Mehmet Halil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Halil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2007 Perşembe

MEHMET HALİL: Ben Marka Alırım




BEN MARKA ALIRIM




İLLÜSTRASYON: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU


Bir dereden geçerken suda ucu görülen bir taşa basarak karşıya atlayabilirsin. Taşı suda oynarken görürsün, oynar. Ne kadar hızlı davranırsan, o kadar başarılı olur karşıya geçmeniz. Biraz oyalanırsanız taş yuvarlanır, suya düşersiniz. Hızlı bir geçiş köprüsüdür bu. Su üstünde kayak yaparsınız, dalgaların üstünde oynarsınız. Ne kadar hızlı ise hareketleriniz, o kadar rahat kayarsınız. Hızınız azaldıkça batarsınız suya. 60-80 -100 kilo da olsanız, hızınız oranında yatay olarak, su üstünde kaydırır sizi ağırlığınız. Su size yol olur. Bütün bu hareketleri yapabilmeniz için, çalışmanız gerekir, vücudunuz bunlara alışmalı, düşünceleriniz hareketlere konsantre olmalı, tecrübe kazanmalısınız. Yani, bunlar da emek ister.

Bir araçla hızlı giderken, yüksekten aşağıya, hızlı inişlerde, bir boşluk doğar içinizde, uçuyor gibi olursunuz, hem korkar, hem bir anlık da olsa, uçma duygusunu yaşarsınız. mutluluk verir size. Mızrap vurulmuş sazın teli gibi, titrer içiniz. Uyanır bütün duygularınız. Bundan sonsuz bir mutluluk duyarsınız. Pahalı zevklerdir bunlar, bu zevkleri tadabilmek için, çok ve boş zaman ister. Bir ömür ister. Buna sahip olanlar bu zevkleri tadabilirler. Kim istemez bu imkanlara sahip olmayı… kim tatmak istemez bu zevkleri… Ama çok az kişi ulaşabilir bunlara. Kim dünyayı dolaşmak istemez, kim görmek istemez kanarya adalarını? Ama bütün bunlar zaman ve para ister. Gidemediğimiz yerlerin fotoğrafını görmek isteriz. Görünce az da olsa mutlu oluruz. Hiç görememekten iyidir bu… İşte, marka böyle bir şey…

Lüks hayat yaşamak isteriz. En lüks yaşayanlar modelimiz olur. Ama aynı imkanlara sahip değiliz. Mutsuz oluruz. İşte bu mutsuzluğu, mutluluğa dönüştürmek için pazarlar kurulur. Size, mutluluk pazarlayarak, para kazanmayı hedef edinirler. O mutlu hayatlar, o zengin hayatlar markalaştırılır… size markası satılır. TV'lerdeki shov programları gibi… bir anda parlar, güzel gelir. Biraz düşününce, çam devrilir. Bir avuç mutluların hayatı fotoğraf gibi pazarlanır sizlere. Milyonlar o markaları kullandıkça, kendilerini, o bir avuç mutlular gibi, mutlu hisseder… ama ne kadar? Taşın üstünden atlayıp, karşıya geçinceye kadar. Bir anlık bir mutluluk. İplik aynı, kumaş aynı, dikiş aynı… Ama ödenen para 3-4 katı. Mutluluk satın alırsınız. Alınan malzeme, yanında eşantiyon olur… Bir üründen çok, bir yaşam tarzını satın alırsınız. Yaşam tarzı, bir kara kutuya sığdırılır  bu markada. Aldığınız kalite değil markadır. Belki %10 kalite farkı vardır. Ama verilen para bu kaliteye değil… Fark, ödenen para farkı, %10 değil artık. %200- 300 Manzaralı lüks bir lokantada, aynı yemekleri yediğiniz halde, 3-4 katı yemek parası verdiğiniz gibi… Yani manzara ve ortamdaki diğer zenginlerle aynı havayı teneffüs etmenin fiyatı olur bu fiyat.. 'Her simge, derinlerde hissedilen arzuları karşılar.''Bizim bilinç dışı arzu ve ihtiyaçlarımızı yapılandırmaya çalışan bu simgelerin şirketlerce üretimidir.' Elle tutulmayan hayallerin pazarı, en karlı pazar olur, bu simgelerle…

