazan kızamıktan, apandisitten, üşütmeden, yılan sokmasından; bazan da çocuk üstüne ölünürdü buralarda. Ölenler, acıklı bir türkünün, içimizde hışımlı bir yağmur bırakıp bitmesi gibi giderdi. Gurbet dünyaydı zaten. Ölüm kurtuluş olurdu, çile çekmekten başka bir şey olmayan zindan ömürlerden. Yılan çiyan, hastalık, el kapısı, kahır derken, bir diken tarlasında yürürcesine, ayakaltları kayış gibi nasır kesilir, dikenler batamaz olurdu. Gidenlerin arkasından,”yaşadığı sürece,çoluk çocuğunu geçindirmek için elinden geleni yaptı, tüm çileleri çekti” anlamında,”elini yılan deliğine, çıyan deliğine soktu” denilirdi. Buralarda yaşam, elini, yılan, çıyan deliğine sokmaktan farksızdı çünkü. Gülüşlerin bıçak keskini, yüzlerin taştan oyulmuşçasına sert, sabrın dağlardan kavi olan yeriydi dünyanın, bu acı bozkır. Babam bana ne az güldü. Babam bana gülmeden çok önce unutmuş olmalıydı gülmeyi. Babam bana sevgisini nasıl sundu. Bir savaş alanında doğup yaşayanların acı yazgısıydı bu. Gülmek de, sevmek de en saklı derinimizdeydi. Kim bilir belki de, bizim en değerli şeyimiz diye en sert yanlarımızın altında saklayarak koruyorduk onu. Belki de; ekmeği, suyu, azar azar kullanıp, yetirmeğe alışmış olanlar, sevgiyi de, bitiverir korkusuyla, idareli kullanmaya zorunlu hissediyorlardı kendilerini.

Babam nereden gelse, o eski püskü bavuluna, omzunda binyıllardır taşıdığı heybesine saldırırdık. Bir söz vardı “tarladan gelenin heybesine bakarlar”; demek oluyordu ki: baba tarladan bile gelse çocuklar onun kendilerine bir şey getireceğini umar. Babamın heybesi, bavulundan çok daha eskiydi; kim bilir, belki de bin yıllıktı. Bavulun bir yanı kırılınca, çarığını tamir ettiği gibi,onu da, ağzına aldığı, oradan buradan sökülmüş, eğri, paslı çivilerle, peri mıhlarıyla tamir ederdi. Önce onları bir taşın üzerinde doğrultur, sonra da bulduğu bir tahta parçasını, bir tenekeyi bavulunun kırık yerine uygun bir biçimde yama yapardı. Önceleri sormaya çekinirdim,sonraları, yeni bir bavul yapmak yerine neden bu eski bavulu tamir ede ede kullandığını sormak, her defasında aklımdan çıkıyordu.

Kim bilir hangi zamandan beri buraların iklimi hep çaresizlikti. Ne yapsak, ne etsek; daha insanca bir yaşama ulaşamıyordu bir türlü ellerimiz. Görünmez bir tırpan vardı ki, karanlıktan gelip biçiyordu gülüşlerin uzayan çıvgalarını. Evler birbirine dayanarak ayakta durabilen kerpiç evlerdi. Birlikte durmasalar, omuz omuza dayanmasalar, göçerlerdi sanki. Cephede yan yana durarak savunmaya geçmiş askerlere benziyorlardı. Binlerce yıl önce de, Hititli yurtdaşlarımız bitişik düzende, kerpiç evlerde oturuyorlardı buralarda. Uzun kışlarda, soba bilmeyen evlerde, ocağa atılan tezeklerle ısınılır, isli kandillerin körsem ışığında, eski zamanlara dair öyküler anlatılırdı. Dışardan zemherinin ölümcül uğultusu gelirken, o kadar huzurlu ve sıcak olurdu ki o sohbetlerin duldası. Babam nereye giderse bavuluna işte bu sıcaklığı doldurarak gitmiş olmalıydı. Bunca yoksulluğun ara yerinde anlatılan sıcacık öyküler, anılar, söylenen türküler insan olduğumuzun en büyük kanıtı gibiydi. Onlarsız yaşanamaz gibi geliyordu bana.

Sevmek öyle bir şeydi. Bir kuş diğer kuşu öperdi, bir yaprak diğerini, bir dal uzanırdı maviliğin içinden, gider ay dedenin tam alnına konardı; sevmek öyle bir şeydi heybelerin üzerine dokunmuş yaşam nakışlarında. Hiç okuryazarlığı olmayanların olağanüstü diliydi. Yalnızca yürekler okuyabilirdi. Babam her gidişinde omzunda heybesi, elinde eski tahta bavulu olurdu. Her gelişinde de onlarla dönerdi. Gidişi de, gelişi de sözle ifade edilmeyen bir sevgi sıcaklığı taşırdı.

Babam, öyküler şiirler yazdığımı anladığında, başına ayyıldızlı şapka giyinmiş, ham tıraş bir ortaokul öğrencisiydim. İlk defa karşılaştığı bir durumla yüz yüze gelmenin tedirgin karışıklığı içinde, bir an kaşlarını çatıp, “bunlar sittirici işi “ demişti.”Oku da bi şey ol, ormancı ol, posta memuru ol, öğretmen filan ol! ” Ondan sonra da sık sık azarlardı beni, yazdıklarımın derslerimle ilgili olmadığını, sadece kafamdan uydurduğum bir şeyler yazdığımı anladıkça. Bunları yapana ekmek veren olmazdı çünkü.

