Uysal Himmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uysal Himmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2007 Perşembe

UYSAL HİMMET ASLAN: Toplumcu Şiir



TOPLUMCU ŞİİR






- şiir ve toplum-toplumsal olgu ilişkisi - 


İnsana dair her olgu aynı zamanda toplumsal bir olgudur. Sanat da toplumsal bir olgudur. Şiir de öyle. Her şair ve şiir kendi toplumsal ortamının ürünüdür. Şair bunu reddetse de, şiir bunu reddetse de bu böyledir. Öyleyse en öznel şiir bile toplumsal olandan bir şeyler yansıtmak zorundadır.

Peki bu durumda her şiir toplumcu şiir midir? Hayır, toplumsal öğeleri barındırması yansıtması yetmez, bu henüz edilgenlik noktasıdır. Toplumcu şiir toplumsal bir kavgası olan şiirdir. Toplumsal kavganın bir parçasıdır. Etkendir. Kavgası olmayan şair var mıdır? Yok ise her şiir kendi şairinin kavgasının aracı değil midir. Dolaylı olarak her şiirin toplumsal bir kavgası yok mudur? 

Kavgası olmayan insan yoktur. Yel değirmenlerine saldıran Don kişot’un bile bir kavgası olduğu açıktır. ve yel değirmenlerine saldırısı toplumsal kavgasıdır aynı zamanda. Feodalizmin kendini ispatlama, kapitalizme gözdağı verme kavgasıdır...Cervantes de Don kişot aracılığı ile kendi toplumsal kavgasını vermektedir. Peki kavgası olan her şiir ki mutlaka bir kavgası olduğunu söyledik, toplumcu şiir midir? Öyle olsa,  böyle bir kavramsal tanıma gidilme gereği duyulmaz, her şiir toplumcu şiir sayılırdı. Toplumcu şiir kavgasını belli bir toplumsal çözümleme-eleştiri ve bu çözümleme-eleştiriden bir toplumsal önerme üreterek verir.

Her toplumsal eleştiri ve önerme o şiiri toplumcu şiir yapmaya yeter mi?
Her toplumsal sınıf kendi cephesini genişletmeye çalışır. Bunun diğer toplumsal sınıfların çıkarlarını  ve nihayet insanlığın çıkarlarını da temsil ettiği iddiasında bulunur. Örneğin küreselleşmenin ya da özelleştirmenin bütün insanlığı mutlu edeceğini öne sürer bir sınıf... Bir diğeri buna bir yandan eleştirisini iletir, diğer yandan kendi önermesini tüm insanlığı temsil iddiasıyla öne sürer ve sosyalizmin tüm insanlığın sadece iradi değil, tarihsel geleceği olduğunu da söyler. Bir sınıf, herkes kendi çıkarlarını maksimize ederken toplumsal çıkar da maksimize edilmiş olur derken, diğeri herkes toplumsal çıkarı maksimize etmeye çalışırsa kendi çıkarı da maksimize olur der. Biri zaten maksimize olmuş çıkarının, diğeri bir türlü maksimize olamamış çıkarının peşindedir. Son derece kaba bir açıklama yapacağım şimdi: toplumcu şiirle bireyci şiir arasındaki fark tam da bu içsel mantık farkıdır Hepimizin yakından ilgilendiği sevda ve aşk meselesi (bu iki sözcüğü bilerek kullandım) üzerinden yaklaşmak istiyorum. Eş anlamlı görünen bu iki sözü hepimiz kullanıyoruz. Ancak kullanım alanlarında anlatmak istediğime denk düşen farklılaşmalar da yok değil. Sevdayı işleyen iki şiirden biri toplumcu şiir diğeri bireyci şiir olabilir. Ne demek bu? Şu demek: Aynen gazete haberlerindeki gibi bir şey: Yol kenarında aşk yapılabilir, para karşılığı aşk yapılabilir, futbolcuyla manken aşkları yapılabilir yani aşk yapılabilir. Bu uç örnekler aşkın tanımı değil elbette ama burada iki şiir ayrımını anlatmama yardım ediyor. Devam edeyim. bu tür imalatlar için sevda kavramı kullanılamaz. Bu ayrımın altında yatan mantık, bireysel tatmin-bizsel tatmin mantığıdır.. Biz bir birlikteliği ifade eder. Biz alansal ve zamansal olarak genişlediği ölçüde toplumsal alana ve toplumcu şiire, alansal ve zamansal bir darlığa girdiği ölçüde de bireysel alana ve bireyci şiire düşer. Burada alan cinsel olandan insani olana, öznel olandan toplumsal olana tüm alanlara uzanır. Zaman buna da bağlı olarak şimdiden geçmişe ve geleceğe uzanır.