Kendi ezilmişliğinden utanan insan rol yapmaya başlar. Başka yüzlerle dolaşmaya ihtiyaç duyar.. işte marka bu boşluğu doldurur. Markaya inanın saflığı ile, markayı kullananın kurnazlığı arasındaki uçurum… dağ ile çukur gibidir. Bu yüzden birbirine aşıktırlar. Melankolik insanlar, daha çabuk aşık olurlar. İnsan güneşe baka baka parlar mı? Markayı onaylayan müşteri zamanla o markanın oyuncağı olur. Parayı basanın, sonra paranın oyuncağı olduğu gibi…

Köyümüzde bir Tahir ağa vardı. Tarlası çoktu. Tarlalarını yarıcılar sürer, eker, biçerdi. Hasat sonu yarısını Tahir ağanın ambarına doldururlardı. Tahir ağa her söylediğini yaptırırdı. Haklı veya haksız bağırır aşağılardı yarıcıları. Yarıcılardan birinin oğlu Almanya'ya gitti. 5-6 yıl sonra geldiğinde, ilk işi ağanın tarlasını istemek oldu. Tahir ağa 'sen kim oluyorsun benim yeri alacak lan, sümüklü! '' dedikçe tarlanın fiyatı arttı. Yanında bir başka köylünün tarlası da vardı. O kendi yerini alması için Almanya'lıya yalvardı ama, ı-ıhhhh! .. İlla da 'ağanın yeri olacak' dedi. Sonunda ağanın yerini, öbürünün istediğinden üç katı fazla para ödeyerek aldı. Yarıcı ağadan arsayı değil, yıllarca biriken öfkesini aldı kendi parasıyla… Diğer yarıcılar gözünde büyüdü. Kurtuldu yarıcı olmaktan… Onlarla olan eski yakınlıkları değişti… Alaylı, şakalı, argolu konuşmaların yerini, saygılı, tedirgin, ciddi davranışlar aldı. Bütün marka alanlar gibi… Oysa bir başka zengine satamadı Tahir ağa, öbür tarlalarını, aynı fiyata… Zenginler diğer fakirlerin yerlerini aldı, daha ucuz fiyatlara. Marka giyen de ancak işportadan giyenlerin yanında zengin görünmeye çalışır ama zengin olamaz. Marka bilinçsiz insanların zaaflarını paraya çevirmek için bir tuzaktır. İnsanlardaki ezilmişlik kompleksini kullanırlar.

Cehaletin de en güzel mazereti… çarığa secde edeceğime, çizmeye secde ederim ve çizmeli adam arar kendine… 'aklı' olan da, hiçbir şeye para yatırmıyor çizmeye yatırıyor. Eğer onlar gibi giyiniyorsanız 'bizden' olduğunuzun en önemli karinesini taşıyorsunuz demektir. Bu arada sizin (kafanızın içi) darbeci olmuş, kontur gerillacı olmuş, jitemci ya da işkenceci olmuş, hortumcu, ırkçı, uyuşturucu kaçakçısı, mafya tetikçisi olmuşsunuz önemi yok. Rejimi karanlıktan kurtarmaya sahipsiniz demek. Mantıklı insan gerçeklerin gözünün içine bakmaktan korkmaz… Bu tuzağa düşmezler.

Nihayet en önemli güç, - her şeyi birbirine kaynatan çimento- kişinin kendi düşüncesinden utanmasıdır. Böylesine bir güç bu işte. Hiç kimsenin kafasında kendisinin olan bir düşünce kalmasın istiyorlar. Ayıp sayıyorlar böyle bir şeyi…Başkanım demek, müdürüm demek, güç kaynağı artık. Bütün umutlar ondadır. Ona bağnazca inanılır. Her şey ondan beklenir. Bir kütüphanede, elinden binlerce ciltli kitap geçen biri, onları hiç okumamış olsa bile, bir kitapsever gözünde büyük bir kişidir… Yasalarca yasak olmasa bile bir alt kimlikli, üst kimlikten olan birine sen diye hitap edemez…

Zengin yoksulu döverse doğaldır, haber olmaz da, yoksul zengini döverse yer yerinden oynar. Aynı şey, alt kimlik üst kimlik için de geçerlidir… Bakan memuru döver, olağan karşılanır. Suç sayılmaz. Memur bakana bir tokat atarsa hayatı söner.