Babam hiç aciz davranmadı yaşamı boyunca. Dehşetli bir zemheride, dışarıda deli bir ayaz varken, samanlığın saçağından bir ağacı söküp, yardıktan sonra, ocağa vurup evi ısıttıdığını hiç unutmam. Hiç kimseye yalvarmadı, boyun bükmedi. Yalnızca bir kez, yüzünde, göçmüş evler gibi, korkunç bir yıkıklık gördüm. Üniversitede okurken bir süre tutuklu kaldığım cezaevinin görüş yerinde yüzünde gördüğüm ifadeyi hiç unutamam. Mahpus olmaktan daha beter koyan, yaralayan bir acıydı bu.

Babamın okuryazarlığı askerde başlıyordu. Zar zor, kendini kurtaracak kadar bir okuma yazma öğrenmişti askerde.”Ali okulundan çıktım “derlerdi okumayı yazmayı asker ocağında öğrenenler. Bu anlamda da edebiyatın e’sini bile bilmezdi. Hiçbir zaman onun benden aşağı mı yüksek mi, ileri mi geri mi olduğunu aklıma getirmedim. Bana, her insandan öğreneceğim, her insanda benim bilmediğim birçok bilginin saklı olduğunu öğretmişti hayat denilen okul. O lastik pabuçlarıyla yürüyen bir çınarı andıran adam, benim babamdı ve onunla gurur duyuyordum. Var oluşuma sebep olan bu insana kutsal, yıkılmaz bir saygı beslemekteydim. Namuslu olmayı, adam gibi adam olmayı, sınırsız vermeyi öğretti bana. Şimdi benim için babamla ilgili anımsadığım her şey, yorumlanması gereken bir bulutlar, kuşlar, turnalar, dağlar kitabıdır.

Benim yanımda hiç konuşmasa da, onun beni var ettiği iklimde; topraklarla, bulutlarla, yağmurlarla konuşmayı öğrendim. Bugün dizelerime can katan her sözcük bu iklimde büyüyüp ortaya çıkmış birer susuz çiçektir; kangallar, kevenler ve pürenler gibi.

Öğrenci kondularında, sabaha kadar sokak aralarından duyulan silah sesleri ve radyoda dinlediğimiz ölüm haberleri arasında, o aç bi ilaç günlerin karanlık, aşksız gecelerinde, ne yazabilirdi ki bir insan ak kâğıt üstüne. Dışardan silah sesleri gelirken, tencerede pişecek bulgur yokken, gözlerimi kendi derinlerime dikip dışımdaki dünyaya kör kalmam mümkün müydü. Üniversiteden sonra köydeki evimizin uykusuz gecelerinde, ucuz sigara dumanlarıyla dolu, sobasız odamda, babamın çaresizlikleri ve yan odadan gelen, yaşından önce yaşlanmış anamın dinmeyen horultuları arasında elime kağıt kalem alıp nihayet gözlerimi yüreğime çevirdiğim zaman acı ve öfkeden başka bir şey görmüyordum yazmak için.

Yazmak çaresizlerin savunmasından başkası değildi. Kafamın içinde yaratılmış hayal dünyalarından çok, bıçağını yüreğime saplayan gerçeği, yeniden üreterek yazmaya devam ettim. Ne şiirlerim, beğenilmek arzusu ile yazılmıştı, ne de ödül almak, taltif görmek gibi heveslerim olmuştu. Yazmak, içkanamalarmı sözcük sözcük dışa vurmaktı benim için. Köroğlu’ndan Dadaloğlu’na Pir Sultan’dan, binlerce ağıtın ozanı adı bilinmedik analara kadar, bizim kendimizi savunacak yalnızca sözümüz vardı.

Sabır, yazarın yol arkadaşıdır belki, bilmiyorum. Sabırla sözcük labirentleri kurmak değildi benim için yazmak. Babamın bavulunda taşıdığı ve gereçlerden birinin de, “ağulardan süzülmüş” sabır olduğunu çok sonradan anladım.

Bunca yoksulluk ve çağın gerisinde, sürüne sürüne, binyıllardır yaşayan Anadolu insanından daha iyi kim bilebilir sabrı. Sabır, sözcüklerden labirent kurarken çekilen sıkıntıdan çok daha derin ve başka bir şeydir buralarda. Yaşamın içinden gelmeyen ve kökünü halk toprağına salmayanlar için gereklidir o sabır. Benim yazma eylemimin içinde, coşku vardır, sabırla, yanmayla temellenmiş yüreğimden fışkıran neyse, odur benim yazacaklarım.

Hak bir gönül vermiş bana
Ha demeden hayran olur”

diyen ozan gibi söylemek benim meramım, aşkı yaşayanın, içinden sökün eden şu sözler gibi bir arılıkla

Dinleyin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer

gibi akarcasına söylemek derdindeyim. Yüreğim giderek acıların, ama ille de başkalarına ait acıların, yağmurların, hüzünlerin düzelttiği kayrak taşı bir oluğa sahip olmalıydı. Oradan sözcükler, olanca yalınlığıyla akmalıydı. Benim sözlemim söylemim bu toprakların ve yaşamların dili olmaktan başka bir istek taşıyamazdı.

