resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2007 Perşembe

YILDIZ YILDIZ: Di' li Geçmiş Zaman Burçları




Dİ' Lİ GEÇMİŞ ZAMAN BURÇLARI



                                                                          

Suya anlatmıştı rüyalarını
Sudan sebeplerden
Sular serpilesi
Yangın yeriydi yüreği

Oğlak burcunda olan
Sadece gözkapaklarıydı belki.
Yüzünü ıslatmazdı bu yüzden hiç
İnce ince yüreğini basan
İç yağmurlarının gümüş telleri
Çok sevdiği yalnızlığa dökülürdü
Sessizliğinin azgın şelaleleri
Martılara atmak için toplardı
Sudan çıkmış bütün şiirleri.

Sağanaklarından ip sağardı bir de
Yara dikiciler yaraları sağaltabilsinler diye.
Ve incilerin yalnızlığına kastederdi
Midyelere ektiği tebessümlü şarkılar..
Büyük balıklara yedirirdi sonra
Sudan ucuz küçük balık yükselenini.

Toprak burcusun diyenlere inat
Cesaret sökerdi topraktan
Kabullenebilmek için yaşamı
Değiştirebilmek kadar

Ve o cahil cesaretiyle
Her akşam
Maya diye çalardı hayal okyanusuna
Olmayacak dualarının aminlerini

Derin ve dingin sular severdi
Uçmaya benzerdi
Böyle sularda yüzmek
Bu yüzden
Dalmak için vurgunsuz
Bir kadın titizliği ile ütülerdi
Her sabah, tek tek
Hırçın çocuklardan kalan
Dalga dalga denizlerini. 





YILDIZ YILDIZ



ZEYNEL GÜL: Yaşamak!





YAŞAMAK!  



                 
                                                      FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ


Asıl yaşanası!
Sırıtmak her uğurladığın sabaha
Gölgesinde uyuklarken herhangi bir ıssızlığın
Geçip giden faytonlara çelme takmak
Haylaz çocukların özlemine hitaben!

Buyur etmek kalabalık bir sokağı
En kıymetli odasına büyükannenin,
Horlamak doğu ekspresinin raylarında
Kuştüyü yatakları kıskandıraraktan

Anladığın nedir?
Gazellerden hard rock iniltiler mi çıkarmak
Yada hüseyni makamını cazdan soyutlamak
Kısası,
Kıssası bunun
Eskiyi yeniye sıvaştırmak mı? 




ZEYNEL GÜL


ADNAN DURMAZ:Akıl Felci




AKIL FELCİ 




                                                                        İLLÜSTRASYON: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU


-EMPERYALİZMİN DİL, KÜLTÜR VE SANAT SALDIRILARININ REDDİ-



“Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. 'Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir' dediler. 'Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik' dediler. Dediler ki: 'Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.' Dediler ki: 'Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın? ' 'Hayır' dedi. 'Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin" (Enbiya Suresi, 58-67)



Akıl inmesi diyebilirsiniz, akıl felci de demek olası, kapitalizmin günümüzdeki aşamasında kitleler akıl felcine uğramıştır. Aklı felç olan insan robottur, eğer diğer uzuvları sağlamsa.Diğer uzuvları sağlam ama aklı felç geçirmiş kitleler üretmek, Küresel İmparatorluk kurmaya kalkanların planlarının en önemli parçalarından biridir. Beyni çalışmayan insanın dostluk, arkadaşlık, özveri, merhamet, iyilik gibi değerleri olmaz. Güdüleriyle yaşar; kendine özgü, iyi, güzel kavramları olmaz. İyi, güzel kavramları ona ezber ettirilir. Arapça bilmeden, Kur’an’ı ezberleyen bir insan, içeriğine dair hiçbir yorumda bulunamaz.  Tanzimatla başlayan süreçte bize özgü olan güzel kavramı tümüyle ortadan kaldırılmıştır.Kendi “güzel” kavramımızı evrensel bir olgu da yapamadık.Beyni felç geçiren, seçici değildir.Sadece ona, güzel, iyi, moda diye sunulanı seçer. Güzel, televizyonlarda gösterilir kendisine, iyi de öyle, doğru da; o da onlara ulaşmaya yönlendirilir.Yol iz olmayan, doktorsuz ilaçsız köylerdeki yıkık kerpiç evlerin tepesinde uydu antenler, emperyalizmin bayrakları gibi yükselirken, artık bizim hayalimizde var olan Ayşeler Çoban Memetlere aşık olup onun için büyük ve acıklı aşklar yaşamıyor. Onların yakışıklısı, televizyonların pembe dizilerindeki Brezilyalı tiptir, Tarkan’dır veya benzeridir. Erkek çocuklar da kendilerine, pop şarkıcılarını veya amerikan dizilerindeki tipleri model alarak büyüyor. Bir bakıyorsunuz her on sekiz yaşına gelen delikanlının dudak altında az bir kıl veya çenesinde sekiz on tüy. Kitle kendisine sunulanın fotokopisini yapmayı deniyor. 

Güzel kavramı ile genelde sanatın tüm dalları, özelde edebiyat ve şiir çok yakından ilgili. Kendi değerlerimizi bozmaya çalışanlar, yerine emperyalizmin değerlerini koymaya çalışıyorlar. Evrensel olan sanat kavramıyla emperyalizmin sanatını karıştırmayalım burada.  Evrensel olmuş her sanat ürünü, her şiir, resim, müzik, mutlaka aynı zamanda ulusaldır, bir ulusa aittir ve o ulusun sesini, insanlığın sesiyle buluşturmuş bir zenginliktir.

Put tabudur. Tabu anlaşılamaz, açıklanamaz. Putçu anlayışlar, dogmalara sığınır. Dogmalar, kendilerinin varlık sorunsalları hakkında düşünmeyi yasaklamıştır. Tabu anlaşılır olsa, tabu olmaz. İşte bu nedenle, yıkılmak kaçınılmaz olarak yazgısıdır putun;  put olmayan, canlıdır ve yaşamaya devam eder.  Homeros, dogma değildir, çünkü canlıdır, hâlâ okunur, çok önemlidir, yaşamaya devam eder, ölümsüzdür.  Sümerli Ludingirra, Muazzez İlmiye Çığ’ın toprağı karıştıran parmaklarında,binlerce yıl sonra, yüzlerce tablette anlattıklarıyla, yeniden dirilmiş ve konuşmaya başlamıştır.  Gayet net olarak anlaşılabilir.

İkinci Yeni şiiri anlaşılmazlığın şiiridir. Anlaşılmazlığın dayatılması ise akıl felci yaratmaya yöneliktir. “Okur sizi anlamıyor.” diyene, okura küfrederek yanıt verir; zavallıdır İkinci Yeni şairi.(Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı)

Küreselleşme çağının akıl felci yaratma yolundaki sanat silahı post/modernizm, bir bellek silme ve bilinç karıştırma eylemidir. Resim iş öğretmenlerinin, değişik malzemeleri bir kartona yapıştırtarak yaptırttığı çalışmalar gibi; ama alakasız nesneleri bir yere yapıştırmadır postmodernizm. Geçmiş kültür mirasını toptan unutturup, belleğini kazıyarak, aptallaştırdığınız kitlelere sunulmuş övgü dolu anlaşılmazlıktır… Burjuvazinin ve tekellerin satılmış sanatçıları, öncelikle çok iyi bir bilgi birikimiyle yola çıkarak, bu akıl karıştırma işini yaparlar. Gerçek anlamda tutarsızlıklarını, aykırılık olarak lanse eden, giderek, her türlü iletişim aracı yoluyla putlaştırılan canlılardır. Gerçek anlamda içinde yaratıcılık barındırmayan aykırılık, soytarılıktan başka bir şey değildir.

Anlaşılmaz olmak zorundadırlar.defalarca okursunuz ama ya anlayamazsınız, ya da anladığınız şey, reklamlarda göklere çıkartılan ürünle aynı değildir. Durum böyle olunca da siz, gerçekte onu anlayamadığınızı düşünerek, kendi bilgi ve sezgilerinizden kuşkuya düşersiniz:  “İnsanlığın iki bin yıldan fazla olan düşünce tarihi içinde sağlam kalan kazanımlar uzun mücadeleler ve çatışmalar sonucu elde edilmiştir. Bu nedenle, onların korunması kuşaktan kuşağa, çağdan çağa devredilen belli bir sorumluluk anlayışı ile mümkündür. İlerici düşüncelerin, güzel değerlerin ve yararlı bilgilerin yok olması ya da tersyüz edilmesi tehlikesi karşısında, her şeyden önce, böyle bir tehlikenin varlığından haberdar olmak gerekir. Bu, ele aldığım konu açısından, somut olarak «faşizm» denen olguyu yakından tanımak demektir. İkinci olarak, eski kültüre (hümanist kültür birikimine) gerçek anlamda sahip çıkıp onu yanlış yorumlardan uzak tutarak insanlığın hizmetine sunmak güncelliğini kaybetmeyen bir görevdir. Bu görev, engin bir tarih bilgisi ve eleştirici bir kavrayış olmadan yerine getirilemez. Kültür ve sanat ürünleri, ancak gerçek sahiplerinin ellerinde hak ettikleri değerlere kavuşacaklardır” (Tarih Bilinci Ve Edebiyat Bilimi, Sargut Şölçün, Dayanışma Yay, 1982 Ank)

Kendine ait güzel kavramı olmadan, kendine ait sanat kavramı da olamaz. Kendine ait güzel kavramı olmayanın aşkı, kendisine dışardan reçeteyle sunulmuş aşktır.İşte bu nedenle, aşk yok mu sorusuyla yüzleşiyor düş kıtıklığına uğrayan insanlar.Çünkü gerçekten de, pembe dizilerdeki ve çok satan romanlardaki aşk yalandır, sadece insanları uyutmaya yarayan bir illüzyondur. Bu illüzyonun peşinde bir ömür boyu, mutsuzluktan kurtulamayan, kendi değerleri olmayan insanların hayal kırıklıkları yatar.