Toplumcu şiir bu anlamda aşkın diyalektiğini keşfetmiş şiirdir.
Mahmut Ayaz'ın bir şiirini örnek vermek isterim... "Militan Kız" şiirinde bir militan kıza aşkını ve militan kızın onu düştüğü uçurumlardan çıkardığını anlatıyordu. Bu şiirde aşk iki cins arasında yani erkek ve kadın arasında yaşanılır algılanmaktan öte algılanmaktadır. Burada aşkın yalnız kimyası değil diyalektiği, diğer insani toplumsal örtüşme boyutları anlatılmaktadır. Buna karşılık örnek vermeyi gerektirmeyecek çoklukta bireyci şiirleri sizler internet ortamlarından biliyorsunuz.. bu aşk şiirleri daha çok kimyasal şiirlerdir. Kimyasaldır, çünkü aşkla genellikle gece vakti ilgilenmektedir. Aşka ayrılan bir zaman vardır ve o gün batımıyla gün doğumu arasıdır. Rastlantısal ve anlık görünmektedir. Sokaklar, alanlar, işyerleri, geçim dertleri gibi toplumsal alanlarda dolaşmaz. bu aşkın pek de örtüşmediği alanlardır. Alansal ve zamansal darlık bireyci şiire karşılık gelmektedir. Ve bu aşk anlayışının, bireyci şiirin yagınlaşması bir toplumsal, tarihsel olgudur. Tam da sokaktaki, işyerindeki vb. rollerden kaynaklı bir özneleşememe nedenine bağlıdır çoğunlukla.

Şimdi burada buna bağlı bir parantez açmak istiyorum. Toplumcu politikayı savunan bir şair bireyci şiir yazabileceği gibi, bireyci politikaları savunan bir şair de toplumcu şiir yazabilir. Buna örnek vermem gereken şiir sanırım "mihriban" şiiridir. Yanlış hatırlamıyorsam her iki mihriban şiirinin şairi de aynıdır ve MHP"lidir. Oysa bu iki şiir de aşkı dar bir alana ve zamana hapsetmeyen, toplumsal varlığı içinde çözümleyen şiirlerdir. Ve şu bir rastlantı değildir: bu şiirlerden üretilmiş türküleri en çok emekçiler sever, dinler. Demek ki sınıfsal-ideolojik bir karşılığı vardır. karşılığı vardır ve budur. mücadelerini besleyen çözümlemelere sahiptir. 

***

Toplumcu şiir ve slogan meselesi üzerinde durmak istiyorum. Bu aynı zamanda toplumcu özün şiirde biçime yansımasına işaret edecek. Şurdan başlamak istiyorum: Toplumcu şiir Kavga şiiri olması hasebiyle kavganın araçlarını kullanır. 

Kavga en son fiziksele indirgenebilir. Öncelikle akıl işidir, psikoloji işidir. Kavgaya giren neyin kavgasını verdiğinin farkına varmak bu demektir ki uzlaşmazlığını, şiddetini algılamak, anlamak zorundadır. Kavganın kazanmanın ihtiyaç duyduğu ilk şey gerçektir. Bu yüzden derim ki hangi politik kafadan çıkarsa çıksın, yaşamın işleyişini doğru çözümleyen, bu demektir ki diyalektiği ele alan her sanat ürünü toplumcudur. Toplumcu kavgaya hizmet eder. Balzak klasik örnektir. Kendisi feodaliteyi savunan kralcı bir romancı. Ancak toplumsal çözümlemelerini diyalektikle yapan, toplumu çatışan, değişen, dönüşen bir organizma olarak çözümleyen romanları var. Dine ve mistisizme en çok dayanan düzeni savunurken, toplumsal çözümlemelerini din kitaplarının verdiği talimatlar doğrultusunda yapmaz. Bu gericinin yapıtları hala devrimcilerin başucu kitaplarıdır. 