Basılı bir davetiye neden önemlidir.. Sözle söylendiği zaman ciddiye alınmaz ama bir davetiye gelince… asla unutulmaz en ciddi iş o olur… Bir başkan karısı olmak, bir müdür karısı olmak, bir subay karısı olmak marka. Kocasının subay rütbesi, öbür kadınlardan üste çıkarıyor onu… Zenginlerle veya ünlülerle evlenmek de bir marka… Hatta evlenmek değil, bir gecelik yatağa girmek marka. Her türlü ahlak kuralları, ünlüler söz konusu olunca rafa kalkıyor. Geleneklerine en fazla bağlı olanlar bile dayanamıyor bu markaya. Her türlü inancın halkı sersemletmek için gerektiğini anlıyorsun. Elinde fazla imkanın yok. Güçlü ve sürekli çıkmıyor sesimiz. Okuyup hak verenler de üç gün sonra unutacaklar bunları.

Görsel ve işitsel araçlar, bangır bangır bağıracak sizlere, bu markaları. Çocuklarınıza laf anlatamayacaksınız. Boyun eğeceksiniz. Markaların gücüne teslim olacaksınız. Suçlu bir iki kişi arayacaksınız. Bulamayacaksınız. İyi araştırırsanız, koca bir sistem çıkacak karşınıza. Öyle ki, sizin gibi insanları öldürmek için bile markalayan. Bir tarafınızı kesip atarken bir tarafınız gururla bakacak, havada hedeflere uçan silahlara…Kaç sorti oldu, diye durup dinlenmeden sayacaksınız. Hangi hedefe gittiği ve hangi parçanızı götürdü, aklınıza bile gelmeyecek. Yeni öğrendiğiniz sorti sözünü tekrarlayacaksınız gururla… Sizin için sanal bir oyun sanki.. Çünkü bilgisayarınızda alıştınız bunlara. Bir gün sizin üstünüze düştüğünde işte o zaman öğreneceksiniz bunun ne demek olduğunu. Ama çok geç kalmış olacaksınız.

Markalanmış bir toplumun markalaşmış hedefleriyiz. Hepimiz marka peşindeyiz.

İnsanlar kendi dilini bile unutuyor. Artık kimse adını sormuyor, 'Nikiniz ne efendim? ' Bu durum karşısında, aptal aptal bakarken dilimizi yutuyoruz. Geldiğiniz yerden, doğup büyüdüğünüz topraklardan utanıyorsunuz. Ama ne olduğunu bilmediğiniz için, ezberlediğiniz, milliyetçilik kültürünü de çeyiz sandığında el değmemiş bir şekilde, saklamaktan ve daraldıkça kullanmaktan gurur duyuyorsunuz. Peşinde koştuğumuz özgürlük, markaların özgürlüğüymüş. Markalar özgürlük olarak satılıyor şimdi…


Hadi, marka alın siz… 




MEHMET HALİL



1 Şubat 2007 Perşembe

MEHMET HALİL: Ne Mutlu İnsanım Diyene!






NE MUTLU İNSANIM DİYENE!









Bu ülkede kan davasının önüne geçilmeseydi şimdi biz de bir ulus olamazdık.
Tarihteki savaşları göstererek, savaşı haklı kılacaksak kan davası hiçbir zaman son bulmaz,  dünya halkları her gün birbirine girer, barış diye bir şey olmaz dı… Nereye kadar savaş…

İnsanların yaşama hakkı yok mu? Orta çağdan farkımız olmayacak mı… Dünyanın her tarafında bu kadar yenilik, bu kadar teknoloji… bu kadar ilaç üretiliyor.. ithal edip kullanıyoruz… Sağlığımız ve gelişmemiz için kullanıyoruz.. Bu düşmanlık niye… Asala diyeceksiniz sizin asaladan farkınız ne? Almanyada dazlaklar yabancılara saldırıyor, çoğu da Türklere, farkınız ne? Neden ‘’ Ne mutlu insanım diyene’’ diyemiyorsunuz…