Ne büyük bir arayış, ağlayış ve kanayıştır; Ahmet Altan’dan Cezmi Ersöz'e Murathan Mungan’dan, Hilmi Yavuz’a, Ferdi Tayfur’dan Orhan Gencebay’a aşk kovalamak, olmayan bir şeyi kovalamak … Onlar da bu kovalamanın farkında olarak sürekli kendi kitlelerinin ruhuna uygun reçeteler üretiyor. Cezmi, Ahmet ve benzerleri kişisel deneyimlerini AŞK diye yutturmaya çalışan birer puttur  Yeni idol diye tanıtılır genellikle bu tipler... İdol, put demektir, putun Fransızcası.

Hiç de garip değil, Hilmi Yavuz, röportajlarında bol bol Aragon vb dünyanın sosyalist gerçekçi ozanlarından alıntılar yapabiliyor. Kendisinin bu anlamda tanımlayabileceği bir duruş noktası olmamasına rağmen. akıl felcine sanatsal katkıda bulunuyorlar.  “Yanlış bilinçlenme.”illüzyon” yaratan unsurlar, kapitalist ilişkiler içinde. günlük hayatta sürekli olarak yeniden üretilir. Egemenliğin sürmesi için insanların toplum ilişkilerinin özünün açığa çıkmaması gerekmektedir.Diyalektik neden sonuç bağlantısı içinde, «şeyleşen» toplumsal ilişkiler, insanların görüngüler peşinde koşmasına neden olur. Bu genel bağlam içinde burjuvazinin kültür mirasını kullanmasına karşı mücadele etmek gerekir. Çünkü: 1- Günümüzde burjuva ideolojisi, kültür mirasını açıklamaya ve geliştirmeye yetmeyecek kadar güçsüzdür. 2- Burjuvazi geniş kitlelerin görüngülerle oyalanmalarını sürdürmek için, kültür mirasını tahrif edecek ve şimdiki zaman için etkisiz duruma getirecek kadar güçlüdür. Bu iki nedenden dolayı, kültür mirası ideolojik mücadelede özel bir önem kazanmıştır, önyargılı ve illüzyona dayanan burjuva ideolojisiyle hesaplaşmaya girilirken, ilk önemli bilgi kaynağı, yine kültür mirasının kendisi olmaktadır. Bu bakımdan, iki yüz yıldır kitlelerde derin kökler salmış yabancılaşmanın etkisiz kılınması ve onlarda sağlıklı bir tarih bilincinin uyandırılması için, söz konusu kaynağı büyük bir titizlikle seçmek ve yaratıcı biçimde kullanmak zorunludur..”(Tarih Bilinci Ve Edebiyat Bilimi, Sargut Şölçün, Dayanışma Yay, Ankara 1982)

Akıl felci, emperyalizmin geçmişinden kopardığı insanlığı, orta yerinde çaresiz bıraktığı bir Arasat’tır, bir savaş alanıdır, kaostur. Neye karşı ve niçin savaştıklarını bilmeyen silâhsız askerlere benzerler. Hatta onlar savaşmıyordur, onlara karşı açılan bir savaş vardır ve bundan haberleri yoktur. 

Kültür mirasını zaman içinde kuşaklara taşıyan en önemli araç dildir. Onlar, dillerinin değiştiğinin ayrımına bile varmazlar. Yerli işbirlikçilerle birlikte emperyalist yamyamlar, dünya halklarının dillerini değiştiriyorlar. “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” (2 eylül 1930) Mustafa Kemal’in bu sözleri bu gün de söylendiği gün kadar, hatta çok daha fazlasıyla önemlidir. Küreselleşme imparatorluğu, dünyanın başına çöreklenmiş bir canavar DEMOKRASİ (!) , İNSAN HAKLARI(!) , ÖZGÜRLÜK(!) , REFAH(!) adı verilebilecek kollarının uzandığı her yerde ne varsa paramparça ediyor. İnsanları milyon milyon, yüz bin yüz bin kırması yetmiyor.Ulus bilincini yok etmelidir, çünkü ulusların halkları, bilincini yitirmeden, emperyalizm rahat olamayacaktır.Hiç bir zalim huzurlu olamaz, olamadıkça da bu huzursuzluğunu kanla besler.Beynini felç etmelidir ki dünya halklarının, egemenliğini garantiye alabilsin.

Mustafa Kemal’in dediği, millî his ile dil arasındaki bağı kopartmak zorundadır. Zamanımızda okullarda Türkçe dersinden çok İngilizce okutmayı çağdaşlık uygarlık sayanlar kim, onları iyi tanımak lazım.  Arap kaynaklarının “etrak-ı bi idrak” dediği ulusuz biz. Araplar bize tarih boyunca “etrak-ı bi idrak” diyor, “idraksiz Türk” anlamına geliyor. Burada insanımızı, idraksızlaştırmak için, yedi yaşından başlatarak okullarda yarış atına çeviren anlayış, beyin felci ve belleksizleştirme gibi emperyalist amaçların yandaşları ve yerli memurlarıdır. Üniversiteler yabancı dilde eğitim yapıyor, bu demek oluyor ki, “Türkçe bilim dili olarak gelişmesin.” Liselerde Türkçe’den çok daha fazla saat okutulan zorunlu yabancı dil dersleri sonuçta “cola turca” reklamındaki gibi yarı İngilizce yarı Türkçe bir dili öngörüyor.

Önceden Dallas Kıraathaneleri açılırken, sonradan televizyon haberlerine kadar İngilizce oluyor. Konuşurken argüman diyor politikacılar, art galeri denmeye başlanıyor. Türk Dil Kurumu 1980 sonrası hiçbir şey yapmıyor “mcdonalts”lar yayıldıkça “khebapchi”lar da açılıyor. Yazlık giysisine “seni seviyorum” yazdıran yok ama “I love you”dan geçilmiyor. ihanet medyasının uşaklaşmış yazarları buna çanak tutuyor. Leyla ile Mecnunu, sözümona roman yapan divan edebiyatı profesörü İskender pala, kapağına L&M yazıyor, Leyla ve Mecnun’un baş harflerini İngilizce okumamızı istiyor, okuyunca ELEM oluyor. Garip bir karmaşa.

Hilmi Yavuz, “Edebiyatın globalleşmesi söz konusu mudur? Ve bunun içerisinde, Türk  Edebiyatının yeri nedir?” sorusuna  “Eğer bir globalleşme söz konusu olacaksa, bu globalleşmenin içinde ulusal kimliklerin kesinlikle korunacağı kanısındayım. Yani bu büyük bir mozaik olacaktır. O büyük mozaiğin içinde bir bütünlük olacak, ama her biri kendi rengini, kendi formunu korumak durumunda kalacaktır. Bu çok önemli bir şey. Avrupa medeniyetinin globalleştirdiği insan hakları, sivilleşme, demokrasi gibi kavramlar var. Bunlar kökende Avrupa uygarlığının temel kavramları ve bunlar Fransız İhtilali'nden sonra zaten büyük ölçüde globalleştiler. Ama bugün globalleşme adı altında öne çıkarılmakta olan şey Amerikan kültürüdür. Globalleşen Amerikan kültürüdür. Fast food'tan, giyim kuşamdan, yiyecek adetlerimizden ya da içme adetlerimizden, giyim kuşam adetlerimize, dinlediğimiz müziğe kadar globalleşen, hatta dilimizle birlikte globalleşen aslında Amerikan kültürüdür.” Diyerek yanıt veriyor. Ne diyor bu adam? Globalleşmeyi övüyor mu yeriyor mu; yoksa kafa mı bulandırıyor. (7 Ocak 2001 tarihli Binyıl gazetesinde,Murat Gülsoy’la röportajından)

Edebiyat bir dil sanatıdır ve bu sanatın ustalığına soyunanlar dillerinin bu denli aşağılanmasına hiç ses çıkartmıyorlar, hatta çanak tutuyorlar. Görevleri beyin bulandırmak, bellek kazımak olunca, yapıtları da beş para etmez oluyor. ”Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözüne uygun olarak, bilinç yoksulu kitaplar üretip, insanlardan kendilerini idolleştirmesini istiyorlar. “En üstün benim” diyebiliyorlar. Eş, dost, akraba, ahbap-çavuş takımı ve tekelci medya onları alıp “star” yapıyor. Biz okurlarsa, reklamlara uyup, alıp bakınca, ”dumura uğruyoruz”

Bir alıntıyı tekrar ediyorum: “Adı, ‘‘yumuşak’’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘‘sert’’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası. Zaman zaman çeşitli yazarlarla, edebiyat dünyasının dışına taşacak kadar sert polemiklere giriyor. Kolay beğenmiyor, beğenmediğini açık açık söylemekten çekinmiyor ve bu tavrıyla edebiyat çetelerinin tekerine çomak soktuğuna inanıyor. Ona göre edebiyatçıları narsizm motive ediyor. Belli ki o da aynı kaynaktan besleniyor: ‘‘Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddüdüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil...” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar) 

“Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘‘hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: “Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüzelli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi.”  Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, “Sen nasıl böyle söylersin?”. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: “Sen de söyle!” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998)

Aklı felce uğratılıp yalnızlaştırılan insanın dostlukları, aşkları, evlilikleri, toplumsal ilişkileri şeyleşir. Şey, eşya kökünden gelen bir sözcük, eşyalaşmak oluyor. Bu anlamda, sevgili, dost, arkadaş,  eş, birer eşyadır, kullanır ve atarsın; işine yaramadığı noktasında biter ve yenisi başlar. Her gün binlerce aile boşanmaktadır. Her boşanan çift yeni bir ev ve yeni evinde yeni eşyalar demektir. Kredi kartlarınla takside girer, eşya alırsın. Hayat eşya alıp atmaktan ibaret olur. Özveri, vatan için ölmek, başkalarının acısına yanmak, merhamet, sevgi, aptalcadır.ve en çok da, “kadın-erkek eşitliği”, “aşk”. “sex”, “sevgi” konuşulur. O kadar konuşulur ki, yaşayan yoktur ortada, sadece konuşulur.