Kavga eden, meşruluğunu, kendi içinde ve sonra da hasmının gözünde kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle kavgada hasmın gözüne bakmak esastır... Bu bir haklılık, özgüven ilanıdır, kazanma inancının ilanıdır. Vazgeçmeyeceğinin ilanıdır. Bu şiir gözünü kaçırmaz ,(kaçıranlar da vardır ne yazık ki) hasmının gözünün içine bakar. Anlaşılmaz sözler gevelemek işi değildir. Hem dostuna hem hasmına sözünü gözünü kaçırmadan söyler. Sezdirmek genel ve kalıcı bir özelliği değildir. Genel ve kalıcı olan haykırmaktır. Dostlarını yanına çağırmak, hasmını ezmek için gereklidir bu. Sözünün algılanmasına, anlaşılmasına ve bence bunlar da yetmez coşkulanmasına çalışır. İşte bu noktada slogancı şiire gelmek istiyorum. Bu şiirin kavgayı tek bir unsura, genellikle şiddetli sese indirdiğine inanıyorum. Bu şiir ses şiddetiyle kavga eden bir şiirdir. Oysa kavga, dediğim gibi, kavganın tek boyutu cesaret ve korku boyutu değildir. Ne dostunu tümel olarak donatabilir, ne düşmanını tümel olarak ezebilir. 

Toplumcu şiir gelecekle ilgilenmektedir. Geleceği kurmakla. Bu demek ki geçmişe ve bugüne vurmakla. Bu demek ki unutturmamakla bu demek ki hafızayla, bu demek ki tüm duyulara hitap etmekle ilgilenmek zorundadır. Bunun araçlarından biri ses ve ahenkse, diğeri öykülemedir. Öyküleme kıssadan hisse demektir. Bir yandan da anımsamaya giden yolda anı yaratmaktır. Başta nazım olmak üzere bütün büyük toplumcu şairlerin öykülemeye sıkı sıkı bağlılığı bunun ifadesidir. 

Kavga mucizelere değil kendi mücadelesine inanmak ihtiyacında olduğuna göre bilimsel çözümlemelere dayanmak ihtiyacındadır da. Sıradanın tarihsel önemde olduğunun, tarihsel önemde olanın da sıradan olduğunun altını çizmek zorundadır. Bu sıradan görünenin çarpıcılığından yararlanmayı gerektirir. Aynı şekilde tarihsel olanın da sıradan olduğu çarpıcılığından. Che'nin bence müthiş bir dize olan şu sözünü hatırlayalım: "Gerçekçi ol, imkansızı iste!" 

Toplumcu gerçekçi şiir estetiği, emekçi sınıfların tüm duyularına seslenmeyi, görsel, işitsel, fiziksel, şaşırtmayı amaçlayan, düşsel tüm unsurları içine almak zorundadır. İnsanı doğayla ve toplumla bir bütün içinde kavramak bana göre estetik zenginlik açısından avantajdır ve toplumcu şiir bu avantaja sahiptir. 

Şiir var mı, nerede...
Şiir var mı var...İsmet Özel çağdaş Türk şiiri olmadığını söylüyor. Bence o da var. İşte olan çağdaş Türk şiirinin ta kendisidir. Çağdan bağımsız değiliz artık. Hiçbir toplum bir diğerinden, bu demek ki çağından yalıtık değil. Doğru algılamak gerek. Çağdaşız ve bu çağda ülkemize, toplumuza biçilen rol bu. Karşı çıkacaksak bu role ve bu rolü kabullenmiş şiire karşı çıkacağız. Küreselleşme bireyciliğin, yalnızlığın, çaresizliğin yaygınlaştırılmasıdır aynı zamanda. Bunu öneren şiire karşı çıkacağız. Gizemli, bu demek ki tekil, bu demek ki yalnızlığı vurgulayan şiire karşı çıkacağız. Umut yoksa kavga yoktur. Çaresizlik madalyonunun öbür yüzü kendi dışından bir şey beklemektir. Bu demektir ki mistik şiire, kaderci şiire karşı çıkacağız. 

