şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2007 Perşembe

MERAL VURGUN: Ayşenur Zarakolu’na





AYŞENUR ZARAKOLU’NA 







 -Belge Yayınları sahibi sevgili arkadaşım Ayşenur Zarakolu’nun anısına -



doruklara vururken
çarparcasına yüreklerimizi
sen miydin ölüm
yosma bir kobra gibi kırıta kırıta gelen

ihanet, pusu-pusat / hain
sorgusuz-yargısız kayıp
zindan duvarlarına çivili gülüşler
alnımız akı mavi yıldız düşü
kuğu boynundan asılı şarkılarımız
ip uçları kardelen
sen miydin ölüm sinsice gelen

koptu kopacak fırtınaydık
bütün düşlermiz yarım
nereden essek tufan olurduk
ve nar çiçeği umut
bir zamansız bozgun
ölüm sen miydin
taş yastıklara üçer beşer baş koyduğumuz
o karanfilleri beşer onar yolan

ölüm sen miydin
sürek avcısı
ceylan sekişlerini kıran
ah sen miydin ölüm
anamın bağrına kara taşlar vuran

ah sürgünlüğüm benim
hasretine tutunduğum sığınağım
bir bir dökülen, yanan, yakılan yıldızlarım
ay yüzlü, gün bakışlı cehennem yürekli
çeyrek bardak çayı yudum yudum bölüştüğüm
beş üleşip ki nefes çektiğim sigara dumanı gibi
ciğerlerime çekip sakladığım
sen miydin ölüm yüreğimin dağlarını koparan

kara şifreli Eylül direşkenliğim
kanayan düşler aydınlığım
koparıp beynimden satır satır
alınteriyle sunulan kitapları yaktılar
zulüm ar gelirken
sen miydin ölüm bize yar gelen

ve kadınlar...
ille de o kadınlar
“olmak ya da olmamak”
çelişkisinin çelikleştirdiği
güneşe gün doğuran kadınlar
düşünce savaşının “sıra nefer”leri
sürgün düşmeye gör
o çıyan ölüm
koparır yerinden yüreği

bilinmez yaşadıklarımız
dağlar içimizde yücelir
kül yortusu
kan tortusu
kıvılcım ateştir telleri yüreğimizin
ve matem yasak!

başımıza kadar sevda
halaya durun dostlar
her meydanda
tırnak izleri kazılı onların
ağıttır adları
destanlarımızda
yalnız onların türküleri yazılı

heeyy be ölüm
yaşamak hakkı başımız tacı
umut sarısı buğday başakları
saçların senin
sana selam olsun
rahat uyu yürekli kadın... 




MERAL VURGUN


YILDIZ YILDIZ: Di' li Geçmiş Zaman Burçları




Dİ' Lİ GEÇMİŞ ZAMAN BURÇLARI



                                                                          

Suya anlatmıştı rüyalarını
Sudan sebeplerden
Sular serpilesi
Yangın yeriydi yüreği

Oğlak burcunda olan
Sadece gözkapaklarıydı belki.
Yüzünü ıslatmazdı bu yüzden hiç
İnce ince yüreğini basan
İç yağmurlarının gümüş telleri
Çok sevdiği yalnızlığa dökülürdü
Sessizliğinin azgın şelaleleri
Martılara atmak için toplardı
Sudan çıkmış bütün şiirleri.

Sağanaklarından ip sağardı bir de
Yara dikiciler yaraları sağaltabilsinler diye.
Ve incilerin yalnızlığına kastederdi
Midyelere ektiği tebessümlü şarkılar..
Büyük balıklara yedirirdi sonra
Sudan ucuz küçük balık yükselenini.

Toprak burcusun diyenlere inat
Cesaret sökerdi topraktan
Kabullenebilmek için yaşamı
Değiştirebilmek kadar

Ve o cahil cesaretiyle
Her akşam
Maya diye çalardı hayal okyanusuna
Olmayacak dualarının aminlerini

Derin ve dingin sular severdi
Uçmaya benzerdi
Böyle sularda yüzmek
Bu yüzden
Dalmak için vurgunsuz
Bir kadın titizliği ile ütülerdi
Her sabah, tek tek
Hırçın çocuklardan kalan
Dalga dalga denizlerini. 