Aşkı parçalar emperyalizm, kadın ve erkeği parçalara ayırır, aşkı mutlaka yok etmesi gerektir, bunun yolu, aşk diye başka bir şey icat edip onu kabullendirmektir. Sanatı paramparça etmelidir ve bunun için adamları olmalıdır; yaratır onları. Ne kadar “şey” varsa bölünebilecek, böler. Dini parçalar ama yok etmez; kendine uygun hale getirir, tarikatlar kurar. Milliyeti parçalar birbirine düşürür. Giderek eğitim sisteminde “çoklu zeka kuramı“ adıyla bir kuram icat edip, geri bıraktığı ülkelerde bunu ders olarak okutturur. ”çoklu zeka kuramı”, zekayı sekiz parçaya bölen bir kuramdır; insan zekasını parçalamak gerekir çünkü. “Tam gelişimini faşizmde bulan emperyalist felsefe, merkezi kategorisi olarak, paradoksal bir şekilde 'yaşam' denilen, ama yaşama karşı olan her türlü ilkenin bir bileşimi olan 'bir anlayışı kabul eder. Bu yaşam anlayışı, insan yaşamına, insan ruhuna, binlerce yıllık insani evriminin doğurduğu değerlere karşı bir savaş ilânıdır”(G.Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği, İstanbul, 1977)

Ün sağlamak, nam yürütmek egemen güçlerin sanatçılarının en büyük tutkusu oluyor, Narsist ve megaloman bir hezeyanla bir yandan birbirini yiyerek, diğer yandan ödüle boğuyorlar yandaşlarını. Nedense NAZIM hapse düşünce, Süleyman Efendinin nasırına ŞİİR yazan Orhan Veli, piyasaya sürülüyor. Orhan Veli bireyciliğin şairidir. Sabatayist Orhan Pamuk, içi boş değerleriyle Nobel adayı olabiliyor, Orhan Pamuk, Ahmet Altan kuşkusuz ki bir Orhan Kemal'den çok daha geri çizgide yazıyorlar. Yazdıkları bizden bir yerlerin teline asla dokunamıyor. Edebiyat değerleri ise yok. Eğer bize söylenenlere göre değerlendireceksek, edebiyat değerleri tartışılamaz; eğer kendi beğenimize göre bakacaksak yok öyle medyadaki besleme yazarların anlattığı gibi bir olağanüstülük. Murathan Mungan, benim ve benzerlerimin yazılarımızın konuğu olacak, İsmet Özel de, elbette Hilmi Yavuz da, varlık vb dergilerin şairleri de, şiir anlayışı da, atölyelerde şiir hocalığı yapan ne kadar hoca varsa, onları tek tek incelenip yeteneksizlikleri deşifre edilecektir. Kim putlaşmaya kalkıyorsa yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Putları yıkacak olanlar mutlaka çıkacaktır ortaya.

Akıl felcinin elemanları, aslında asla aydınlığın meşalesi olamamışlardır. Birer sarmaşık türü bitkidirler ama sarmaşıkgillerden değiller. Sadece gerçeğin üzerine sarılarak onu gizlerler, onları izleyenleri yanıltmaları zaten görevleridir, meyve veremezler, fazlaca boy atar ama bir anda yok olurlar “Ancak entellektüel olarak ölü idiler: basit, özel çıkarları için, tezgâh ve bahçeleri için yaşıyorlardı ve ufuklarının üstünden, insanlığı kaydıran güçlü hareketten haberleri yoktu. Sessiz bitkisel yaşamlarında rahattılar ve sanayi devrimi olmasa, bu rahat, romantik olmakla birlikte insanoğluna yakışmayan varlıklarından hiç çıkmayacaklardı. Gerçekte insanî varlık değildiler, o zamana kadar tarihi sürüklemiş olan bir avuç aristokratın hizmetinde emek makinalarıydılar”.(K. Marx-F. Engels, Colîected Works, Vol. IV, s. 309.) Demek oluyor ki tarihin her döneminde, egemen olanların, kitleleri uyutmak için yetiştirdikleri sarmaşık türü bitkiler vardır.

Aşk şiiri mi yazıyorsun? Hangi aşkın şiiri bu? Eğer yüreğinde, başkalarının ezberlettirmediği duyguların şarkısıysa söylediğin, hiç kimse beğenmese de, en güzel aşk şiirini yazıyorsun demektir. Zaten sen onu, sevgilin için yazmadın mı, git öyleyse ona oku, çünkü ona okuyunca, gerçek anlamda duygularını, ait olduğu insana söyleyerek, amacına ulaşmış olacaksın. Eğer bir yalnızlık şiiri yazıyorsan, sözcükler yüreğinin en derin noktasından, tıpkı dağın derinlerinden çıkan bir pınar gibi akarken, daha önce başkalarında okumadığın ve sana ait olan imgelere dönüşecektir. Kuşkusuz pınarlar hep ve kendi dağlarının yüreğinden akan yalnızlardır. Görev anlayışıyla yazamazsın yalnızlığını, dostluğun yüceliğini ve vatan sevgisini de öyle. Ancak duyumsadıklarını yazarsın, vatanını sevmeden vatan sevgisi anlatılamaz. Ayrılık şiiri, aşk şiiri, haksızlığa başkaldırının şiiri, sana kendini yazdırmadan asla yazamazsın.zorlama kendini.

Hiç kimsenin anlamadığı abeslikler, henüz kimsenin görmediği, galaksimizin dışındaki yıldızlar değildir. Sadece sözcük oyunları ve absürd imge yığınaklarıyla yazılamaz şiir; ancak sayıklama türünden olan bu tür söylemler, bir tür mastürbasyondur. Kendini kendinle tatmin edersin. Bunu üst düzeyde yapanların amacı, başından beri söylediğim gibi, akıl felci yaratarak, put olmaktır. Anlaşılırsa put olunamaz, anlayamayanlar ancak odunu put sayar. Biri gelip putu yıkana dek.

Şair yalnızca kendisi için yazamaz. Şair bulunduğu dünyanın ve zamanın bütün haksızlıklarının, karanlıklarının karşısında muhaliftir,  Prometheusun ateşidir.  “Belki de şair tarih boyunca hep aynı yükümlülüğü taşıdı. Sokağa çıkıp, şu ya da bu dövüşte yer almak şiirin alâmeti farikası oldu. Şair, kendisine isyancı dediklerinde korkmadı. Şiir başkaldırıdır. Şair, kendisine yıkıcı dediklerinde alınmadı. Hayat tüm yapılara üstün gelir ve ruhu yönetmek için yeni kurallar yaratır. Tohum her yere filizler sürer; tüm fikirler egzotiktir; her gün büyük değişiklikler bekleriz; insan düzeninin değişimini istekle yaşıyoruz: Bahar isyankârdır." (Pablo Neruda,Şiirin gücü adlı yazısından)

“Dizelerimden her biri açık olmaya çabaladı; şiirlerimin her biri yararlı bir alet olmaya çalıştı; şarkılarımın her biri yol ağızlarında bir toplanmayı işaretlemeyi ya da birinin, daha sonrakilerin üzerine yeni işaretler koyacağı bir taş veya odun parçası olmayı arzuladı.  Şairin görevlerini mantıkî sonuçlarına ulaştırarak doğru ya da yanlış, bu karara vardım: Toplumda ve hayatta yükümlülüğüm alçakgönüllü bir partilininki olmalıdır. Bu kararı parlak başarısızlıklara, kimsesiz zaferlere, sersemletici yenilgilere tanık olduğum halde verdim. Kendimi Amerika'nın mücadeleleri içinde bir aktör bularak, anladım ki, insan olarak görevim; yeteneklerimi, birleşen halkların kabaran gücüne katmaktan, onlara maddi ve manevi olarak, tutku ve umutla katılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü yalnızca o kabaran selden, yazarlar ve halklar için gerekli ilerleme doğabilir. Durumum sert ya da nazik itirazlara yol açtıysa, ya da açsa da, gerçek şu ki, geniş ve acımasız topraklarımızda eğer karanlığın çiçek açmasını istiyorsak, henüz okumayı öğrenmemiş -hatta okumayı hiç öğrenmemiş, henüz yazamayan- ya da bize yazamayan, milyonlarca insanın bir onur ortamında yaşamasını istiyorsak -ki bu olmadan, tam bir adam olmak mümkün değildir- bundan başka bir yolu kabul edemem.