Babamın yüzündeki çizgiler dünyanın öte ucunda benzeri acıları yaşayanlarla aynıydı. Babamın bana kütüphane olarak bırakacağı, yüzündeki çizgiler ve gözlerindeki ifadenin evrenselliğiydi. Bu “topraktan öğrenip kitapsız bilen “köylünün beni hiçbir zaman yeterli bulmayacağını biliyordum. Yeryüzünde bunca zulüm oldukça, ben de yazdıklarımı hiçbir zaman yeterli bulmayacaktım. Kendimi yeterli bulamamak duygusu, başkalarıyla bir kıyaslama sonucunda değil, babamdan kalan bir mirastır. Çünkü halk ormanını derinine ve boyuna tanıdıkça, zulmü ve aşkı tanıdıkça benim yetersizliğim bir kat daha açığa çıkıyordu. İnsanlık ormanının çınarları olarak, Yunus’u ve Karac’oğlan'ı tanıdıkça, Nazım’ı ve Ritsos’u tanıdıkça, Neruda ve İmr ül Kays’ı ve elbette ki, Homeros’u tanıdıkça yetersizliğimi bir kez daha görecek, kamçılanacaktım.

Yazmak benim için, başkalarının acısına ağlayabilmekti, başkalarının yarasından kanamaktı, yine de gülümseyebilmekti, baharda çiçek açabilmekti yeniden. Mevlana’nın kamış ney’ine benzerdi yazar, ama bir kavaldı, içinden geçen soluksa, halkının nefesiydi. Sesini dünyaya duyulabilirdi; kör sağır ve dilsiz dünyaya. Toprağın derinlerinden, sevginin, dostluğun en sağlıklı güzelliklerini çıkartıp, yeniden insanların önüne koyabilmekti yazarın görevi. Irak’ta direnmekti, Filistin’de taşlarla savaşmaktı yazmak benim için. Milyonlarca insan açken, bunun endişesini taşımaktı. Kara Afrika’dan, Irak’a kadar yüreğimde katliamlar ve bir o kadar da aşklar, umutlar taşımak kolay değildi.
Babamın boş bavulundan bana bunlar çıkmıştı işte.

Benim için “hakiki” edebiyatın başladığı yer, “kendini kitaplarla dolu bir odaya kapatan adam “değildir; aksine benim için “hakiki “edebiyat yaşamın her yerinde dolaşan bir göçebedir. Acı ve sevinçte, hüzün ve aşkta, işkencede ve savaşta, haklının ve insanlığın yanında saf tutan adamdır yazan kişi. Bunun için Lorca kurşuna dizildi, Bunun için Nazım sürgünlere gitti, Ritsos esir kamplarında yaşadı. Halkı ve dünya halklarının zulme karşı savaşında kaç şair ve yazar katledildi. Pir Sultan’dan Vapstarov’a, Lorca’ya kadar. İşte bu nedenle kitap dolu odalara kendini kapatanlarla, yaşamın tam ortasında yazanlar arasında derin bir uçurum vardır. Babalarının bavulları bile tahmin edilemeyecek kadar farklıdır. Tahmin edilemeyecek kadar farklı işlevleri vardır. Birinin bavulunu başka ülke ve kültürlere karşı kendinde duyduğu acz ve onlara karşı büyüyen öykünme ve özlem doldurur. Diğerininkini türkülere sığmayan sabır, sevda, özlem, umut ve acılar. Elbette ki bir bavula sığamaz.

Bana göre dünya halkları bütün dayatmalara, reklâm ajanslarına, kampanyalara, tanıtımlara rağmen, ancak kökü kendi toprağında olan yazar ve ozanları yüreğinin en üst makamlarına oturttu. Homeros ve Pir Sultan buna örnektir. Bana göre yazarlar zamanla kazanmaz başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyesi gibi bahsetme hünerini. Yazar veya ozan, ta başından kendini başkaları ve kendisi diye ayırmadığı oranda insanlığa mal olabilirler. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu yetenek veya hüner, kendimizi kapattığımız kitap dolu odalarda yapılan bir keşif değil, ancak gözlerimiz kapalıyken bile bulacağımız yüreğimizin zaten bildiği bir yoldur.

1980 darbesine kadar olan zamanlarda, üniversite öğrenciliğim gerçek anlamda bir yoksulluk içinde geçti. Aramızda hiç parası gelmeyen arkadaşlarımızı da idare ediyorduk o yıllarda. Yemeği çoğu zaman bir öğün yiyorduk. Sobasız gecekondularda, polis baskınları korkusuyla geçen yıllar içinde, dişimizden tırnağımızdan arttırdığımız paralarla kitaplar akıp okuyorduk. Bazı arkadaşlarımız kitap hırsızlığı konusunda olağanüstü bir yetenek kazanmışlardı. Ankara’nın Zafer Çarşısı’nda bize en gerekli kitapları çaktırmadan yürütüyorlardı. Her gün orada, küçük çay bahçesine en az bir kez gittiğimizden ve mutlaka kitapçılarda bir tur atıp kitaplara çaresiz iştahlarla baktığımızdan,kitapçılar bizi, biz de onları iyi tanıyorduk. Arkadaşlarımız bu nedenle, Zafer’den çalmamaya başladılar. Bir defasında, bir arkadaşımız kitap çalarken yakalanmış. Onu bir sandalyeye oturtmuşlar. Kitapçı,çalınan kitaba şöyle bir bakıp,”çalacaksan adam gibi bir kitap çal, kıytırık bir piyasa kitabı çalana hırsız derim ben” deyip, çevredeki tüm kitapçıları çağırtmış. Hepsi de bizimkinin suratına bakıp bakıp, gitmişler. Bizimki bir süre daha orada oturmuş. Bakmış ki artık kendisiyle ilgilenen kimse yok,”gidebilir miyim” demiş kızara bozara, kitapçıya.”Tabii” demiş kitapçı da,işinden ilgisizce başını kaldırarak ”ama bir daha iyi kitap çal”.Sabaha kadar karşılıklı okuyup yazarak birbirimizi eğittiğimiz o yıllarda hiç kitap çalmadım. Ama benim birkaç çuval kitabım olmuştu. Köyüme getirmiştim onları sonra.12 Eylül darbesinden sonra, bir gün ben evde yokken, o zamana kadar yazdıklarımı ve kitaplarımı babam tümden yakmış. Yaşamımda o kadar ağladığımı anımsamıyorum. Çok zaman sonra, önceden kalan birkaç deftere baktığımda, bu yakma işinin bende çok derin izler bırakması yanı sıra, susuz kalan tarla bitkilerinin patır patır döl atması gibi, daha bir hışımla yazdığımı da fark ettim.