İnsan olarak yanılgılarımızı aklıma geldiği kadar yazacağım yine…

Ortaçağda suçlular ya da politik düşmanlar teşhir direğine bağlanır ve halkın hakaretlerine uğramaya bırakılırlarmış. İşte Hırant Dink’in durumu da böyle oldu. Hırant Dink teşhir direğine bağlandı. Kişisel sorumluluk duymayan, gücünü kalabalıklar ve ardında devlet güçlerinin açık kışkırtmalarını görenler, yasaya ve düşünce özgürlüğü hakkını hiçe sayarak, saldırılarını sürdürdüler. Cenazesine katılan onbinlerin o sıralarda sesi çıktığı söylenemez. Kendi ülkesinde yabancı uyruklu olmanın,  demokrat olmanın faturasını hayatıyla ödedi. Açıktan ırkçılık yapanlarla, yüzyıllardır şuur altına yerleştirilen, Ermeni düşmanlığı, yabancı düşmanlığı içselleşmesi ile, amansendeci davranışların, yapılan ırkçı propagandaların sessizlikle geçiştirilmesi ve sessizliğin kabullenme anlamına geldiği, böylece, ırkçılığın daha bir açık şekilde yayılmasına ve sonuçta bu boyuta gelmesine sebep olundu.

Ciddi konuları, bilimsel olarak irdelemek yerine, reyting uğruna, polemiklerle tartışmaların ırkçı  kefesine ağırlığını koyan ‘medyamız da’, insan haklarını ve yasaları kazaya bıraktıkları için, daha  sonra da cinayetle ilgili, timsah gözyaşlı, haberler ve yorumlarla aslan payını kaptılar. Kendi ayıplarını  unutturmaya çalıştılar. Bunda devlet güçlerinin, sosyalistlerin, demokrat olduklarını iddia edenlerin, hepsinin payı vardır.  Şimdi, suçlu olanlar. Kendilerini aklamak için, Hırant Dink’in hatalarını aramakla meşgul. Teşhir direğinde iken taşlayanların bir kısmı da, cenazesine katılarak vicdanlarını temizlediler. Köşesinde
ardından ağıt yakan demokratlar da olacak tabi… Herkes son görevini yaparken demokrat. Çünkü, ölenin ardından, düşmanı bile kötü söz söylemez. Bu iş bu kadar mı kolay? Cinayetin mazereti olmaz. Hiç kimse kendini aklayamaz. Tarih önünde hepimiz suçluyuz.

Kültürümüzde egemen güçlerin etkisi her alanda kendini gösteriyor. İyilikler için her zaman güzel bir obje seçilmiştir. Kötülükler için ise çirkin. Verilen değer hep dış görünüşe olmuştur. Güzelin içinin zehir olabileceği gibi, çirkinin içinin de bal olabileceği, kültürümüzde hiç yer almamıştır. Bu yüzden, içi ne kadar güzel olursa olsun dış görünüşleri yüzünden, bazı değerler iyi kullanılamamış, içi çirkin olanlar ise dış görünüşleri ile hak etmedikleri değerleri ele geçirme imkanına kavuşmuşlardır. Biz hep kendimizi kendi aynamızda güzel gördük. Yabancıları düşman ve düşmanları çirkin gösterdik. Güçlü iletişim araçları ile, ulusal çıkarlar adına bazı uluslar sürekli ötelenmiş, bizi iliklerimize kadar sömüren bazıları ise, dost olarak ilan edilmişlerdir. Bu tersyüz edilmiş propaganda yüzünden Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın %60 şını ülkelerine transfer eden zengin ülkeler dost olarak donumuza kadar girerlerken, onlara misafirperverlik gösteriyoruz.