Yüzyıllardır bedbahtlıkla damgalanan halkların sefaletini miras aldık -en cennetlik, en temiz halkların; taştan ve metalden harikulade kuleleri, göz kamaştıran, parlak hazineleri yaratan halkların; bugüne süregelen korkunç sömürgecilik çağında hayatları ansızın yıkılıp susturulan halkların.-  Bize yol gösteren yıldızlarımız, mücadele ve umuttur. Ama tek başına umut ya da mücadele diye bir şey yoktur. Her insanda, tüm geçmiş çağlarla, zamanımızın ataleti, yanlışları, tutkuları, ivedilikleri, tarihin hızlı akışı birleşmiştir” (Pablo Neruda, Şiir Boşuna Yazılmış Olmayacak)

Bin yıllar önce de zalim zulüm ve mazlum vardı.  Aşık maşuk ve engel vardı. Karanlık ve aydınlık..  Acı ve sevinç vardı…  Egemen olanlar, günümüzün silahlarıyla kitleleri umutsuzluğa, karamsarlığa, çaresizliğe boğmaya çalıştıkları kadar, hatta binlerce defa fazlasıyla, bu robotlaştırmaya çalıştıkları kitlelerden korkuyorlar. Otuz üç yıl tahtta kalan Abdülhamit, dişini bile kendisi çekecek kadar güvensiz ve şüphe doluydu. “yıldız” ve “burun” gibi sözcükleri yasaklıyordu zamanın dergilerindeki yazılarda. Zalimdi ama korkuyordu.  Bu günkü dünyaya ve geri kalmış ülkelere egemen olanlar da korkuyor kanları ve terleri üzerine saltanat kurdukları kalabalıklardan. Bundan olmalı, top yekun olarak bellek kazımaya ve akıl felcine tezgah kurmaları.

Reddediş ve seçicilik insan olmanın en belirgin kanıtıdır Kendisine sunulanı reddedenler, ancak kendisi olabilir Yaşamak başkalarının sunduğu reçetelerle yapılıyorsa insan bir robottur. Robotların duyguları, ilişkileri, yapaydır .

“İşte bu yüzden, bugün yazan gençler, hakkında yazmaya değen, dert ve yorgunluğa değen tek şeyi, sırf bu yolla iyi yazmalarını sağlayabilecek olan tek şeyi unuttular: kendiyle çatışan insan kalbinin sorunlarını. Bunu yeniden öğrenmeliler. Olabilecek en bayağı şeyin korkmak olduğunu kendilerine öğretmeliler: bunu yaparken de çalışmalarında ezeli gerçeklerden ve yüreklerinin doğrularından, geçici ye yok olmaya mahkûm herhangi bir öykü içermeyen evrensel doğrulardan -sevgi ve onurdan, şefkat ve gururdan ve merhamet ve fedakârlıktan- başka hiçbir şeye yer bırakmayacak biçimde, her şeyi sonsuza kadar unutmalılar. Yoksa bir lanet altında çalışırlar. Aşkı değil şehveti, kimsenin değerli bir şey yitirmediği yenilgileri ve umut içermeyen, en kötüsü de şefkat ve merhamet içermeyen zaferleri yazarlar. Kederleri hiçbir evrensel kedere neden olmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalpten değil, hormonlardan yazarlar.”
(W. Faulkner, 1949 Nobel Ödül Töreni Konuşmasından)  




ADNAN DURMAZ
16 Haziran 2006


15 Şubat 2007 Perşembe

ADNAN DURMAZ: Şehrin Köpekleri




ŞEHRİN KÖPEKLERİ 



RESİM: RENE MAİGRETTE

Şehrin köpekleri gece lambalarının yanında hırlaşıyordu
Uluyan yalnızlıklar siyiyordu ahraz kaldırımlara
Bir şair tütüyordu atılmış bir izmarit gibi gecenin kör noktasında
Ateşi kızarıyordu
Kimse dönüp almazdı geri
Dumanlı bir şeyler yazıyordu karanlığa
Şehrin köpekleri yalnızlığa ürüyordu
Bir militan hücresinde parmakları beş dal ateş
köz tükürüyordu  

Saltanatın beşinci odasında suçluluk duyguları
Bütün aynalarda sana bakıyordu
Kısrak salınışlı bir eda mavileşmiş saçlarında
Sevgisiz öpüşlerden kanlı dudaklar
Aşkı terk edişinin kaçıncı yılındaydın
Gözlerinde kişneyen yapay yıldızlar
Ellerine baktın senin değildi
Kalçanda kösnül gecelerin küskünlüğü
Bütün aynalarda aşk ağrıyordu
Şehrin köpekleri kalbini dalıyordu  

Bozkır kokularını bıraktın düşlerinin kanını silerek
Tıpkı regl kanı gibi bıraktın yol kıyısına
Üstüne sıçanlar siydi kendini kanırttın
Aşkı kanırttın kerpiç damların duvarları nasıl kokar yağmurlarda
Baharda çiçek açar mı toprak damlarda
Sevdanı bıraktın sınırsız ıssızlarda sahipsiz bir yitik gibi
Bilmedin gaz lambalı evlerin akşam yemeklerini
Geceleri toprakları mühürlenen köylerde
Terli yorgun ve asi hüznü bıraktın
Burada kaldın işte altın saraylarda debdebeli gecelerde
Riya cennetlerinde bir yaşamak seçtin  

Geriye dönüp onarılmaz sevdası kırılmış camlar
Mahcupsun sen
Payandasız yüreğini dilenci çanağı yap kaldırımlarda
Çünkü ne varsa sattın sana ait
İhanet ettin aşkta  

Bu şehir senin için ;
yalnızlıktan uluyan aç bir köpektir artık 



ADNAN DURMAZ

MUSTAFA KARADEMİR: Çirkin Elmanın Şiiri





ÇİRKİN ELMANIN ŞİİRİ 





I.BÖLÜM

Kıt Kanaat Yaşamak  

“Güzel şiir kusurdan çıkar”(1) kıt kanaat yaşamaktan
Sevda denilen şey azı paylaşmaktır bir bakıma
Tıpkı sonbaharı tıpkı yoksulluğu ve geceleri paylaşmak
Meyveye tat veren suyu ısıtan tohumu çağıran güneş gibi
Hoyrat söylenir toprak damların diplerine çöküp
Ve kadın düşlenir /dalında utanır elma, nar çoğalır
Çirkin elmanın şiirini yazmaya durmuş dişi bir şair
Yalnızlığını alıp gel sevdiğim /türkülerini gecelerini
Aramıza katılsın en olmadık haliyle bütün şiirler
Bir kusur bulunsun sözünde bir çiçek takılsın yakana
Hiç bilmediğimiz çiçekleri büyütmeli/dağlara verip yüzünü
Deniz ile kayığın sevdalarını örnek almalıyız belki de
Bilmiyorum? Ne yapar ne ederim yalnızlığın olmasa
Saçlarını vermeliyiz rüzgâra türkülere dillerini ve gülüşünü  


II. BÖLÜM

Kırmızının Aşk Mektubu  

Ve halada bilmiyorum ne yaparım senin yalnızlığın olmasa
Şairlik ederim belki/belki de çanak çömlek işine girerim
El işi ağaç bebekler yaparım kimsesiz kız çocuklarına
Yağmurlu bir günde elim sende oynarız... Isınır/sızılarımız
Kırmızının aşk mektubunu taşırız/güpegündüz
Bir çiçeğin yüzündeki ıslaklığa yorarız en ince duygularımızı
Yangın yerinden dönen karanfillerin yüzlerinde yaşanır yaşam
Daralır da yüreğiniz elinizden bir şeyler gelmez…
Sokaklar susmuş evlerin renkleri solmuş akşam yalnız
Ve hala bilmiyorum ne yaparım senin yalnızlığın olmasa
Ozanların yolunu bekliyor türküler
Ellerimiz(2) kırmızı, ellerimiz gökyüzü ve bulutlar arasında
Böğürtlen lekesi ellerimiz diken yarası 



MUSTAFA KARADEMİR


__________________________
(1) :Tuğrul Tanyol’a ait bir söz.
(2) :Şiirde; yad eller,gurbet eller anlamında kullanılmıştır. 




MEHMET HALİL: Ben Marka Alırım




BEN MARKA ALIRIM




İLLÜSTRASYON: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU


Bir dereden geçerken suda ucu görülen bir taşa basarak karşıya atlayabilirsin. Taşı suda oynarken görürsün, oynar. Ne kadar hızlı davranırsan, o kadar başarılı olur karşıya geçmeniz. Biraz oyalanırsanız taş yuvarlanır, suya düşersiniz. Hızlı bir geçiş köprüsüdür bu. Su üstünde kayak yaparsınız, dalgaların üstünde oynarsınız. Ne kadar hızlı ise hareketleriniz, o kadar rahat kayarsınız. Hızınız azaldıkça batarsınız suya. 60-80 -100 kilo da olsanız, hızınız oranında yatay olarak, su üstünde kaydırır sizi ağırlığınız. Su size yol olur. Bütün bu hareketleri yapabilmeniz için, çalışmanız gerekir, vücudunuz bunlara alışmalı, düşünceleriniz hareketlere konsantre olmalı, tecrübe kazanmalısınız. Yani, bunlar da emek ister.