Toplumcu şiirin beslendiği koşullar
Ne zaman olmuş bir bakalım...ne zaman kavga şiddetlenmişse o zaman olmuş..toplumcu şairler toplumsal alt üst oluş dönemlerinin ürünleri olmuşlar.. tüm sanat alanları için de gerekli bu.. Neruda, Nazım, Mayakovski, Hasan Hüseyin, Ahmed Arif hep kavgaların ortaya çıkardığı şairlerdir. Burada bir parantez açmak istiyorum. Ayakları kavganın içinde durmayan bir adamın şiirlerinin kavganın içinde durması son derce zordur. Yani bir şair sadece şiirleriyle kavga edemez. Toplumcu şairlerin sanırım tamamı örgütsel geleneği olan, mücadelesi olan şairlerdir. Belki Bertolt Brecht’i dışında tutmak gerekir. Hani derler ya partinin talimatıyla şiir yazılmaz. Doğrudur. Zaten onlara da partileri talimat vermemiştir. Kavgaya sürebilecekleri neleri varsa vermeleri istenmiştir doğal olarak. Ve şiirlerini vermişlerdir. Kavgadan aldıklarını şiire dönüştürerek kavgaya vermişlerdir. 

Peki günümüzde toplumcu şiir var mı? Toplumcu kavga yenilgiden yenilgiye koşmuş... Şimdi toplumcu şiir elbette var  Ama çoğunluğu yalnızlıkla, umutsuzlukla birleştirmiş şiirini.. Bu bakımdan 80 sonrası şiirinden söz edilmesi boşuna değildir. Çoğunluğu toplumcu yenilgi şairleridir bana göre... Şiirleri bu psikolojiyi yaymaktadır. Yusuf Hayaloğlu, Ahmet Kaya ve Nevzat Çelik’in bu psikolojide birleşen ürünler vermeleri rastlantı değildir. 

Kimsenin peşinden gitmediği, gitmek ne kelime vebalı gibi kaçtığı bir kavganın şairleri de var kel aynaklar gibi..  Bu iş tıpkı spor meselesi gibi...Bir milyarlık Çin’i on milyonluk Çek takımı yeniyor.. Hayır aslında bu değil.. Çin’de futbol oynayan bir milyon arasından seçilen takım, çek cumhuriyetinde futbol oynayan 2 milyon içinden seçilen takıma yeniliyor. Kavga eden üç beş adamın içinden kavga etmeyenlerin karşı safta kavga edenlerin şairlerinden daha iyisinin çıkması zor. Var olanlar.bir kapıyı bekliyorlar birgün başka girenler olacaktır diye... 

Son söz olarak şunu söylemek istiyorum:

HER KAVGA BİR ŞAİR, HER ŞAİR BİR KAVGA BESLER! 



UYSAL HİMMET ASLAN


15 Ocak 2007 Pazartesi

UYSAL HİMMET: AYAKKABILARIN SALTANATI



                      AYAKKABILARIN SALTANATI    


                                                                                                


Hayır! Size bu sabah vapurda gördüğüm ayakkabı boyacısının hikayesini anlatmayacağım. Çünkü hiçbiriniz ayakkabı boyacısı değilsiniz. Üstelik ayakkabı boyacılarının ya da tinercilerin, şarapçıların, dilencilerin yenilgilerinden kendine zafer payı çıkarmaya hazır zafer açlarınız siz. Ve ben, sizin onların yenilgileri üzerinde tepinmenize izin vermeyeceğim.

Evet! Size vapurda gördüğüm ayakkabı boyacısının hikayesini anlatacağım. Ve onun üzerinde tepinen yenilgileri.