Evimizde Kütüphane olmamıştı hiç. Onun yerinde, duvarlar boyu uzanan kilimler ve nakışları vardı. Bütün çocukluğum ve sonrası bu nakışların içinde büyüdüm. Her insan yaşam içinde farklı bir nakıştı belki de. Her nakışın bir anlamı vardı mutlaka ve o binlerce türküye sığmayan anlam, o nakışlara gizlenmişti. Ben hep onları okumaya çalışmıştım. Yazdığım sürece, sadece yazmadan edemeyeceğim için yazdım. Bir ağaçtım da meyve veriyordum işte, hepsi buydu. Yazmak adlı serüvenin içine doğan, alabildiğince bir keşfetme tutkusunda yol almaktadır. İnsan insan, yaşam yaşam dolaşmak, başkalarının yaşamını içselleştirerek onların kaldırdığı taşı geçerken omuzlayıp, sonra bir kenarda beraber cigara tüttürüp, hal bahis etmek. Tarihin en eski serüvencilerinin yolu bu olmalıydı, zamanlar ve mekânlar öteye, insandan insana süren bir yolculuk. Ama keşfetmek kadar da bir savunma silahı yazmak, söylemek; bu nedenle yazmadan edemez kimileri. Yaşamın anlamını kitap dolu odalarda sorgulamaktan ziyade, yaşamın anlamını yaşamın içinde aramak yaşamı anlamlı kılabilmek için verilen bir savaşa katılmaktır bana göre yazmak.



Hep beraber türkü söyleyip
Hep beraber sulardan çekmek ağı
Demiri hep beraber işleyip oya gibi
Hep beraber sürebilmek toprağı

diyen ozanın ülkesinde, kapalı kapılar arkasında mutluluğu sorgulamaya zamanı yoktur yazan kişinin. Bu nedenle, mutluluğu kafasının içinde sorgulamak bile yaşamın içinde olduğu sürece anlamlıdır. Anlık bir duygu olan mutluluk, mutsuzlukla birlikte netleştirir anlamını. Başkalarından kopuk mutluluklar bencilliğin ve mutsuzluğun ta kendisidir. Kafasının içinde mutluluk arayanlar, kafasının içinde mutsuzluğu taşıyanlar, kafasının içindeki gezegende yaşayanlardır, işte bu nedenle bu tür yazarlar bizim maceramızda, karşı kıyıda yer alırlar. Hani şu,”savaşın nedeninin ekonomik olduğunu insanlıktan saklamak için,”savaşı yok etmek için, insanların kafasındaki savaş düşüncesini yok etmek gerekir” diyen anlayışla aynı safta yer alırlar. Egemenlerin, sömürenlerin dünyasına akar suları.

Bana edebiyat diye, batının değerleri, batının güzellik anlayışı, erdem anlayışı, ruhu aşılanmaya çalışılmıştı hep yarım yamalak edebiyat derslerinde ve okuduğum kitaplarda. Ben batılı şiirlerde insanlık ırmağını besleyen kollar buldukça benimsedim. Batı, doğu diye ayırmadan sevdim halkının ırmaklarından beslenen ozanları, yazarları. Böylece onlara kendimi katıp, onları bana kattım. Değilse benim gerçeğim, binlerce yıldır süren bir acının devamından başkası değildi. Bu ulu çınarda bir dal olup insanlığın ortak dilinde aydınlıkla buluşmaktı meramım. Değilse kökleri bu topraklarda olan, kökleri, bu topraklardan öte, orta Asya Bozkırlarına uzanan ulusumun edebiyatı varken batıda uygarlık denilen şeyin olmadığını çok sonra öğrendim. Bunu öğrenmem onlara olan derin sevgimi, hiç azaltmadı. Kuşkusuz ki batının doğunun kuzeyin ve güneyin edebiyatı insanın hallerini yazmaktan başka bir şey değildi. Oralarda katledilen ozanların çizdiği yolla benim yolum aynıydı. İnsanlığın bir tek yüreği vardı, onun ortak dili, ortak türküsü; zulüm ona karşı, sevda ve barış ondandı. İnsanlık için daha güzel bir dünyanın özlemiyle tutuşan dizeler yazılıyordu dünyanın dört bir yanında ve onlar benim türkülerimdi.

Asya’dan buraya kervanlarında, türkülerini, ağıtlarını ve dokuma heybelerini getiren dedeleri gibi, Babam da heybesini her yere taşırdı, dedim. Tarlaya, pazara, gurbete ve cepheye hep heybesiyle gitmişti. O kadar eskiydi ki bu heybe, ne zamandır vardı bilinmesi imkânsızdı. Bizim acılarımız, özlemlerimiz, türkülerimiz kadar eski olmalıydı. Ve içinden hep sevgiye dair şeyler çıkardı, zar zor yaşamlarımızda.