Bir araçla hızlı giderken, yüksekten aşağıya, hızlı inişlerde, bir boşluk doğar içinizde, uçuyor gibi olursunuz, hem korkar, hem bir anlık da olsa, uçma duygusunu yaşarsınız. mutluluk verir size. Mızrap vurulmuş sazın teli gibi, titrer içiniz. Uyanır bütün duygularınız. Bundan sonsuz bir mutluluk duyarsınız. Pahalı zevklerdir bunlar, bu zevkleri tadabilmek için, çok ve boş zaman ister. Bir ömür ister. Buna sahip olanlar bu zevkleri tadabilirler. Kim istemez bu imkanlara sahip olmayı… kim tatmak istemez bu zevkleri… Ama çok az kişi ulaşabilir bunlara. Kim dünyayı dolaşmak istemez, kim görmek istemez kanarya adalarını? Ama bütün bunlar zaman ve para ister. Gidemediğimiz yerlerin fotoğrafını görmek isteriz. Görünce az da olsa mutlu oluruz. Hiç görememekten iyidir bu… İşte, marka böyle bir şey…

Lüks hayat yaşamak isteriz. En lüks yaşayanlar modelimiz olur. Ama aynı imkanlara sahip değiliz. Mutsuz oluruz. İşte bu mutsuzluğu, mutluluğa dönüştürmek için pazarlar kurulur. Size, mutluluk pazarlayarak, para kazanmayı hedef edinirler. O mutlu hayatlar, o zengin hayatlar markalaştırılır… size markası satılır. TV'lerdeki shov programları gibi… bir anda parlar, güzel gelir. Biraz düşününce, çam devrilir. Bir avuç mutluların hayatı fotoğraf gibi pazarlanır sizlere. Milyonlar o markaları kullandıkça, kendilerini, o bir avuç mutlular gibi, mutlu hisseder… ama ne kadar? Taşın üstünden atlayıp, karşıya geçinceye kadar. Bir anlık bir mutluluk. İplik aynı, kumaş aynı, dikiş aynı… Ama ödenen para 3-4 katı. Mutluluk satın alırsınız. Alınan malzeme, yanında eşantiyon olur… Bir üründen çok, bir yaşam tarzını satın alırsınız. Yaşam tarzı, bir kara kutuya sığdırılır  bu markada. Aldığınız kalite değil markadır. Belki %10 kalite farkı vardır. Ama verilen para bu kaliteye değil… Fark, ödenen para farkı, %10 değil artık. %200- 300 Manzaralı lüks bir lokantada, aynı yemekleri yediğiniz halde, 3-4 katı yemek parası verdiğiniz gibi… Yani manzara ve ortamdaki diğer zenginlerle aynı havayı teneffüs etmenin fiyatı olur bu fiyat.. 'Her simge, derinlerde hissedilen arzuları karşılar.''Bizim bilinç dışı arzu ve ihtiyaçlarımızı yapılandırmaya çalışan bu simgelerin şirketlerce üretimidir.' Elle tutulmayan hayallerin pazarı, en karlı pazar olur, bu simgelerle…

Kendi ezilmişliğinden utanan insan rol yapmaya başlar. Başka yüzlerle dolaşmaya ihtiyaç duyar.. işte marka bu boşluğu doldurur. Markaya inanın saflığı ile, markayı kullananın kurnazlığı arasındaki uçurum… dağ ile çukur gibidir. Bu yüzden birbirine aşıktırlar. Melankolik insanlar, daha çabuk aşık olurlar. İnsan güneşe baka baka parlar mı? Markayı onaylayan müşteri zamanla o markanın oyuncağı olur. Parayı basanın, sonra paranın oyuncağı olduğu gibi…

Köyümüzde bir Tahir ağa vardı. Tarlası çoktu. Tarlalarını yarıcılar sürer, eker, biçerdi. Hasat sonu yarısını Tahir ağanın ambarına doldururlardı. Tahir ağa her söylediğini yaptırırdı. Haklı veya haksız bağırır aşağılardı yarıcıları. Yarıcılardan birinin oğlu Almanya'ya gitti. 5-6 yıl sonra geldiğinde, ilk işi ağanın tarlasını istemek oldu. Tahir ağa 'sen kim oluyorsun benim yeri alacak lan, sümüklü! '' dedikçe tarlanın fiyatı arttı. Yanında bir başka köylünün tarlası da vardı. O kendi yerini alması için Almanya'lıya yalvardı ama, ı-ıhhhh! .. İlla da 'ağanın yeri olacak' dedi. Sonunda ağanın yerini, öbürünün istediğinden üç katı fazla para ödeyerek aldı. Yarıcı ağadan arsayı değil, yıllarca biriken öfkesini aldı kendi parasıyla… Diğer yarıcılar gözünde büyüdü. Kurtuldu yarıcı olmaktan… Onlarla olan eski yakınlıkları değişti… Alaylı, şakalı, argolu konuşmaların yerini, saygılı, tedirgin, ciddi davranışlar aldı. Bütün marka alanlar gibi… Oysa bir başka zengine satamadı Tahir ağa, öbür tarlalarını, aynı fiyata… Zenginler diğer fakirlerin yerlerini aldı, daha ucuz fiyatlara. Marka giyen de ancak işportadan giyenlerin yanında zengin görünmeye çalışır ama zengin olamaz. Marka bilinçsiz insanların zaaflarını paraya çevirmek için bir tuzaktır. İnsanlardaki ezilmişlik kompleksini kullanırlar.

Cehaletin de en güzel mazereti… çarığa secde edeceğime, çizmeye secde ederim ve çizmeli adam arar kendine… 'aklı' olan da, hiçbir şeye para yatırmıyor çizmeye yatırıyor. Eğer onlar gibi giyiniyorsanız 'bizden' olduğunuzun en önemli karinesini taşıyorsunuz demektir. Bu arada sizin (kafanızın içi) darbeci olmuş, kontur gerillacı olmuş, jitemci ya da işkenceci olmuş, hortumcu, ırkçı, uyuşturucu kaçakçısı, mafya tetikçisi olmuşsunuz önemi yok. Rejimi karanlıktan kurtarmaya sahipsiniz demek. Mantıklı insan gerçeklerin gözünün içine bakmaktan korkmaz… Bu tuzağa düşmezler.

Nihayet en önemli güç, - her şeyi birbirine kaynatan çimento- kişinin kendi düşüncesinden utanmasıdır. Böylesine bir güç bu işte. Hiç kimsenin kafasında kendisinin olan bir düşünce kalmasın istiyorlar. Ayıp sayıyorlar böyle bir şeyi…Başkanım demek, müdürüm demek, güç kaynağı artık. Bütün umutlar ondadır. Ona bağnazca inanılır. Her şey ondan beklenir. Bir kütüphanede, elinden binlerce ciltli kitap geçen biri, onları hiç okumamış olsa bile, bir kitapsever gözünde büyük bir kişidir… Yasalarca yasak olmasa bile bir alt kimlikli, üst kimlikten olan birine sen diye hitap edemez…

Zengin yoksulu döverse doğaldır, haber olmaz da, yoksul zengini döverse yer yerinden oynar. Aynı şey, alt kimlik üst kimlik için de geçerlidir… Bakan memuru döver, olağan karşılanır. Suç sayılmaz. Memur bakana bir tokat atarsa hayatı söner.

Basılı bir davetiye neden önemlidir.. Sözle söylendiği zaman ciddiye alınmaz ama bir davetiye gelince… asla unutulmaz en ciddi iş o olur… Bir başkan karısı olmak, bir müdür karısı olmak, bir subay karısı olmak marka. Kocasının subay rütbesi, öbür kadınlardan üste çıkarıyor onu… Zenginlerle veya ünlülerle evlenmek de bir marka… Hatta evlenmek değil, bir gecelik yatağa girmek marka. Her türlü ahlak kuralları, ünlüler söz konusu olunca rafa kalkıyor. Geleneklerine en fazla bağlı olanlar bile dayanamıyor bu markaya. Her türlü inancın halkı sersemletmek için gerektiğini anlıyorsun. Elinde fazla imkanın yok. Güçlü ve sürekli çıkmıyor sesimiz. Okuyup hak verenler de üç gün sonra unutacaklar bunları.

Görsel ve işitsel araçlar, bangır bangır bağıracak sizlere, bu markaları. Çocuklarınıza laf anlatamayacaksınız. Boyun eğeceksiniz. Markaların gücüne teslim olacaksınız. Suçlu bir iki kişi arayacaksınız. Bulamayacaksınız. İyi araştırırsanız, koca bir sistem çıkacak karşınıza. Öyle ki, sizin gibi insanları öldürmek için bile markalayan. Bir tarafınızı kesip atarken bir tarafınız gururla bakacak, havada hedeflere uçan silahlara…Kaç sorti oldu, diye durup dinlenmeden sayacaksınız. Hangi hedefe gittiği ve hangi parçanızı götürdü, aklınıza bile gelmeyecek. Yeni öğrendiğiniz sorti sözünü tekrarlayacaksınız gururla… Sizin için sanal bir oyun sanki.. Çünkü bilgisayarınızda alıştınız bunlara. Bir gün sizin üstünüze düştüğünde işte o zaman öğreneceksiniz bunun ne demek olduğunu. Ama çok geç kalmış olacaksınız.