Ama tam tersi, bizden zayıf olanları, düşman olarak gösterip, iliklerine kadar sömürdüğümüz gibi, Yine onlara en kötü muameleyi göstermeyi marifet sayarız. Çünkü zenginlik iyi bir obje olarak işlenmiştir yüzyıllardır. Fakir, fakir olduğu için suçludur. Zengini hergün daha zengin, fakiri ise hergün daha fakir yapan sistem suçlanmaz, tam tersine aklanır ve insanların beyinlerinde içselleşir bu böylece. Zenginler bu yönetimin motor gücü olduğu için bu böyle işler. Devlet zenginlerin elinde çıkarlarını korumak için en etkili silahlarıdır. Sosyalistler bu burjuva kültürünün etkisinde değil mi?

Kendisi taş gibi örgütlü olan sermaye sınıfı, işçi ve emekçilere bütün kültürel etkinlikleri ile bireyselliği işliyor. Filimlerde, sürekli bir baş aktör bulunur, kurtarıcı. Tek kurtuluş o aktöre bağlıdır. Örgütlü güç asla olmaz. Onun için değil mi bizim her yüz yılda bir kurtarıcı beklememiz. Onun için değil mi geçmişteki kahramanları kusursuz bir tanrı gibi büyütmemiz. Onun için değil mi, gerçek tarih yerine resmi tarih diye bir tarih icadımız. Oysa biz o gerçek tarihleri öğrensek, o tarihsel gelişmeler içindeki tartışmaları, artıları ve eksikleri görsek, her türlü devrimi ve devrimci gelişmeyi ve devrimci liderleri, sıradan insanların tartışmalarla kendi aralarından çıkardığını öğrensek, gerçekleri bilsek, bir kurtarıcı bekler miyiz. Bunu bilenler demez mi, her kötü gidişte, bu kadro ile bu iş yürümez. Bunu değiştirmek bize düşer diye?

Sosyalistler de bu kültürün etkisinde kalmışlardır. Ramboya karşı, hep kalın pazulu, güçlü kuvvetli işçiler olmuştur önderleri. Ama bakımsız, iyi beslenemeyen işçi ve emekçi kesimi aralarında öyle güçlü kuvvetli adamlar göremeyince hep umutsuzluğa kapılmış, cesaretleri kırılmıştır. Örgütlenmek her ne kadar öne çıkarılmış gibi görülse de, içgüdüsel olarak, işçilerin şuur altına yerleşen o güçlü işçilerin ortada görülmemesi korkutmuştur onları… Böylece nüfusun %10 gibi zengin azınlığı kendine sağladığı bu büyük avantajlarla, iktidarlarının her gün güçlenerek sürdürmektedirler. Sosyalizm adına yapılan yanlışlıklar bu kadar değil tabi ama bugünkü konumuzda yalnız bu olacak.

İnsan düşmanını düşman olduğu için her şeyiyle reddedemez. Onların güçlü taraflarını almasını da bilmeli. Örgütlenme, eğitim, ya da eğitimsizlik, propaganda onlardan alınabilecek en önemli örnekler. Onlar kedileri için en iyi eğitimi, işçiler için ise eğitimsizliği, kendileri için en iyi örgütlenme, işçiler için ise örgütsüzlüğü, kendiler arasında en iyi birlik, işçi ve emekçiler için bölünme, kendileri için uluslar arası dayanışma ve birlik, işçi ve emekçiler için düşmanlık ve bölünme… vs…

Biz de aynı şeyleri kendimiz için en iyi şekilde yapmayı öğrenmeliyiz. Sermaye sahipleri, iki ülke olarak savaşırken bile iş anlaşmaları yaparken işçi ve emekçileri birbirine kırdırıyorlar. İşte bizleri bu oyunlara alet eden onların egemen kültürlerinin etkisi altında kalışımız. Birey olarak sorumluluk almaktan kaçıp, kolay olan kalabalıklarla davranmayı seçmek. Nasıl olsa bir bilen vardır. Milyonların içinde bana mı düştü bu iş… Güçlüler her zaman daha iyi bilir, daha iyi yapar.