YILDIZ YILDIZ



NECİP GÜLEÇER: Pamuğa Dair



PAMUĞA DAİR









Menderes Ovasında akça
Patlar çiçek gibi
Kursağından keser köylü
Tarlaya çevirir suyu

Çapası salınır
Çatlak elleriyle kadınların
Şibilli gözlerle devşirilir
Sarılır balyalara da
Basmaya çalınır

Bir kentin namusudur
İşçilerin teriyle duvaklı
Gelinliği toprağın,
Hası meyvelerin

Hasretle atılmış düğüm halıya
Bir memleket sevmek motifi
Uçsuz bakışlarda güvercin kanadı,
Halayda mendil,
Bayram arifesidir...

Kefen dikilir dokunuşu
Göç havası,
Kundak şefkatli bi merhaba
Bebek ağlamasına...
Omuz verir aşkla
Sancak şahinliği,
Kurtuluşa çekildiğinde
Şavaş meydanlarında.

Pansumandır yaraya
Urgan edilip geçirilse de
Boynumuza,
Devrim türküsüdür
Kabulümdür... 




NECİP GÜLEÇER

ZEYNEL GÜL: Yaşamak!





YAŞAMAK!  



                 
                                                      FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ


Asıl yaşanası!
Sırıtmak her uğurladığın sabaha
Gölgesinde uyuklarken herhangi bir ıssızlığın
Geçip giden faytonlara çelme takmak
Haylaz çocukların özlemine hitaben!

Buyur etmek kalabalık bir sokağı
En kıymetli odasına büyükannenin,
Horlamak doğu ekspresinin raylarında
Kuştüyü yatakları kıskandıraraktan

Anladığın nedir?
Gazellerden hard rock iniltiler mi çıkarmak
Yada hüseyni makamını cazdan soyutlamak
Kısası,
Kıssası bunun
Eskiyi yeniye sıvaştırmak mı? 




ZEYNEL GÜL


AHMET CANBABA: Beklenti





BEKLENTİ




              

Kırmızı  karanfillerde
yoksun,  nağmelerden.
Gece  saplanmış  bir hançer.
Şimdi  izbe  bir  yerde
nöbet  tutuyor,
bir  avcı,  bir mermi,  bir  kuş. 

Yıkanmış  bir  geçmiş
şimdi  vahşi  ve  diri.
Bir  gözyaşı,  bir  sevinç.
Her şey  zıttını  barındırıyor  içinde.
Hayat  önümüzde
bir  düz,  bir  yokuş.
               

Hani  kelebeklerin  dansı?
Hani  ilk  kıpırdanışı çiçeklerin?
Öfkeli  vuruşlarında
eksik  kalp  atışları.
Baharlarımızı  çalmışlar
bir  yaz,  bir  kış.


Özlem  tütüyor    barış.
Hep  yıldırım  yüklü  bulutlar.
Yürek  yangınına
bir  tesellin olacak,
esirgeme  benden
bir  gülüş,  bir  bakış. 

Tek  umudumuz  tırmanmak.
Dağlar  biraz  hırçın.
Doruklarında kar
bir  şiirle  uyanmış  gibi.
Sahiller  kuş bakışı
bir  inci,  bir oya,  bir  nakış.



 AHMET CANBABA



15 Şubat 2007 Perşembe

ADNAN DURMAZ: Şehrin Köpekleri




ŞEHRİN KÖPEKLERİ 



RESİM: RENE MAİGRETTE

Şehrin köpekleri gece lambalarının yanında hırlaşıyordu
Uluyan yalnızlıklar siyiyordu ahraz kaldırımlara
Bir şair tütüyordu atılmış bir izmarit gibi gecenin kör noktasında
Ateşi kızarıyordu
Kimse dönüp almazdı geri
Dumanlı bir şeyler yazıyordu karanlığa
Şehrin köpekleri yalnızlığa ürüyordu
Bir militan hücresinde parmakları beş dal ateş
köz tükürüyordu  

Saltanatın beşinci odasında suçluluk duyguları
Bütün aynalarda sana bakıyordu
Kısrak salınışlı bir eda mavileşmiş saçlarında
Sevgisiz öpüşlerden kanlı dudaklar
Aşkı terk edişinin kaçıncı yılındaydın
Gözlerinde kişneyen yapay yıldızlar
Ellerine baktın senin değildi
Kalçanda kösnül gecelerin küskünlüğü
Bütün aynalarda aşk ağrıyordu
Şehrin köpekleri kalbini dalıyordu  