Kim bilir hangi yaylaları dolaşan koyunların yününden dokunmuştu. O yaylalarda hangi çiçekler vardı. Hangi çobanın kaval sesleri kayalarda yankılanırdı. Hangi ağacın gölgesinde koyunun yünü kırkılmıştı. Hangi bitki köklerinden yapılan boyalarda renklenmişti, çiçek çiçek bu yünler. Hangi kınalı parmaklar, hangi yürek kıpırtılarını taşımışlardı nakış nakış onu dokurken. Her bakanın yüreğinde başka pınarlar çağlatan, başka fırtınalar kopartan türkülerin, öykülerin suretiydi heybenin nakışları. Ne gurbetlere acı, yokluk, sevda ve özlem taşımıştı heybelerinde kim bilir hangi insanlar. Bir ulusun destanından derin izler vardı üzerinde. İşte ben o izlerden yürümeyi öğrendim gaz lambasıyla aydınlanan köydeki kerpiç evimizde.

Giderek yazdıklarımın ortasına kurulan temel çelişki, aslında bin yıllardır insanlığın tarihine kurulan ezenle ezilenin, zalim ve mazlumun, iyi ile kötünün, sermaye ve emeğin çelişkisinden başkası değildi. Dünyanın öte ucundaki insanın acısı ve türküsü benim acım ve türkümdü bu nedenle.

Sonra babam öldü. Bir gün babalar ölüyormuş meğer. İnsan gibi yaşanmamış, ama adam gibi yaşanmış bir yaşamdan geçti gitti. Ayaklarındaki kara lastik ayakkabıları ile üzerinde kahverenginin ala çalan tonundaki eski giysileriyle kaldı aklımda. Bazan tırpan biçerken, bazan kazmayı toprağa vururken ve benzeri binlerce haliyle kaldı. Bu dünyada uçaklara binip pembeli aklı bulutlara dokunamadı; dantelâ köpüklü kıyılarından denizlerine girip yüzemedi, kaç kardeşini, emmisini cephelerinde bıraktığı güzelim ülkenin. Bir esir kampında gibi, çilelerin harman olduğu bir yaşam geçirdi. Bir dağ gibi devrildi gitti babam. Bir gün kendiliğinden söyleyivermişti,dededen kalma bu bavul Çanakkale’de düşen emmisinin künyesiyle birlikte gelmiş bir yadigardı aileye.Bu nedenle kutsal bir emanet gibi, yamaya yamaya taşımıştı onu. İçinden kanlı cephelerin, can pazarlarının ve gurbetlerin kokusu gelen tahta bavuluna kitaplarımı koyalı çok olmuştu. Ebesinin cehizi heybe de zaten asılı kaldı duvarda. Babam bavulunu hep kendi tamir ederdi; demiştim bunu. Ama bu eski heybeyi, hep anam tamir ederdi. Çünkü o nakışları dokuma inceliğini ve yeteneğini binyıllardır genlerinde taşıyan da anamdı. Bana bu heybeden, yani hiçbir zaman söze dökülmeden, hiç konuşulmadan tartışılmadan yaşanan aşktan, daha büyük bir miras olabilir miydi? Ödüllerin en büyüğü öyle bir ana babanın oğlu olmaktı.Yazmamın,söylememin en büyük gerekçesi,işte bu yadigarlardır.



ADNAN DURMAZ  
(12 Aralık 2006)

6 Aralık 2006 Çarşamba

ADNAN DURMAZ: GÜNÜMÜZ ŞİİRİ ÜZERİNE NOTLAR



YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK  GÜNÜMÜZ ŞİİRİ ÜZERİNE NOTLAR



Yaşadığımız sistemde eğitim nedir? Eğitim üzerine bir sürü alıntı yapılarak bu soruya yanıt verilebilir.Eğitim yaşadığımız dünyada,dönen,insanı insanlıktan çıkartan devasa çarka bir cıvata,bir bobin,bir küçük çark yapma işi değil de nedir.Modern,çağdaş,uygar gibi sıfatlarla yapılan eğitim hamleleri,müfredat değişiklikleri sonuçta sizi,eğer iyi bir cıvataya dönüşmeyi başardığınıza inanırsa, bir yere monte ediyor.Bunu açıkça ve göstere göstere yapıyor.İçi boşaltılmış dersler okutuluyor.Eğitim kurumları anlamından fire vere vere, eğitim kurumu olmaktan çıkartılıyor.Baytardan,ziraatçıdan öğretmen yapıyor. İşlevini tam yerine getiremediği için,dershane adı verilen yoz  kurumlar türüyor. Orada ezber öğretiliyor.Cıvatanın eğitilmesi gerekmez, cıvata ezberler. Hitler,ünlü kitabı Kavgam'ın bir yerlerinde diyordu:"defalarca tekrar edin, sürekli aynı şeyi tekrarlatın,derin şeylere gerek yok" anlamında söylüyordu.Robotlaştırma, civatalaştırma, eşyalaştırma, şeyleştirme; insanlıktan çıkartma bu olsa gerek. Cıvataların yaşama biçimleri birbirine benzer.657 'nin yaşama biçimi birbirine benzer,çünkü ekonomik düzeyi aynıdır.Böyle olunca da,oturduğu evler, dünyaya bakışı,çocukları birbirine benzer. Eğlenme şekilleri,hobileri,hayalleri birbirine benzer.Bir ev,bir araba, yazın bir hafta on gün denize gitmek gibi hayalleri.Reklamlar onlara göre dizayn edilir,çocuklarının bilinç altına seslenen reklamlar..  