Markalanmış bir toplumun markalaşmış hedefleriyiz. Hepimiz marka peşindeyiz.

İnsanlar kendi dilini bile unutuyor. Artık kimse adını sormuyor, 'Nikiniz ne efendim? ' Bu durum karşısında, aptal aptal bakarken dilimizi yutuyoruz. Geldiğiniz yerden, doğup büyüdüğünüz topraklardan utanıyorsunuz. Ama ne olduğunu bilmediğiniz için, ezberlediğiniz, milliyetçilik kültürünü de çeyiz sandığında el değmemiş bir şekilde, saklamaktan ve daraldıkça kullanmaktan gurur duyuyorsunuz. Peşinde koştuğumuz özgürlük, markaların özgürlüğüymüş. Markalar özgürlük olarak satılıyor şimdi…


Hadi, marka alın siz… 




MEHMET HALİL



1 Şubat 2007 Perşembe

İRFAN SARİ: ÜZÜM, BUĞDAY VE MUTLULUK!



ÜZÜM, BUĞDAY VE MUTLULUK!    


                                     RESİM:MARTİROS SARYAN

Çocuk bağrışları dağların doruklarında yankılanıyordu. Günün artık yavaş yavaş güneş ışınlarıyla vedalaştığı saatte hep böyle olurdu. Köyün çocukları tezahürat yağdırırken ağabeyleri, babaları ve amcaları da Brané denilen oyunu oynuyorlardı. Branaé: iki grup erkek oyuncu arasında oynanan pratik bir zeka ve fiziki güç oyunuydu. Bu oyunda mağlup olanlar ortaklaşa bağ bahçelerinin en güzel meyve sebzelerini galip gelenlere sunar ve karanlıklara kadar Kürtçe şarkılar söyler ve halay çekerlerdi. Kuralları çok katı olan bu oyuna oynama yaşı gelenler, yani on beş yaşını geçenler her sene katılırdı. Fakat bu son iki senedir yaşına göre gelişmeyen tek çocuğu Darevan mutlaka oynatılırdı…  

Darevan Türkçe de ormancı anlamına gelirdi. On üç yaşında olmasına rağmen bir yetişkinden fazla çalışırdı. Buna rağmen babasıyla yıldızları bir türlü barışmazdı. O yaz boyunca dağları dolanır, kışlık olabilecek kurumuş odunları toplardı evlerinin önüne. Ovada buğdaylar hasada gelir gelmez, bu kez buğday taşırdı köye. Bu alış verişte para hiç kullanılmazdı, Çünkü o köyde yetişen üzüm, nar, tütün, bal, domates, salatalığı götürür, ova köylülerine buğday karşılığı verirdi. Buğdayın önemini çok iyi biliyordu. Hele bu dağlarda kar düştü mü yollar 7-8 ay sürecek mahkumiyeti yaşardı. O zaman her şey buğday demekti.  

Darevan okul okumamıştı. Çünkü okulları bölgede sürecek çatışmalı ortam dolayısıyla sürekli kapalı kalacaktı… Ama o yinede azimliydi. Mektup yazacak kadar yazmayı muhtar amcadan öğrenmiş ve Türkçe konuşmayı da sökmüştü.  

Küçücük yaşına kolu komşunun acısını yüklemişti. Kimin bir acı günü olsa oturur saatlerce derinlere giderdi… Ne zaman bir kuzu, oğlak, yavru serçe ölüsü görse defin işlemini kendi yapardı. Küçücük ellerini göğe kaldırır onlara dualar yağdırırdı… Bu dağlarda çiçek var olduğu sürece onun avucunda ve yakasında kır çiçekleri bitmezdi.

Bir gece evin damına çıktı. Komşu köyün elektrikleri cıvıl cıvıl etmişti geceyi… Düşündü… Aklı ermedi… O gün Brané’de çok yorulmuştu. Yatağına girdi derin bir uykuya daldı. Rüyasında bayram olduğunu ve babasının elini öpmek istemesine rağmen babasının ona izin vermediğini gördü… Sabahı bulana kadar canı çıktı. Kaç gün düşündü. Sonra annesine sordu bayrama kaç gün olduğunu. Velhasıl muhtarın evindeki takvimden şeker bayramına 3 ay olduğunu öğrendi… Ocağın sonunda olacaktı bayram.  

O gün Zerene isimli katırına sepetler dolusu meyve ve sebze yükledi… Köyden aşağı inerken karakolun önünden geçmesi lazımdı, hem kestirmeydi de…  Konyalı asker seslendi; “Darevan kalem bulursan getir! ”diye.  Elini salladı ve geçti.  

Ovaya geldiğinde neredeyse güneş doğacaktı bugün oldukça farklı olacaktı onun için. Hep kestirmeyi düşündü, bu mevsimde sazlığın suyu çekilir diye sazlıktan geçip şehre yakın köylere gidecekti. Ancak düşündüğü başına bela sardı…  Katırı Zerene çamura saplandı.  Çek çek çıkmadı. Bir ara katırın gözleri yaşardı, çakısını çıkardı ve boynuna daladığı ipi kesti sırtındaki sepetleri kıyaya taşıdı ve koşmaya başladı. At hızıyla sapsarı ovayı rüzgar gibi geçti… Onun en sadık müşterisi Lezgin Amcaya nefes nefese durumunu anlattı. Lezgin Amca traktörü de verdi yanlarına ve katırını o azaptan ölmeden kurtardılar.  

Köye geldiklerinde bütün eşyalarını Lezgin amcaya teslim etti ve hayatında ilk defa bu kadar heyecanlı bir şekilde şehre doğru yol aldı.  Öğle vakti şehirdeydi. Direk, Hecı Vado’nun dükkanına gitti. Mevsimin ilk balını, kara kovan olanını, polenleri derman olan bu baldan anlardı Hacı Vado. “Ne istersin buna?”  dedi. Sıraladı Darevan: “Babama gömlek, anama fistan kiras, bana cızlaved pantolon kazak. Bütün kardeşlerime kazak ve kara lastik(boğabaşı),  Konyalı’ya kalem defter mektup kağıdı ve zarf.  

Hacı, 'Vermem! 'dedi!    Hiç aldırmadan ballarını koltuğuna aldı tam dükkandan çıkacakken; “dur” dedi.  Onun aksanını anlamadığı için arkasına bakmadan dışarı çıktı… Hacı arkasından koşar adım çıktı tuttu kolunu ve içeri götürdü dükkanına… Eşyalarını bir bir beğenip torbaya koyuyordu sayarak. En son alış veriş bitecekken masadaki tabakayı da aldı bunu da alacam dedi… Hacı bir baktı yüzüne, “Çocuk değil bu aslan parçasına ne denilebilinirdi ki.” diye geçirdi içinden. Eğildi tezgahın altından Epa marka kauçuk bir kundura çıkardı. Çünkü ayağına uygun numara cızlaved yoktu. Ona da kara lastik verme zorunda kalmıştı. Teneke yağının üzerindeki siyahi bezi sürdü ayakkabıya parlıyordu simsiyahtı… Hayatında ilk defa bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu artık…  

Mis gibi ikram kavurmayı bile alelacele atıştırdı ve yola koyuldu.  Akşam çökmedeyken buğday yüklü katırıyla köye doğru tırmandı. Katır önden o arkadan sazlığı geçerken güneş batmak için naz ediyordu. Katır nasıl olsa yolunu ezberlemiş ben son kez ayakkabıma bakayım dedi içinden ve dinledi içinden gelen sesi… Sırtındaki torbayı açtı ayakkabısını çıkardı ayağına giydi ve güneşin sudan sekişlerine karşı tuttu. Bütün dünya görünüyordu içinde. O katırına ve torbasına yüklediği mutluluğu taşıyacaktı ailesine…  

Bu yollar karanlıklarda pek tekin değildi. Geçti. Ama başka şansı yoktu köye varacaktı. Karakola yaklaşınca zor ışık veren aydınlatma ışığında görünmüyordu katırı… Anlaşılan epey mesafe düşmüştü araya… İçine anlamsız bir korku girdi birden… Çalılığı geçmek üzereyken “dur” diye bir ses geldi. Korktu hemen gizlendi oracığa sanki kurşun gelse şansı varmış gibi… Kısa bir sessizlikten sonra silahların kurma kolu çekildi. Metal soğukluğu şırakladı...  

Ses, vadi boyunca yankılandı. Artık namlunun ucundayken başka bir ses “komutanım yapma o Darevan” ve gelip komutanının elindeki silahı zorla çekti.  

Bu sesi duyan Darevan canlandı biraz. Kalktı ışığa doğru yürüdü. Hiddetlenen komutan yaklaşır yaklaşmaz bağırarak bir dipçik darbesiyle Darevanı yere düşürdü. Zor bela kalktı düştüğü yerden hiç bişey olmamış gibi. Konyalının emanetlerini teslim ettikten sonra yıldızların altında geri kalan yolunu tamamladı.  