Bozkır kokularını bıraktın düşlerinin kanını silerek
Tıpkı regl kanı gibi bıraktın yol kıyısına
Üstüne sıçanlar siydi kendini kanırttın
Aşkı kanırttın kerpiç damların duvarları nasıl kokar yağmurlarda
Baharda çiçek açar mı toprak damlarda
Sevdanı bıraktın sınırsız ıssızlarda sahipsiz bir yitik gibi
Bilmedin gaz lambalı evlerin akşam yemeklerini
Geceleri toprakları mühürlenen köylerde
Terli yorgun ve asi hüznü bıraktın
Burada kaldın işte altın saraylarda debdebeli gecelerde
Riya cennetlerinde bir yaşamak seçtin  

Geriye dönüp onarılmaz sevdası kırılmış camlar
Mahcupsun sen
Payandasız yüreğini dilenci çanağı yap kaldırımlarda
Çünkü ne varsa sattın sana ait
İhanet ettin aşkta  

Bu şehir senin için ;
yalnızlıktan uluyan aç bir köpektir artık 



ADNAN DURMAZ

RALPH RASKE: Şair de Bir İnsandır Sadece





ŞAİR DE BİR İNSANDIR SADECE 





  


Brunhilde servis yapıyor yemekli vagonda
ve başı neredeyse dayanıyor tavana
dağlar ak yazma taşıyor başlarında
şair de bir insandır sadece
içiyorum açık renkli arpa mayalı biramı
Freiburg’dan önce
yarıyarıya korkak
kıtık doldurulmuş baş yaslamalı
koltuğumda
acemice ayrılmalarda
bakıyorum Brunhilde’ye yukarı
“ama menuniyetle” diyor
kahverengi tarlalar
ruhum gibi kahve rengi
şairler de eksik
bütün diğer insanlardan
kara mürekkebe batırılmış hayatları
dünyadan sayılmamışlar
ben acizce içiyorum biramı
adı umut zamansız kuş kanatları ruhunun
duruyor tren
Freiburg’dayım ben
geçiyorum sadece
hiç burada olmadım oysa
hiç orada olmadım
raylarda mevcut özgürlük
yolculuklarım orta derece
sezgiler açık mavi
yıldızlardan
dostlarımdan
topraktan
benden
şair de bir insandır sadece
çatal bıçak kullanır o da yemekte
kelimeler tükürür
bağışla sevgilim
öpüşlerim ihanetti
haraket ediyor tren
bizimle ve bizsiz
geçiyor önünden çirkin güzel kırışık yüzlerin
geçiyor önünden
kara mürekkepten daha çok şey söyleyen renklerin
çatılar, çatılar
sevmiştim seni de
şair de bir insandır sadece
Tanrı, yardımcım ol  


RALPH RASKE

ÇEVİREN: MERAL VURGUN 


MUSTAFA KARADEMİR: Çirkin Elmanın Şiiri





ÇİRKİN ELMANIN ŞİİRİ 





I.BÖLÜM

Kıt Kanaat Yaşamak  

“Güzel şiir kusurdan çıkar”(1) kıt kanaat yaşamaktan
Sevda denilen şey azı paylaşmaktır bir bakıma
Tıpkı sonbaharı tıpkı yoksulluğu ve geceleri paylaşmak
Meyveye tat veren suyu ısıtan tohumu çağıran güneş gibi
Hoyrat söylenir toprak damların diplerine çöküp
Ve kadın düşlenir /dalında utanır elma, nar çoğalır
Çirkin elmanın şiirini yazmaya durmuş dişi bir şair
Yalnızlığını alıp gel sevdiğim /türkülerini gecelerini
Aramıza katılsın en olmadık haliyle bütün şiirler
Bir kusur bulunsun sözünde bir çiçek takılsın yakana
Hiç bilmediğimiz çiçekleri büyütmeli/dağlara verip yüzünü
Deniz ile kayığın sevdalarını örnek almalıyız belki de
Bilmiyorum? Ne yapar ne ederim yalnızlığın olmasa
Saçlarını vermeliyiz rüzgâra türkülere dillerini ve gülüşünü  


II. BÖLÜM

Kırmızının Aşk Mektubu  

Ve halada bilmiyorum ne yaparım senin yalnızlığın olmasa
Şairlik ederim belki/belki de çanak çömlek işine girerim
El işi ağaç bebekler yaparım kimsesiz kız çocuklarına
Yağmurlu bir günde elim sende oynarız... Isınır/sızılarımız
Kırmızının aşk mektubunu taşırız/güpegündüz
Bir çiçeğin yüzündeki ıslaklığa yorarız en ince duygularımızı
Yangın yerinden dönen karanfillerin yüzlerinde yaşanır yaşam
Daralır da yüreğiniz elinizden bir şeyler gelmez…
Sokaklar susmuş evlerin renkleri solmuş akşam yalnız
Ve hala bilmiyorum ne yaparım senin yalnızlığın olmasa
Ozanların yolunu bekliyor türküler
Ellerimiz(2) kırmızı, ellerimiz gökyüzü ve bulutlar arasında
Böğürtlen lekesi ellerimiz diken yarası 



MUSTAFA KARADEMİR


__________________________
(1) :Tuğrul Tanyol’a ait bir söz.
(2) :Şiirde; yad eller,gurbet eller anlamında kullanılmıştır. 