Geri dönüyorum:okullarda felsefe kaç saat okutuluyor,ya edebiyat kaç saat. Edebiyat ders kitaplarında,diyelim Yakup kadri'nin Yaban romanından iki sayfa koyarak,roman inceleniyor..İnsana düşünmeyi öğretmiyorsan,düşünmemeyi öğretiyorsun demektir.İnsana düşünmemeyi öğretmenin en kısa ve bilinen yolu,ezberletmektir. O halde gerçekten de düşünmeyen insanın olsa olsa olacağı bir cıvatadır. Okullarda İngilizce dersi türkçeden çok okutuluyor. Okullarda yararsız demiyorum ama,divan edebiyatı daha çok okutuluyor.. Daha önce de yazmıştım,dilini unutturduğun ve yerine başka bir koyduğun insanı kendi kültüründen,tarihinden,  geleneğinden kopartıyorsun.Bir ulusu yok etmenin en iyi yolu bu olmalı.Bobinsel,  cıvatasal,dişli çarksal ilişkiler çıkıyor ortaya. Arkadaşlıklar,aşklar,dostluklar artık işte bu anlattığımız insanın bir türlü memnun olmadığı arkadaşlıklar aşklar ve dostluklar oluyor. Çıkar.. 657 bir aile yaşamını devam ettirmek için kendine benzer ekonomik konuma aşık oluyor.Öğretmen öğretmene aşık oluyor veya yaklaşık bir gelir grubuna, yargıç yargıca,hekim hekime.. İstisnalar oluyor,ama sorun da çıkıyor.  

Güzel dediğimiz kavramı biçimlendirip televizyonlarda sunuyorlar.İşte güzel bu. İşte aşk da bu.Kültürel,ulusal değerlerle bağı zayıflayan insan kendisine sunulanı alıp,uygulamaya koymak istiyor.Ama kimse aşkı bulamıyor.Giderek,ya inkar ediyor,aşkı dostluğu ve benzeri,insan yaşamına anlam katan değerleri,ya da  her defasında duvarlara çarpıyor.Sanki büyük bir duvarın üzerinde bize gösterilen illüzyona koşuyor ama her defasında dubara çarpıyoruz.Belki aşık ve maşuk,en çok burada ateş ve pervaneye  benziyor..maşuka aşkla çarpıp yanıyor.Herkesin yaşamında onca hayal kırıklığı rastlantı değil.Sanki birer sanal canlı gibiyiz,ne kadar çırpınsak bize sunulan dünyadan habersiz,kötü kaderimizi oynamaktayız.İsterlerse bir günde en bilinçlimize bile kuş gribi palavralarını yutturup,yönlendirebiliyorlar. 

Cıvatalaşmış ya da insanlıktan çıkartılan toplumlarda,aykırı gidenler en şiddetli şekillerde cezalandırılıyor.Bu tür toplumlarda sanat eğitimi,kırk yıldır okullarda resim diye zorla sandalye çizdirmektir.Zaten felsefe gibi,resim ve müzik eğitimi de iyice daraltıldı.HİÇ BİR YETEĞİ OLMAYAN ÇOCUKLARA sandalye çizdiriyor öğretmenleri, oysa ne çok iyi olurdu,baktığı zaman bir resmin hangi ressama ait olduğunu bilmesi,onun resim anlayışı üzerine birkaç söz söyleyebilmesi resim zevki olması. 

Buradan hareketle açıkça diyebileceğimiz bir şey çıkıyor ortaya,bize abartılarak anlatılan bunca yazar ve şair,mutlak anlamda onu abartanların işine gelen şeyler yazıyorlar..İnsan oğlunun yaptığı her şey,geçmişin bilgi birikimleri üzerine zamanının geçerli değerleriyle ortaya çıkar.Ekmek yapmaktan ev yapmaya kadar tüm eylemler bu gerçeğe uygun olarak,kuşaktan kuşağa aktarılarak gelişmiştir.İçinde yaşadığı zaman ve koşulların var olan anlayışıyla kavrar insan ve bu kavrayışı geliştirir.Gerçeğin algılanışı da zaman ve koşullara göre farklı olmuştur.Sanatçı,kendi döneminin,kendisini etkileyen gerçeğini alıp,dönüştürerek tekrar dışa vurur.Dünyanın en iyi on ressamı aynı yerden aynı dağı çizse farklı çizecektir. '... gerçek ve gerçeklik kavramları sadece gerçek alanın başlıca sorunlarından değil, aynı zaman da (...) felsefî ve insanî bir sorundur. (...) Sürekli olarak düşünülmüştür: Gerçek sadece var olanı mı kapsar, yoksa araştırılması durumunda bizim için varolabilecek varsayımsal gerçekleri de kapsar mı Sadece bilincimize yansıyan nesneler mi gerçektir, yoksa imgelem alanına giren ancak henüz somutlanmamış kavramlar gerçeklik alanında yer alabilirler mi? Gerçekliğin bölünüp birbiriyle uzlaşmaz bölünmelere ayrılması insanın nesnel dünyayı ve içsel varlığını bütünsel olarak algılayıp kavramasına her zaman engel olmamış mıdır? ' Robotlaşmış toplumlarda her türlü gerçek,kalabalıklara,  istenildiği gibi değiştirilerek sunuluyor.
'İnsanlar içinde yaşadıkları ve kendilerini koşullandıran evreni anlamaya, kavramaya ve açıklamaya çalışmışlardır. (...) Bilim evreni, gereklikleri insan eylemiyle doğrulanmış kavramlar, ulamlar ve yasalarla yansıtır. İnsanca dayanan (...) dinin nesnel dünyaya bağımlı olmak gibi bir isteği yoktur. Sanat ise, bilim kadar olmasa bile, nesnel dünyaya bağımlı kalmayı amaç edinmiştir. Ancak onu nesnel dünya ile kelepçelemek gerekir. '(Özdemir İnce Şiir ve Gerçeklik) diyor Özdemir İnce..Her sanatın kendine özgü dilidir kullandığı araç.Ressam için dil renkler, şekiller,lekeler ve çizgilerdir.Edebiyatın ifade aracı ise,sözcüklerden kurulu olan dildir.Her ulusun kendi edebiyat geleneği vardır ve geçmişin mirası yaşanan zamana dil aracılığıyla bir gelenek olarak yaşanmıştır. 