Herkes uyuyordu annesi hariç….  Buğdayı ambara boşalttıktan sonra hediyeleri annesine gösterdi… Annesi nasıl sevinmişti bir bilseniz… Ana oğul sabaha kadar konuşup derleştiler… Bir ara uyur gibi olunca oğlunun kafasını duvara dayadı. İçerden bir yorganla üstünü örttü. Hemen kazan dolusu su ısıttı, sırayla çocuklarını yıkadı. En son Darevan’a seslenince artık saat dokuza gelmişti.
- Hadi oğlum yıkan sana su ısıttım…
- Tamam ana! Ama tandıra bırak leğeni ben orda yıkanacam… 

Buna bir anlam vermese de dediğini yaptı. Darevan içeri girince kapı kırığından oğlunu seyretti….   O da ne..  sırtı mosmordu…  Oturdu kapı eşiğine sesizce ağladı…  Oğlu banyo ettikten sonra köy yumurtası bal peynir yoğurt sofrayı döşedi…  

O ara babası da geldi.
- Oh oh oh keyfine diyecek yok beyefendinin. Biz it gibi çalışalım beyimizde yesin. Çabuk kalk ve oduna git! Deyince Darevan cevap vermeden sofradan kalktı.   

Katırını ahırdan çıkarmak üzereyken. Babası geldi sinirli bir şekilde sırtını açtı mosmordu sırtı çocuğunun… Oğluna sarıldı burnundan dakikalarca nefesine çekti başından kokularını…  Mor yarasını defalarca öptü…  Annesi bütün olanları anlatmıştı. O yıl onlar için bayram üç ay erken başlamıştı… Kardeşler bir bütün sevmişlerdi bu yokluk denen acımasız yaşamı… Ama sözleri de vardı onu yeneceklerdi…. Çünkü üzüm onlara buğdayı ve mutluluğu Darevan’ın düşlerinde getirmişti.  


İRFAN SARİ

ADNAN DURMAZ: Zamanın Son Ateşbazı



ZAMANIN SON ATEŞBAZI 



                                       DESEN: ADNAN DURMAZ



-1-

O yorgun üveyiktir sesim uzak çalılıklarda
Vahşi bir yalnızlıkta ilkel bir suskunlukta
Akşamları kekreleşmiş buruk esrime
Bir bozlağın yamacında büyüyen kekiktir sesim
Bütün ağlamaların en gül yeridir
Nasıl olsa duyamazsın  

Devasa bir ıssızdır ömür
Kerpiç yalnızlıklarda atım tökezir
Bir yıldız ürpertisidir hüznüm
Bulut kamaşmasıdır
Her adımda yalnızlığın toz burgaçları
Bakışımda kan dökülmüş şafaklar
Uzaklığım sabırlardan dağ olmuş da dağlanmış
Yaralıyım ben ey
Nasıl olsa saramazsın  

Kaç ömür seni bekledim sabrın yamaçlarında
İşledim ne günah varsa
İçimde taşıdım cellatlarımı
Her günü çarmıhta ömrüm
Ben seni binyıllardır bekledim
Bütün ıssızları vatan kılarak hüzne
Sana dizeler yolladım kalbimin varaklarında
Zamanlar ötesinden
bilemezsin  

Beni sende terk etmişsin
Sonu gelmez gökyüzünde yurtsuz bir turna gibi
Acıdır kanırtır aşkı
Aşk ki
Ankalar ateşidir parmaklarımda
Ben ki zamanın son ateşbazı
Yollarında yol yitirdim ey sevda
Sen ömür ömür uzak
Varsın bütün yağmurlar dövsün yamaçlarımı
varsın darmadağın olsun dardağan bahçeleri
Nasıl olsa gelemezsin  

-2-

Taştan ne öğrendimse onu söyledim
Ağaçtan ne duydumsa onu
Hışır hışır bir ay geçti yaprakların arasından
Kalbime inen sağanakların dilinden söyledim  

Taş taşa dulda olur zemheri çıktığında
Mayısta kuş kuşun yüzüne öter
Yaşamak bir derin sevdanın çölleriydi ey yar ey
Sonu gelmez yolların dilinden söyledim
Bülbül dikene ne söylerse onu
Bir turna katarı düşüm
Tipilerde yol yitirip ölen var ya
Bu dünya zindanında ömür çürüten
Demir çürüten
Ölürken ağlayanın gözyaşıyla söyledim
Üç turna kalktı tam da oradan
Üç ateş damlası uçmakta hala
Benim dilim bu ey yar ey yar
Ben aşkı paramparça yüreğimle söyledim  

Kuş kadar masum
Kuzu kadar günahsız
Öyle üryan düştük ay yar ay
Lakin puşt bir zulüm iklimi devran
Kırıla kırıla öğrendim
Ateşten sözlerle söylemeyi ahımı  

Aşkım bir isyan patlamasıdır gayri
Yüreğim
Dünyayı yıkmak üzredir
Demiri kıran öfkeler umanıyım
Karınca ne öğretmişse oydu türküm oysa
Kuşun sevinciydi
Ananın ninnisiydi
Kan içinde koydular  

Üç turna kalkar ölüsü ağlayan ülkenin gözlerinden
Gayri ateşler ilmini bildim
Bin öldüm
Geri geldim
Ateş suretindeyim 

Gayri aşkı yana yana
Yaka yaka söylerim
Başka dilim yok benim 




ADNAN DURMAZ


YAŞAR DOĞAN: Hicran





HİCRAN    
  





                                                      



Ey teleği kızıl sfenks
Tut yüreğini
Kaosa giden bu yol üstünde
Ince ince kes
Kan tutsun
Yediverenleri
Kendini kollarına alan
Güz mahzeninde
Bu tufan
Kendi yüreğini tutup koparan
Bir boran

Kalk dilinden çıkar
Kendini ısıran her çarkı
Dudaklar mosmor
Hafızada bin bir yankı

Yürek aşkını kesilmemiş sulara çarpıyor
Attığın her adımın altında bir sel
Seni senden uzaklara alıp götürüyor
Seyelanlarını tut da gel
Canını nihilizm cıvasına bağlayam!

Yanmak
Karanlıkta
Kalmamaktır
Gök düşmüş üstümüze
Bu
Yeryüzünü
Kim bu çamurdan
Tutup kaldıracak!

Sevdasız yaşamak
Kendini
Nereye ne kadar
Taşıyacak
Biber sürdüm dilime
Gören
Hicran
Ağlatıyor sanacak.





YAŞAR DOĞAN (Lolan) 

24.01.07

TEMEL KURT: Çengelli Harfler Devrimi




ÇENGELLİ HARFLER DEVRİMİ
 





Çan/dan dan dan
yıkıldı kule.
bayrak düştü
beyaz çarşafa sardı kolunu general...

Aynaları aynı yerden çatlamış aşkları sevmiyorum
büyüdüğümüz şehirde yitmemizden olsa gerek
içinden devrimin aktığı şehirler düşlüyorum
ve denize değen sonsuzluklar saklıyorum içimde.

Kilise duvarlarına çizilen azizelerin
birer fahişe olduğunu yazmayan
ansiklopedi kalınlıklarının içerisinde
gül kurutmayı saklıyorum /yüzüme sinmiş tozlarında tarihin

Ermeni vilayetlerinden sürgün yemiş çan sesi
ya da Kakava`nın özgür firarını saklıyorum
resmi olmayan kayıtlarında
yüreğimin.

Işıltılı bir sabah emziriyor denizimi
gökkuşağı büyütüyorum göz yaşlarımda
şimsek düşüyor bir ağaça/ağlıyor toprağım.

Çocuklar çoğalıyor her yıldız kayışında
bir taş gelip kırıyor aynalarımızı
yüzüne dokunuyor parmaklarım
bilinmeyen bir çoğrafyaya benziyorsun
yüzün DEVRİM.

Çengelli harfler birleşiyor şimdi...



TEMEL KURT


MEHMET HALİL: Ne Mutlu İnsanım Diyene!






NE MUTLU İNSANIM DİYENE!









Bu ülkede kan davasının önüne geçilmeseydi şimdi biz de bir ulus olamazdık.
Tarihteki savaşları göstererek, savaşı haklı kılacaksak kan davası hiçbir zaman son bulmaz,  dünya halkları her gün birbirine girer, barış diye bir şey olmaz dı… Nereye kadar savaş…

İnsanların yaşama hakkı yok mu? Orta çağdan farkımız olmayacak mı… Dünyanın her tarafında bu kadar yenilik, bu kadar teknoloji… bu kadar ilaç üretiliyor.. ithal edip kullanıyoruz… Sağlığımız ve gelişmemiz için kullanıyoruz.. Bu düşmanlık niye… Asala diyeceksiniz sizin asaladan farkınız ne? Almanyada dazlaklar yabancılara saldırıyor, çoğu da Türklere, farkınız ne? Neden ‘’ Ne mutlu insanım diyene’’ diyemiyorsunuz…

İnsan olarak yanılgılarımızı aklıma geldiği kadar yazacağım yine…

Ortaçağda suçlular ya da politik düşmanlar teşhir direğine bağlanır ve halkın hakaretlerine uğramaya bırakılırlarmış. İşte Hırant Dink’in durumu da böyle oldu. Hırant Dink teşhir direğine bağlandı. Kişisel sorumluluk duymayan, gücünü kalabalıklar ve ardında devlet güçlerinin açık kışkırtmalarını görenler, yasaya ve düşünce özgürlüğü hakkını hiçe sayarak, saldırılarını sürdürdüler. Cenazesine katılan onbinlerin o sıralarda sesi çıktığı söylenemez. Kendi ülkesinde yabancı uyruklu olmanın,  demokrat olmanın faturasını hayatıyla ödedi. Açıktan ırkçılık yapanlarla, yüzyıllardır şuur altına yerleştirilen, Ermeni düşmanlığı, yabancı düşmanlığı içselleşmesi ile, amansendeci davranışların, yapılan ırkçı propagandaların sessizlikle geçiştirilmesi ve sessizliğin kabullenme anlamına geldiği, böylece, ırkçılığın daha bir açık şekilde yayılmasına ve sonuçta bu boyuta gelmesine sebep olundu.