HAMZA İNCE: Ertelenmiş Umuttaki Aydınlığa




ERTELENMİŞ UMUTTAKİ AYDINLIĞA




RESİM: ADNAN DURMAZ


Ayrılığın bitişinde başlayacak zaman,
Güneşin gözlerinde.
Bazan deniz bazan dağ başında,
Olsada duman yaratan ayrılık,
Gözlerimi taşır güneşin gözlerine.  

Sırtımı kambur hamala çeviren,
Aklara çevirgen bir umuttur.
Tükenmez baharı taşır,
Kanlı savaş çığıtkanları,
Barış türkülerini ateşe verselerde.  

Bir başıma yaşayıp giderken,
Sevdam bir geyşanın gözlerinde bileyli.
Yitirdiğim ayrılığın koruyla,
Öpüşmelerin sıcaklığını dudaklarımla sunar,
En çılgınca kör karanlıktan bıkmışlığım. 




 HAMZA İNCE

AYDAN YALÇIN: Eğleme Beni





EĞLEME BENİ  






hızla büyüyen isyan ateşlerindeysem
bir gerilla olur, çıkar dağlara düşlerim
ezik yürek çığlıklarında
yeniden dağlanır yaram
ince ince kanarım 

acı büyüse de kalbimde
ölüm kesse de bileklerimi
ferhat olur,
delerim dağlarını umutsuzluğun 

ay düştüğünde zindanlarıma
sökerim sessizliğimi karanlıklardan
kardeş sofralarında çoğaltırım kendimi
ve kırarım prangasını çaresizliğin 

eğleme beni !
gidilecek çok yolum var
ve daha yapılacak eylemim 

haydi yüreğim !
nevruz ateşleri yakmaya git dağlara...




AYDAN YALÇIN






1 Şubat 2007 Perşembe

ADNAN DURMAZ: Zamanın Son Ateşbazı



ZAMANIN SON ATEŞBAZI 



                                       DESEN: ADNAN DURMAZ



-1-

O yorgun üveyiktir sesim uzak çalılıklarda
Vahşi bir yalnızlıkta ilkel bir suskunlukta
Akşamları kekreleşmiş buruk esrime
Bir bozlağın yamacında büyüyen kekiktir sesim
Bütün ağlamaların en gül yeridir
Nasıl olsa duyamazsın  

Devasa bir ıssızdır ömür
Kerpiç yalnızlıklarda atım tökezir
Bir yıldız ürpertisidir hüznüm
Bulut kamaşmasıdır
Her adımda yalnızlığın toz burgaçları
Bakışımda kan dökülmüş şafaklar
Uzaklığım sabırlardan dağ olmuş da dağlanmış
Yaralıyım ben ey
Nasıl olsa saramazsın  

Kaç ömür seni bekledim sabrın yamaçlarında
İşledim ne günah varsa
İçimde taşıdım cellatlarımı
Her günü çarmıhta ömrüm
Ben seni binyıllardır bekledim
Bütün ıssızları vatan kılarak hüzne
Sana dizeler yolladım kalbimin varaklarında
Zamanlar ötesinden
bilemezsin  

Beni sende terk etmişsin
Sonu gelmez gökyüzünde yurtsuz bir turna gibi
Acıdır kanırtır aşkı
Aşk ki
Ankalar ateşidir parmaklarımda
Ben ki zamanın son ateşbazı
Yollarında yol yitirdim ey sevda
Sen ömür ömür uzak
Varsın bütün yağmurlar dövsün yamaçlarımı
varsın darmadağın olsun dardağan bahçeleri
Nasıl olsa gelemezsin  

-2-

Taştan ne öğrendimse onu söyledim
Ağaçtan ne duydumsa onu
Hışır hışır bir ay geçti yaprakların arasından
Kalbime inen sağanakların dilinden söyledim  