Günü birlik yaşamanın kolaylığı bizi bu yanlışlara götürmektedir. Bu yanlışlar da toplumları sonu gelmez yoksullukların içine sürüklemektedir. Olmasını istediğimiz şeyler, yani işimize gelen kolay şeyler, bizi yanlışlıklara sürüklemektedir. Bunu bilen egemenler işlerine gelenleri kolay yutulur lokmalar halinde önümüze koyar, biz yutarız. Bunu yutturmak için her türlü eğitim ve kültür seferber edilir. 70 milyon nüfus varsa 70 milyon görüş vardır. İşte bu bizi bölmek için sınır. Görüş ayrılıkları belli bir sınırı aşınca bölün. Bunun ebesi sermaye sınıfının güçlü iletişim araçları ve para kaynakları…    Yine bölünmek için mülkiyetler ve çıkarlar vardır. Bunlar arasında da sınırlar vardır. Bu sınırlardır kavgaların ve savaşların ilk kıvılcımı. Benler ve bencillikler körüklenir, bunun için ‘’kendini kurtar’’ bismillah gibi kullanılır bütün ağızlarda. Sosyalistler de bunun dışında sayılamaz. Ortak çıkarlar bizi kurtaracaktır bu bilindiği halde, nasıl izah edilir bu kadar bölünme? Bu gün etkisi altında kaldığımız kültür ile biz, tavuk çiftliğinde beslenen etlik tavuklar gibiyiz. Beslenmemiz de tek yönlü, tabi bizden alınan gıda da… Onun için hâlâ, kırık plak gibi aynı şeyleri sayıklayanlara… "Bana, Almanya'da ya da bir başka ülkede, benim Hırant Dink’e davrandığım gibi davransalar ne yapardım?" diye düşünemeyenlere, daha fazla ne söylenebilir?

Biz evimizin önünden geçen telefon tellerinin fincanlarını kırarak büyümedik mi?
Biz evimizin bahçesinde öten bülbülü elimizdeki sapanla vurmadık mı?
Biz bizi aydınlatan elektiriğin ampulünü hedef almadık mı?
Biz böyle büyüdük
Bizden daha fazla ne beklenir?
Biz eğlenirken bile kendini jiletleyen bir toplumun ürünüyüz…
Nice kayalara, nice demirlere şekil veririz ama… bizde öyleleri var ki kaya
gibi…
İşte onları asla düzeltemeyiz…




MEHMET HALİL


15 Aralık 2006 Cuma

MEHMET HALİL: İPSİZLERİN ADALETİ OLMAZ!




İPSİZLERİN ADALETİ OLMAZ! 







Adalet her zaman
teraziyi dengede tutmaktır.
Hırsızlık ve pezevenklik küçültücü ise
Hemen, önüne ‘’sayın’’ konulacaktır
Omuzlarına yıldızlar asılacaktır.
yıldızlar marifete göre
derece derece.
Bu da yetmez,
Ağam paşam diye,
Önünde yerlere yatacaksın
Bunu, yasalarla sağlama alacaksın
Büyük devleti yönetenlerin
İtibarını koruyacaksın.
Büyüklüğü,
zayıfları ezerek göstereceksin
pire ezer gibi…
yoksa nasıl görecekler bu gücü?
Dengeyi bozan olursa,
‘’Devletin ve milletin huzuru adına ‘’
Hemen asacaksın.
Omuzlara yıldız asar gibi…
‘’asmayalım da besleyelim mi? ’’ 



MEHMET HALİL


6 Aralık 2006 Çarşamba

MEHMET HALİL: BÜYÜK BULUŞMA







BÜYÜK BULUŞMA 







Kan emicilerin elma şekeri
Buluşuyor dinlerin liderleri
Ön planda barışı pazarlarlar
Cam gibi parlar arka planda
Savaşın ateşli köpek gözleri

Ön planda beyaz bir perde
Tanrılaştırır bencil beyinleri
Arka planda, modern siperde
Oynar Hacivat ve Karagözleri
Öyle tezgahlanır ki senaryo
Heyecan en üst düzeyde..  

Papa, papa/line, Meryem ana
Tanrı diye taparlar günaha
Yeni etler hazırlanacak Nato’da
Taze etler savaş makinelerine,
Sen köşkünden izleye dur,
İzleye dur, tanrı baba.
Umut ol kullarına. 







MEHMET HALİL