Kendi ulusun için yazmıyorsan kimin için yazıyorsun ?
Bu günkü şiir geçmişin tüm şiir mirasından yararlanarak zenginleşmekte ve gelişmektedir. Yazıdan daha önce vardı şiir.. Şiir yalnızca günümüzde popülarite kazanan kelime cambazlıkları,söz incelikleri değildir.Karac'oğlan da yüz binlerce ağıt,türkü gibi engin kalabalıkların sinesinde zamandan taşındı günümüze. Toplumu robotlaştıracaksan,toplumun dilini şiirini romanını müziğini,her şeyini yozlaştıracaksın.Gerçeği çarpıklaştırma ustalarına şair ve yazar adını takıp payeler, ödüller dağıtılıyor.  Burada diyebiliriz ki,edebiyat gerçeği kavratmada ve çarpıklaştırmada büyük bir işleve sahiptir. Hastalıklı toplumlarda iltihaplanmadan aldığı pay kadar her hücre iltihaptanpayını alıyor..Kitlelerin bilinç düzeyi,sınıfsal konumu, sosyal yapısı, tabii ki ekonomik yapısı,iltihaplanma sonucunda nitelik değişimlerine,soysuzlaşmaya uğramak durumunda. 

Hiç kimsenin anlayamadığı şiirler yazmak ayıptır.Ama ayıp kavramı olanlar için ayıptır.  Orhan Veli resmi sanatçıdır; Milli Eğitim Bakanlığı'nın tercüme bürosunda çalışıyor,Yahya Kemal şairdir,büyükelçilik ve milletvekilliği yapmıştır.Garip şiir akımı haksızlığa karşı mücadeleyi reddeder,yılgınlığın akımıdır.O zamanlar resmi sanatçı devletin estetik anlayışını yazıyor.Günümüzde ise holdingler hesabına çalışıyor.(Salkım Hanımın Tanelerini yazan Yılmaz Karakoyunlu,ANAP sözcüsü oluyor) 1945'li yıllarda Anadolunun içinde bulunduğu durum şöyledir:Muhalif aydınlara büyük bir baskı uygulanmış bir sürü insan hapislere tıkılmıştır.Nazım'ın yükseldiği ve on üç yıl hapse  atıldığı zamanlardır. Rıfat Ilgaz o dönemde hapishanede verem olmuş,çıkınca da üç duvarı olan,dördüncüsü olmayan bir gecekonduda yaşamak zorunda kalmıştır.Bireyciliğin şairi Orhan Veli Süleyman efendinin nasırını yazarak,kişilerin gözünü ülkenin gerçeklerinden,kendi kişisel dünyasındaki sorunlara yönlendirmek üzere zuhur etmiştir.Garip şiiri,uyağı, her türlü söz ve anlam sanatını,aruz ölçüsünü, hece ölçüsünü reddeder.Halkın diliyle yazmak adına, bireyciliği körüklemektedir. Daha sonra,özeleştiri niteliğindeki şu cümleleri yazmaktadır Orhan Veli; 'Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıpların dışına çıkışından değil; çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşundandı. Gayretimizin; nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık, şiire-sokulan alelade konuşma; bir de eski şiirin büyük konularının büyük heyecanlanılın yanıbaşında yer alan, küçük alelade olaylar, küçük alelade-insanlardı. İlk niyet hiçbir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama, bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp birçok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu alelâdelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu.'(Yaprak, sayı: 5.) .Oysa konuşma diliyle yazmak anlayışıyla ortaya çıkan ürünler,on bin yıllık şiir geleneğini tümüyle reddederek, şiirsizliğin ta kendisidir.Ülkemiz küçük burjuvasının kendine döndüğü her noktada yeniden popüler olmaktadır.Oysa Nazım'ın şiiri de "çınarlarında kolan vurup/hapishanelerinde yattığı"bu ülkenin diliyle dokunmuştur.NAZIM DER Kİ: '(...) Şiirimin kökü yurdumun topraklanandandır. Ama dallarıyla bütün topraklara, Doğuda, Batıda, Güneyde, Kuzeyde uçsuz bucaksız yayılan bütün topraklara, o topraklar üstünde kurulmuş medeniyetlere, büyük dünyamıza uzanmak istedim. İnsanoğlu nerede, ne zaman, hangi dilde olursa olsun, yüreğime ve kafama uygun bir şiir söylemişse, onun söylenişindeki ustalığı incelemeğe, ondan bir şeyler öğrenmeğe çalıştım.' Asıl iş,gerçeğe nereden, kimin yanından baktığın, nasıl algılayıp aktardığın oluyor. 