Taş taşa dulda olur zemheri çıktığında
Mayısta kuş kuşun yüzüne öter
Yaşamak bir derin sevdanın çölleriydi ey yar ey
Sonu gelmez yolların dilinden söyledim
Bülbül dikene ne söylerse onu
Bir turna katarı düşüm
Tipilerde yol yitirip ölen var ya
Bu dünya zindanında ömür çürüten
Demir çürüten
Ölürken ağlayanın gözyaşıyla söyledim
Üç turna kalktı tam da oradan
Üç ateş damlası uçmakta hala
Benim dilim bu ey yar ey yar
Ben aşkı paramparça yüreğimle söyledim  

Kuş kadar masum
Kuzu kadar günahsız
Öyle üryan düştük ay yar ay
Lakin puşt bir zulüm iklimi devran
Kırıla kırıla öğrendim
Ateşten sözlerle söylemeyi ahımı  

Aşkım bir isyan patlamasıdır gayri
Yüreğim
Dünyayı yıkmak üzredir
Demiri kıran öfkeler umanıyım
Karınca ne öğretmişse oydu türküm oysa
Kuşun sevinciydi
Ananın ninnisiydi
Kan içinde koydular  

Üç turna kalkar ölüsü ağlayan ülkenin gözlerinden
Gayri ateşler ilmini bildim
Bin öldüm
Geri geldim
Ateş suretindeyim 

Gayri aşkı yana yana
Yaka yaka söylerim
Başka dilim yok benim 




ADNAN DURMAZ


MANOLİS ANAGNOSTAKİS: Şimdi O Sıradan Bir Seyirci




ŞİMDİ O SIRADAN BİR SEYİRCİ 







Şimdi o sıradan bir seyirci
Belirsiz bir adam kalabalıkta
Şimdi o artık ne alkışlıyor ne alkışlanıyor
Caddelerin çağrısında gezinen bir yabancı
Uzaktan yeni davulcular geliyor
Geleceğin seçilmiş sınıflarından
Haykırışları yıkıyor çürümüş duvarları
Çamuru eritiyorlar ışıldayan ırmaklara
Saflık geliyor, iki yüzlü olmayanlar,
Ve bizim günlerin kayıtları
Büyük ateş geliyor
Kutsal suyun ortasından fışkırıp
Son ölüm fermanları geliyor.
Ama şimdi o sıradan bir seyirci
Anonim küçük bir adam kalabalıkta
Göğsü üstündeki kollarıyla ölü bir adam uzanan
Şimdi o artık ne alkışlıyor ne alkışlanıyor.



MANOLİS ANAGNOSTAKİS

ÇEVİREN: EVİN OKÇUOĞLU 

________________________________________
ÇEVİRENİN NOTU:
Manolis Anagnostakis 1925'te Selanik'de doğdu. Tıp okudu ve radyoloji stajını yaptı. Anagnostakis, Direniş hareketinde ve onu izleyen İç Savaşta etkin rol aldı. Askeri mahkemece ölüme mahkum edildikten sonra, uzun yıllar hapiste ve sürgünde kaldı.
Anagnostakis İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra en önemli Yunan şairlerinden kabul edilir. Ki bu Seferis, Elytis ve Ritsos'un "ünlü" modernist neslinden sonradır. Aynı zamanda makale ve nesir yazarı olan Anagnostakis birçok Avrupa diline çevrilmiş olan şiirleriyle ödüller almıştır.  


YAŞAR DOĞAN: Hicran





HİCRAN    
  





                                                      



Ey teleği kızıl sfenks
Tut yüreğini
Kaosa giden bu yol üstünde
Ince ince kes
Kan tutsun
Yediverenleri
Kendini kollarına alan
Güz mahzeninde
Bu tufan
Kendi yüreğini tutup koparan
Bir boran

Kalk dilinden çıkar
Kendini ısıran her çarkı
Dudaklar mosmor
Hafızada bin bir yankı

Yürek aşkını kesilmemiş sulara çarpıyor
Attığın her adımın altında bir sel
Seni senden uzaklara alıp götürüyor
Seyelanlarını tut da gel
Canını nihilizm cıvasına bağlayam!

Yanmak
Karanlıkta
Kalmamaktır
Gök düşmüş üstümüze
Bu
Yeryüzünü
Kim bu çamurdan
Tutup kaldıracak!

Sevdasız yaşamak
Kendini
Nereye ne kadar
Taşıyacak
Biber sürdüm dilime
Gören
Hicran
Ağlatıyor sanacak.





YAŞAR DOĞAN (Lolan) 

24.01.07

TEMEL KURT: Çengelli Harfler Devrimi




ÇENGELLİ HARFLER DEVRİMİ
 





Çan/dan dan dan
yıkıldı kule.
bayrak düştü
beyaz çarşafa sardı kolunu general...