Adı Eyüp. O zaten her şeyden önce adıyla ayakkabı boyacısı olmaya aday doğmuş. Sanırım adı Tolga, Özgecan ya da Orkun olamazdı. Yanılıyor muyum? Hangi semtte oturduğunu da öğrenmiştim ama şimdi hatırlamıyorum. Ama bunun ne önemi var ki? Nasılsa o mutlaka ayakkabı boyacısı Eyüp'ün oturmak zorunda olduğu semtte oturuyordur ve bu da sizin semtiniz değildir. Yoksa öyle değil mi? Hayır öyle değildir. Öyle olsa Eyüp'ün siz olmanız olasılığı ne kadar güçlü olurdu. Belki de o siz olurdunuz. Benim gördüğüm Eyüp ise siz değildiniz. O, bu sabah saat 7 de Karşıyaka vapur iskelesindeydi. Ve siz kimbilir neredeydiniz.

Bir ayakkabı boyacısının evi Karşıyaka Vapur İskelesi'ne yürüyüş mesafesinde olmamalı. Eğer evde kahvaltı yaptıysa, ki dışarıda harcanacak para o günkü kazançtan düşüleceğinden mutlaka yapmıştır. Sabah 7 den önce kahvaltı için harcanacak bir zaman ayırmak zorunda kalmıştır. Ve tabii otobüs ya da minibüs beklemek ve iskeleye kadar gelmek için de gününden bir pay ayırmıştır. Bütün bunlar için en iyi olasılıkla bir-birbuçuk saat önce kalkmak zorunda kalmıştır. Son derece önemsiz olabilecek bu ayrıntıyı Eyüp'ün yaşamı son derece önemli kılabilir. Çünkü yaptığı işin önemsenmesi ya da yaptığı işin sonuçları üzerinden Eyüp'ün önemsenmemesi anlamına gelebilir. Ben kahvaltıyı kimin hazırladığını bilmiyorum. Eyüp'e de sormadım. Kahvaltıyı bir başkasının hazırladığını ama bunun çok da özenli bir hazırlık olmadığını tahmin ediyorum. Bunu Eyüp'ün bu sabahki yüz ifadesinden ve mimiklerinden baktığım falda görüyorum.

Sabah 5.30. uyanmak için çok erken bir saat. Eyüp'ün uyandığı bu saatten biraz sonra siz de uyanmış olmalısınız, çünkü Eyüp'ün saat 7 de iskelede beklediği belki de sizsiniz.

Deniz çalkantılı bu sabah. Dipten gelen yosun ve çamurlar lacivertini kahverengiyle karışık yeşile döndürmüş. Ama çok şükür bu çalkantının üzerinde pırıl pırıl bir güneş var. Siz vapurun üst katına çıkıyorsunuz İzmir'i izlemek için. Ve siz İzmir'i izlerken kim bilir ne anılar, örneğin benimkiler şehrin pek çok köşesinden fışkırıp size bakıyor. Ve siz bunun hiç farkında değilsiniz. Uzun ahşap sıralar arasında ilerlerken boş yer bakınıyorsunuz. Mümkün olduğunca boş bir yer. Fiziksel bir temastan sizi uzak tutacak, rahat olacağınız bir boşluk. İşte buluyorsunuz ve oraya oturuyorsunuz.

Siz tam körfezin biraz sonra ulaşacağınız karşı kıyılarında göz gezdirir, bu her gün gördüğünüz üst üste gelmiş binalar manzarasını izlerken, önünüzde bir karaltı duruyor. Karaltıdan bir ses çıkıyor ve size ''Boya ister mi? '' diye soruyor. İzlencenizden kopmak istemiyorsunuz. Karaltının üstüne eklenen ses daha da rahatsız ediyor sizi. Ama gelen ses bir soru cümlesi. Yanıtlama gereksinimi doğuruyor. En azından sahibine bakma gereksinimi. Ve karşınızda en masumundan, en çocuksusundan kulaklarına doğru yürüyen gülümsemesiyle Eyüp! Algılarınız yavaşça Eyüp'e dönüyor. Gülümsemesi bunda çok etkili. Ayakkabılarınıza bakıyorsunuz. Evet, bugün boyaya ihtiyacı var. Manzarayla son bağınızı istemeden de olsa koparıyorsunuz ve ayakkabınızdaki matlığı şık bir parlaklıkla değiştirmeye karar veriyorsunuz. Farkındaysanız bu kararınız aynı zamanda Eyüp'le sosyal bir ilişki kurma kararınız oluyor. Siz şimdi ayakkabı boyacısının karşısında ona iş veren birisiniz. Eyüp'ün sadece ayakkabınızı boyayacak emeğinin değil biraz önce size dönen gülüşünün de sahibi olduğunuzu bilincinize çıkarmasanız da biliyorsunuz. Bedeniniz biraz gerilip doğruluyor. Hayata biraz daha hakim bir hava geliyor üstünüze. Kendinizin bile fark etmediği bir utanma duygusuyla çevrenize bakıyorsunuz. Bu duygu zaman zaman Eyüp'leştiğiniz yaşamınızın bir yerinde kendi Eyüp'lüğünüz karşısındaki geçici saltanatınızla ilgili olabilir mi? Kim bilir?