Ciddi konuları, bilimsel olarak irdelemek yerine, reyting uğruna, polemiklerle tartışmaların ırkçı  kefesine ağırlığını koyan ‘medyamız da’, insan haklarını ve yasaları kazaya bıraktıkları için, daha  sonra da cinayetle ilgili, timsah gözyaşlı, haberler ve yorumlarla aslan payını kaptılar. Kendi ayıplarını  unutturmaya çalıştılar. Bunda devlet güçlerinin, sosyalistlerin, demokrat olduklarını iddia edenlerin, hepsinin payı vardır.  Şimdi, suçlu olanlar. Kendilerini aklamak için, Hırant Dink’in hatalarını aramakla meşgul. Teşhir direğinde iken taşlayanların bir kısmı da, cenazesine katılarak vicdanlarını temizlediler. Köşesinde
ardından ağıt yakan demokratlar da olacak tabi… Herkes son görevini yaparken demokrat. Çünkü, ölenin ardından, düşmanı bile kötü söz söylemez. Bu iş bu kadar mı kolay? Cinayetin mazereti olmaz. Hiç kimse kendini aklayamaz. Tarih önünde hepimiz suçluyuz.

Kültürümüzde egemen güçlerin etkisi her alanda kendini gösteriyor. İyilikler için her zaman güzel bir obje seçilmiştir. Kötülükler için ise çirkin. Verilen değer hep dış görünüşe olmuştur. Güzelin içinin zehir olabileceği gibi, çirkinin içinin de bal olabileceği, kültürümüzde hiç yer almamıştır. Bu yüzden, içi ne kadar güzel olursa olsun dış görünüşleri yüzünden, bazı değerler iyi kullanılamamış, içi çirkin olanlar ise dış görünüşleri ile hak etmedikleri değerleri ele geçirme imkanına kavuşmuşlardır. Biz hep kendimizi kendi aynamızda güzel gördük. Yabancıları düşman ve düşmanları çirkin gösterdik. Güçlü iletişim araçları ile, ulusal çıkarlar adına bazı uluslar sürekli ötelenmiş, bizi iliklerimize kadar sömüren bazıları ise, dost olarak ilan edilmişlerdir. Bu tersyüz edilmiş propaganda yüzünden Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın %60 şını ülkelerine transfer eden zengin ülkeler dost olarak donumuza kadar girerlerken, onlara misafirperverlik gösteriyoruz.

Ama tam tersi, bizden zayıf olanları, düşman olarak gösterip, iliklerine kadar sömürdüğümüz gibi, Yine onlara en kötü muameleyi göstermeyi marifet sayarız. Çünkü zenginlik iyi bir obje olarak işlenmiştir yüzyıllardır. Fakir, fakir olduğu için suçludur. Zengini hergün daha zengin, fakiri ise hergün daha fakir yapan sistem suçlanmaz, tam tersine aklanır ve insanların beyinlerinde içselleşir bu böylece. Zenginler bu yönetimin motor gücü olduğu için bu böyle işler. Devlet zenginlerin elinde çıkarlarını korumak için en etkili silahlarıdır. Sosyalistler bu burjuva kültürünün etkisinde değil mi?

Kendisi taş gibi örgütlü olan sermaye sınıfı, işçi ve emekçilere bütün kültürel etkinlikleri ile bireyselliği işliyor. Filimlerde, sürekli bir baş aktör bulunur, kurtarıcı. Tek kurtuluş o aktöre bağlıdır. Örgütlü güç asla olmaz. Onun için değil mi bizim her yüz yılda bir kurtarıcı beklememiz. Onun için değil mi geçmişteki kahramanları kusursuz bir tanrı gibi büyütmemiz. Onun için değil mi, gerçek tarih yerine resmi tarih diye bir tarih icadımız. Oysa biz o gerçek tarihleri öğrensek, o tarihsel gelişmeler içindeki tartışmaları, artıları ve eksikleri görsek, her türlü devrimi ve devrimci gelişmeyi ve devrimci liderleri, sıradan insanların tartışmalarla kendi aralarından çıkardığını öğrensek, gerçekleri bilsek, bir kurtarıcı bekler miyiz. Bunu bilenler demez mi, her kötü gidişte, bu kadro ile bu iş yürümez. Bunu değiştirmek bize düşer diye?

Sosyalistler de bu kültürün etkisinde kalmışlardır. Ramboya karşı, hep kalın pazulu, güçlü kuvvetli işçiler olmuştur önderleri. Ama bakımsız, iyi beslenemeyen işçi ve emekçi kesimi aralarında öyle güçlü kuvvetli adamlar göremeyince hep umutsuzluğa kapılmış, cesaretleri kırılmıştır. Örgütlenmek her ne kadar öne çıkarılmış gibi görülse de, içgüdüsel olarak, işçilerin şuur altına yerleşen o güçlü işçilerin ortada görülmemesi korkutmuştur onları… Böylece nüfusun %10 gibi zengin azınlığı kendine sağladığı bu büyük avantajlarla, iktidarlarının her gün güçlenerek sürdürmektedirler. Sosyalizm adına yapılan yanlışlıklar bu kadar değil tabi ama bugünkü konumuzda yalnız bu olacak.

İnsan düşmanını düşman olduğu için her şeyiyle reddedemez. Onların güçlü taraflarını almasını da bilmeli. Örgütlenme, eğitim, ya da eğitimsizlik, propaganda onlardan alınabilecek en önemli örnekler. Onlar kedileri için en iyi eğitimi, işçiler için ise eğitimsizliği, kendileri için en iyi örgütlenme, işçiler için ise örgütsüzlüğü, kendiler arasında en iyi birlik, işçi ve emekçiler için bölünme, kendileri için uluslar arası dayanışma ve birlik, işçi ve emekçiler için düşmanlık ve bölünme… vs…

Biz de aynı şeyleri kendimiz için en iyi şekilde yapmayı öğrenmeliyiz. Sermaye sahipleri, iki ülke olarak savaşırken bile iş anlaşmaları yaparken işçi ve emekçileri birbirine kırdırıyorlar. İşte bizleri bu oyunlara alet eden onların egemen kültürlerinin etkisi altında kalışımız. Birey olarak sorumluluk almaktan kaçıp, kolay olan kalabalıklarla davranmayı seçmek. Nasıl olsa bir bilen vardır. Milyonların içinde bana mı düştü bu iş… Güçlüler her zaman daha iyi bilir, daha iyi yapar.

Günü birlik yaşamanın kolaylığı bizi bu yanlışlara götürmektedir. Bu yanlışlar da toplumları sonu gelmez yoksullukların içine sürüklemektedir. Olmasını istediğimiz şeyler, yani işimize gelen kolay şeyler, bizi yanlışlıklara sürüklemektedir. Bunu bilen egemenler işlerine gelenleri kolay yutulur lokmalar halinde önümüze koyar, biz yutarız. Bunu yutturmak için her türlü eğitim ve kültür seferber edilir. 70 milyon nüfus varsa 70 milyon görüş vardır. İşte bu bizi bölmek için sınır. Görüş ayrılıkları belli bir sınırı aşınca bölün. Bunun ebesi sermaye sınıfının güçlü iletişim araçları ve para kaynakları…    Yine bölünmek için mülkiyetler ve çıkarlar vardır. Bunlar arasında da sınırlar vardır. Bu sınırlardır kavgaların ve savaşların ilk kıvılcımı. Benler ve bencillikler körüklenir, bunun için ‘’kendini kurtar’’ bismillah gibi kullanılır bütün ağızlarda. Sosyalistler de bunun dışında sayılamaz. Ortak çıkarlar bizi kurtaracaktır bu bilindiği halde, nasıl izah edilir bu kadar bölünme? Bu gün etkisi altında kaldığımız kültür ile biz, tavuk çiftliğinde beslenen etlik tavuklar gibiyiz. Beslenmemiz de tek yönlü, tabi bizden alınan gıda da… Onun için hâlâ, kırık plak gibi aynı şeyleri sayıklayanlara… "Bana, Almanya'da ya da bir başka ülkede, benim Hırant Dink’e davrandığım gibi davransalar ne yapardım?" diye düşünemeyenlere, daha fazla ne söylenebilir?

Biz evimizin önünden geçen telefon tellerinin fincanlarını kırarak büyümedik mi?
Biz evimizin bahçesinde öten bülbülü elimizdeki sapanla vurmadık mı?
Biz bizi aydınlatan elektiriğin ampulünü hedef almadık mı?
Biz böyle büyüdük
Bizden daha fazla ne beklenir?
Biz eğlenirken bile kendini jiletleyen bir toplumun ürünüyüz…
Nice kayalara, nice demirlere şekil veririz ama… bizde öyleleri var ki kaya
gibi…
İşte onları asla düzeltemeyiz…




MEHMET HALİL