Aynaları aynı yerden çatlamış aşkları sevmiyorum
büyüdüğümüz şehirde yitmemizden olsa gerek
içinden devrimin aktığı şehirler düşlüyorum
ve denize değen sonsuzluklar saklıyorum içimde.

Kilise duvarlarına çizilen azizelerin
birer fahişe olduğunu yazmayan
ansiklopedi kalınlıklarının içerisinde
gül kurutmayı saklıyorum /yüzüme sinmiş tozlarında tarihin

Ermeni vilayetlerinden sürgün yemiş çan sesi
ya da Kakava`nın özgür firarını saklıyorum
resmi olmayan kayıtlarında
yüreğimin.

Işıltılı bir sabah emziriyor denizimi
gökkuşağı büyütüyorum göz yaşlarımda
şimsek düşüyor bir ağaça/ağlıyor toprağım.

Çocuklar çoğalıyor her yıldız kayışında
bir taş gelip kırıyor aynalarımızı
yüzüne dokunuyor parmaklarım
bilinmeyen bir çoğrafyaya benziyorsun
yüzün DEVRİM.

Çengelli harfler birleşiyor şimdi...



TEMEL KURT


AYHAN SÖNMEZ : Türkçe Öpüyordun Beni




TÜRKÇE ÖPÜYORDUN BENİ



 - hrant dink'in anısına-




rüzgâr, giyitini çıkarmış örtmek için gecenin karanlık yüzünü, şehir utanç içinde
gözlerimde bir yanma ki sorma; uykusuzluk mu, sensizlik mi bilmiyorum
ikisi de olabilir, başka bir şey de; mesela ellerimde unutmuştun en son ellerini
ellerin cayır cayır yangındı, alenen yanıyorum ben de tepeden tırnağa
mahmur bakışlarında biriken mamur hüzünleri de yedeklemiştim kalbime

haberin olmamıştı hiç, gülümseyişini yüklenip gittiğini düşünmüştün belki
üstelik benim kürt ya da ermeni olma olasılığımı da geçirmemiştin aklından
öylece uzatıvermiştin dudaklarını, insan olmam yetiyordu beni sevmene
türkçe öpüyordun beni, ben bütün dillerde seviyordum gözlerindeki yeşili

milliyetçilik, tanrı'nın varlığını inkara giden şahlanmış bir at gibi aldı gemi azıya
kan, her damarda aynı kırmızının şırıltısıyla akıyor kurşunların adresi şaşmasa da
oysa tanrı yaratmıştı hırant'ı da, aynı güneş emzirmişti anadolu bozkırlarında
beni mi tepeleyecekler gavur mahallesi'nde; yoksa mıgırdıç'a mı geldi şimdi sıra
karadeniz'de hamsi mevsimi ve ben seni özlediğim kadar özledim hamsi yemeyi
çocukluğumun ahı kalsa da gürcüce küfürlere lazca şarkılar katıp öpebilirim seni

"bebeklerin ulusu yok"tu hani, "kurşun adres sormaz" demişti bir zamanlar biri
bir ülke kalbinden nasıl vurulur'un akşamüstü versiyonuydu halaskargazi
on dokuzuydu ocak'ın, ödenecek borçlar vardı, seni güneşlerden toplayacaktım 
daha boş verecektim işsiz kaldığıma filan, öpecektim gülüşündeki acemi bakıştan

bir çerkez güzelinin iri gözlerine konan martılar da insanlığın sularında değil mi
nedir öyleyse "halkların kardeşliği"ne uzatılan bu kokuşmuş bağnaz dil
çingene pembesi en çok sana yakışıyor, gülüşün bile pembe senin, ölüm de nesi
çok çiçekli bir bahçe işte memleket ve bütün kökler aynı topraktan emiyor güneşi



AYHAN SÖNMEZ
 ocak '07, antalya


ASLIHAN TÜYLÜOĞLU: Solgun Bir Gül Dokununca / Şiir İnceleme



SOLGUN BİR GÜL DOKUNUNCA 
ŞİİR İNCELEME 


RESİM SALVADOR DALİ




Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca
Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca  

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.  

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca  

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda 

Akşamlara gerili ağlara takıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.  

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta, ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.  