Batıda gerçeküstücülerin bilinçaltı devindirme akımının etkisini taşıyan 2. yeni ,garip şiir akımının salt anlatmaya anlama yönelişine de bir tepkidir.Anlamdan kurtulmak,sözdizimi dışında sözcükler üretmek,sözcüklerin gerçek ve mecaz anlamlarının ötesinde yeni çağrışımsal anlamlarla kullanılmasını uygulamaya koymuşlardır. 'Dil bir anlaşma aracıdır. Karşımızdakine, vapurun yüzdüğünü anlatmak mı istiyoruz, vapur'la yüzmek eyleminin dildeki işaretlerini, vapur'la yüzmek kelimelerini yan yana getiririz. Bir dilin kelimeleri birer işaret olarak gerçeği gözümüzün önüne getirmekle ödevlidir. Ama bizler konuşurken gerçeği kurcaladığımızı, gözden geçirdiğimizi pek anlamayız. Bir dili kullanmak; kelimelerin bizde uyandırdığı görüntülerin (imge, hayal) yardımıyla bir şey anlatmak demektir. O şeye anlam diyoruz. Bir sözün anlamı çoğu zaman o sözün gözümüzün önüne getirdiği görüntüden başka bir şey değildir. Ahmet Yürürken düştü sözünde olduğu gibi. Yürürken düşen Ahmet'in görüntüsü bu sözün anlamıdır. Her söz bir görüntü ve karşımıza çıktığına göre her sözün bir anlamı vardır demek yanlış olmaz. Ama biz sözle arasında bir ayrım yaparız. Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü olabilecek bir şeyse o sözün anlamlı, olmayacak bir şeyse anlamsız deriz Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir Lâmbanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lâmbanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenemez.' (Oktay Rıfat Perçemli Sokak adlı şiir kitabının girişi)  Alın size aynı kitaptan bir şiir:
Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
Çıldırtırlar insan gözü kedileri
Ay doğar kuyulara yalın ayak
Telgraf tellerinde gemi leşleri
II
İşte kara dutları güneşin
Papatyaların renkli camları
Başaklan evlerin
Kan rengi kız çocukları yelesîz
Lokma lokma ağaçların altında
Tiren yolunda eğri büğrü
Damlan doğrayan makas

Gel bulutsuz masalara yaslan
Elimi tut büyüsün
Yüzüme bak çalsın
İçimdeki çalar saat
Dönüş yollarında sarmaş dolaş
Vapurlar geçsin aramızdan

İkinci yeninin gerçeği budur.Fazla yorum yapmaya gerek yok sanırım. Fakat bu şiir anlayışı dilin boyutlarının genişlemesine katkılar sunmuş bir anlayıştır aynı zamanda, özellikle zaman içinde ortaya çıkan bazı şair ve şiirlerde. Sözcüklerin dil içinde önemini açığa çıkartmada etken olmuştur.Ama şiiri toplumun dışına çıkartmış,şiirle gerçek arasındaki ,bağı kopartmıştır. Günümüzde ise açıkça anlamsızlığı yazanlar ,ortadadır.Açıkça ülke gerçeklerini ya çarpıtarak yazanlar ya da özenle bu gerçeklere kör bakanlar ortadadır.Robotlaştırmaya çalıştıkları kitleleri insani duygularından soyundurarak onlara gres yağı tadında söz kalabalıkları şırınga eden birer yağdanlık işlevi yapmaktalar şiiri (?) okuyun:
DNA
sen sen
sen sen
sen sen
sen
sen sen
sen ben
sen sen
ben ben
ben ben
ben ben
ben
ben ben
ben sen
ben ben
biz biz
biz biz
biz biz
biz
biz biz
biz
biz biz
onlar onlar
onlar onlar
onlar onlar
onlar
onlar onlar
onlar siz
onlar onlar 
KEOPS 
Ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş
ştaştaştaştaş nil öneminin farkında mı staştaştaştaştaştaştaştaştaş
aştaştaştaştaşta her kadını feda edebilirim onun için astaştaştaştaş
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt annemi bile staştaş
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
aştaştaştaştaştaş güneşin benden haberi var mı taştaştaştaştaştaş
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt
taştaşta ölümsüz olduğum söylendi hep çocukluğumdan beri taştaş
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş
ştaştaştaştaştaş rüzgarın emrimi dinlediği görülmüş mü taştaş
taşt aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş
taş taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
ştaştaştaştaş kum taneleri şu koca taşlara aldırıyor mu astaştaşta
aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ölümsüz taştaştaştaştaştaştaştaşt
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt
ştaştaştaştaştaş faniliği anlayayım diye mi hastayım astaştaştaşt
aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
taştaştaştaştaştaştaş niye yazıyorum bunları taştaştaştaştaştaşt
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
aştaştaş bir gün bir aspirin tableti bundan değerli olacak taştaşt
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş 
devam edeyim mi
Davet 
zifirî
bir mağara
tabu
bu mekân
uzak'laş
ki yaklaş
tabut tabu
tabu
tabut
uçsuz
bu mağara
gir
bak
karanlık göz kamaştıracak
yaklaş
gözbebeğine
h/içe dönük
her çözüm
düğüm
her yol tuzak
uzak
yakındır
yakın
uzak

Varlık, Ekim 1996 
Bu şiirleri (!) Yapı Kredi Yayınları basabiliyor.Şairin adı Tarık Günersel; vatana millete hayırlı uğurlu olsun. 

Halkları aptal yerine koyanlar tarih boyunca bunun yanıtını çok sert bir biçimde almışlardır.İnsanlık denilen ulu orman,ne oğullar kızlar yetiştirerek binlerce diktatörü ve onların yağdanlıklarını,saltanatlarının yıkıntıları arasına gömmüştür. Zalim,kültürleri,duyguları,dilleri,aşkları yok etmediği sürece rahat uyuyamayacaktır. Bütün zalimler mutsuz ve hayal kırıklığı içinde ölmek zorunda Bu dünyadan erken giden Dostum Adnan Yücel'in dediği gibi "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek" mazlumun hak arama direnişi,aşkın ve insanlığın direnişi devam edecek Adnan Yücel'i sevgiyle selamlayarak bitiriyorum sözümü..

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK 

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! 
Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa...
Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar.
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! 
Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz... 
Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler... 
Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda.
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!  

ADNAN YÜCEL  



ADNAN DURMAZ / 23 Haziran 2006