Behçet Necatigil  

Bu şiiri her okuyuşumda etkilenirim. Sanırım her okuyanı da etkiler bir şekilde bu şiir. Neden etkiler, nasıl etkiler…Bu şiiri etkili kılan şiir tekniği nedir? Biçim, anlam, ritim özellikleri nedir? Ya da Türk şiiri içindeki aşkın özellikleri nelerdir? Şüphesiz şiir sadece teknik değildir ama yazılmış bir şiirin tekniğini incelemek şiir yazanlar için yeni bir olanak barındırır. Ben burada bu şiir için en baskın bulduğum öğeleri inceleyeceğim.  

Şiirin bileşenlerini incelerken anladım ki bu şiir baştan sona metafora yaslanan imgelerle oluşturulmuş. Bu da şiirin gücünü arttıran temel bir özellik gibi geldi bana.  

Metafor yani eğretileme en basit haliyle canlılara ait özelliklerin cansızlara verilmesiyle yapılır. Bu şiirdeki en önemli özellik özne. Şiirde belirgin bir özne yok, ya da tek değil değişken, ama mutlaka soyut bir özne var. Belirgin özelliği insana ait zaman, mekan ve eylemlerle anılması. Belki bir duygu… Dokununca solgun bir gül olan insanın kendine sakladığı bir duygu. Kaygan, her şeye sızan bazen insanın kendinin bile farketmediği bir özne. Onu Necatigil fark ediyor ve bu şiirde geniş bir yaşama alanı sunuyor bu belirsiz özneye.  

İşte bu gerçekte insan olmadığı sezilen özne sürekli canlı varlıkların özellikleriyle anlatılıyor. “Çoklarından düşüyor, solgun bir gül oluyor, ellerini cebine sokuyor. Yaralı hayvanlar gibi soluyor, Bunalıyor kaçıp gitmek istiyor.”  

Mekanlarda dolaşıyor insanlarla birlikte “kalabalık duraklarda, yurdun uzak bir yerinde” geziniyor, “kahve ve otel köşesinde, yalnız bir kızın sildiği dudak boyasında, Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda” bulunuyor. 

Zamanı yaşıyor; “gün ortası sokuluyor, Nereye gideceğini bilmiyor akşam vakitlerinde, yorgun bir gecenin eşiğinde duruyor, en çok güz aylarında yağmur yağınca ortaya çıkıyor.”  

Ama anlıyoruz ki insanlara ait bir çok özelliği barındıran bu özne soyut bir varlık. İşte metaforlarla gelişen şiirde okuyucu kendi duygu durumunu açıklayan bir özne koyuyor şiire. Yani şiirin anlamı ve etkeni her okuyucuyu kendine çekecek bir işlerlik kazanıyor.  

Bu şiirde en çok tekrarlanan dize “Solgun bir gül oluyor dokununca” hem şiirdeki ritmi sağlıyor hem de anlamı sürekli belirsiz öznenin üstünde tutuyor. Böylece şiire bir ses ve bütünsellik kazandırıyor. Diğer tekrarlanan; “Eğilip alıyorum, kimse olmuyor” dizesi öznenin bir kişi olmadığını vurguluyor tekrar.  

Bir başka yan da şiirin şimdiki zamanda yazılması. Şimdiki zaman eki “-yor” hem şiire ses hakimiyeti sağlıyor hem de okuyanı şiiri okuduğu duygu durumuyla yüzleştiriyor. Belirsiz özne, okuma zamanında bellekte oluşan bir soyut nesneyle -ben bir duyguyla diyeceğim- yer değiştiriyor. İnsanın değişik zamanda hissettiği şeyler de değiştiğinden ayrı okumalarda belirsiz özne de değişiyor. Böylece şiirin anlamı hem her okuyan kişi için hem de aynı şiiri farklı zamanlarda okuyan kişi için değişiyor, anlam genişliği yaratılmış oluyor. Şiir çok okunsa da ilk defasındaki gibi etki gücünü azaltmadan anlamı çoğaltarak ya da değiştirerek gücünü sürdürüyor.Yine şiirde ses tam uyaklarla sağlanıyor.Veysel Çolak Atölyedeki derslerimizde sesli harfle yapılan kafiyelerin bilinenin asline tam uyak olduğunu belirtmekte. Şiirde “a” harfinin dize sonlarında ve içlerinde çokça kullanıldığını görüyoruz.Bunca, dokununca, duraklarda, usulca, yastıklara koyunca… Alfabemizde sessiz harflerin çoğunlukta olduğu düşünürse; bu kullanım yani şiirin sesli bir harf üzerine odaklanması şiire, öznesinin soyutluğunu destekleyen sessel bir güçlülük de katıyor.  

Bu şiirdeki “o” gizli öznesinin yerine ben bir duygusal durum önerdim. Siz başka bir özne koyarak yine okuyun. Şiirin yıllara rağmen eskimeyen büyüsü de burada zaten.  



ASLIHAN TÜYLÜOĞLU

15 Ocak 2007 Pazartesi

MUSTAFA KARADEMİR: EKMEK, NAR VE TESTİ




EKMEK, NAR VE TESTİ 






I
Heybenin dibinde ekmek kırıntıları,
Bulabileceğini nerden bilir karıncalar?
Nar çatlamazsa sevda büyümezmiş…
Testide su gülmez toprak sözünde durmaz
Göçerler türkü taşırlar Toroslara…
Ninnisini yollarda dinler bebekler
Aklında kalan ateş, su, ekmek ve memedir.  

II  
Peşinden baka kalan Akdeniz’dir
Yani portakalın kokusu yani mavinin alımlısı
Ellerinde buğday ellerinde sıcak…
Dilinde Mahsuni türküsü/usulca söylenir
Bir başka gülüş bir başka yürüyüş
“Bütün yağmurlar çocuktur-şimdi-
Bütün aşklar yağmur yüzlü çocuk”(1)
Çayırların içinde yalnız bir beyaz papatya ya  da
Peşin sıra gelir baharın bildirisi çiçekler
En önde günebakanlar
“Damlarda kaysı yarsalar Rumeli göçmenleri
Çocuklar mavi mavi gülüşüp kaçışsalar…
Ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin…”(2) 



MUSTAFA KARADEMİR

__________________________________________
1:Şair Halim Yazıcı’nın “Caz Sesleri” Şiirinden.
2:Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ‘Ağustos Şiiri’nden. 

YAŞAR DOĞAN: BEMBEYAZ



BEMBEYAZ 






Yeni bir sayfa kadar bembeyaz
Bir odanın kapısını açıyorum elim Hey de ney
Her-gele bir deney
Güneşi görünce içim dayanamaz
Pencereyi acarım sonuna kadar
Ufukta hala Çekilmemiş bir halay
İlk nefeste kapkaranlık kesiliyor her şey  

Kan dünden hazır
Başım döner taşıyamam koynumda
Başlara fırlatılacak bütün taşları
Tutup dünyanın karamsarlığını yaktım peş peşe
İçime ateş düşer yanarım Cayır cayır
Körpecik gözbebeklerimde her şey  

Küllerimden doğar ben Zaman keşfedilmemiş şey  

Doğarken yorgan değil tufan örtmüş üstüme
Bana o gün Hoş geldin’e gelen her şey
Nere gitsem önümde bir önyargı
Ardımda yargılayamadığım peyderpey
Döndüğüm her yan bir çiklet pazarı
Kölenin ipi de artık eskisi gibi devredilmiyor
Monarşiden terörizme
Cumhuriyet dedikleri şey gülüm sadece
Bayram günleri eğlenebilmek  

Yeni bir yıl gelmiş Hoş gelmiş
Her şey eskisi gibi olacaksa boşuna gelmiş
Ya da kalk bu düzenin düzünde
Koyunları bütün yasak dağlarda otaralım
Kış yaza kısa kesilmiş bir don
Onu da çıkarıp üstümüzden atalım  



YAŞAR DOĞAN (Lolan)

 01.01.07


ÖZER GENÇ: HAVAÎ AĞIT



HAVAÎ AĞIT 










-Havai fişek fabrikasında ölenlerin anısına- 




Patladı renk saçan barut
Dört bir yana dağıldı bedenleri rengarenk  
Kutlamalar yapılacak ya
Hani maçlardan sonra
Ya da zengin düğünlerinde
Unutma  

Gökyüzünde göreceğin kırmızı
Mehmet'in kanıdır
Sarı Ahmet'in sıla özlemi
Mavi umududur Yaşar'ın
Mor da İsmail'in ergenlik düşleri
Yeşil Zekeriya'nın çocuk sevgisidir
Beyaz Ali'nin nişanlısının gelinliği 

Şimdi kan ve alınteri tarihinde
İnsanlığı uslandıramamış eski kitaplardan
Teselli sözleri söyleyerek kalanlara
Kendilerini yüceltecekler  

Ve renkler ölü gözleri gibi
Birer birer söndükçe
İyice bak
Mutlak sıfırdaki sonsuz karanlığa
Ki soğutamayacak
Geride kalan kadınların
Yüreğindeki ateşi  



ÖZER GENÇ