Herkes kendi işinde gücünde. ''boyar mısın'' diyorsunuz sakince. Boyar mısın! ne kadar çok şey barındırabilir içinde bu söz. Hiç tanımadığınız bir insana siz yerine sen'li bir hitapta bulunabilmeniz için toplumsal hiyerarşideki yerlerin alt ve üst olarak daha söz sarfedilmeden netleşmiş olması gerekir. Zaten soru ve hatta rica biçimini alsa bile bunun emir sözü olduğu da son derece belirgindir.

Oturduğunuz o upuzun tahta sıra Eyüp'ün karşısında sizin küçük tahtınız. Eyüp sağ koltuğunun altına kıstırdığı minik tabureyi ve sol omzundaki boya sandığını hemen hemen aynı anda önünüze koyuyor ve çömelip oturuyor.

Eyüp! Yüzünden eksik etmediğini düşündüğünüz çocuksu, masum gülümseyişiyle aptala benziyor. Gözlerinize gülümseyip sandığın üstündeki paçanızı sıvıyor hafifçe. Vapur homurtular içinde sarsılarak kalkıyor. Birkaç martı pervanelerin karıştırdığı deniz üzerinde uçuyor çabuk çabuk. Karşı kıyıya varmadan boyanın bitip bitmeyeceğini merak ediyor ama sormuyorsunuz. Eyüp'ün bu konuda bir telaşının olmadığını görüyorsunuz. Bir iki fırça darbesiyle tozunu alıyor önündeki ayakkabının. Sandığın küçük çekmecesinden boya kutusunu çıkarıyor. Ezilerek yamyassı edilmiş bir çay kaşığıyla boya kutusundan bolca boya alıp süngerine sürüyor. Boyanın bolluğundan memnun oluyorsunuz. Tırnaklarının içi boyadan kararmış. Biraz sonra işaret parmağıyla ayakkabınızın burnuna vuruyor.''Değiştir'' demek bu. Ve bu işaret emir kipinde. İktidarınız bir an sallanır gibi olsa da diğer ayakkabınızı sandığa koyarak yeniden kuruyorsunuz. Eyüp'ün aptal bir ifadeyle gülümseyen yüzü yüzünüze dönüyor birden. Ağzını kocaman açıp gülümsemesine devam ederken konuşuyor:

''Beni Kordon Ayakkabı'dan çağırdılar'' diyor, ''ayakkabı vereceklermiş''. Anlamakta zorlanıyorsunuz. Sorulu bir ifade geliyor yüzünüze:
''Ayakkabı mağazası değil mi orası? ''
''hı,hı'' diyor Eyüp, ''çok güzel ayakkabıları var.'' Sevinmek istiyorsunuz
Eyüp adına:
''Sen mi boyayacaksın hepsini? '' Kocaman bir sevinç geliyor Eyüp'ün
yüzüne:
''Ben boyamayacağım. Bana ayakkabı verecekler. Gıcır gıcır, yepyeni.'' Hiç durmadan ekliyor: ''Hasan Abi 'Perşembe'ye gel' dedi.'' Bir an Eyüp'ün sevincini izliyor ve bir sözle katılma gereksinimi duyuyorsunuz:
''Ne güzel! ''

Körfez vapuru körfezin en güzel çayhanesi, deniz üzerinde gezen kocaman bir taze ve ucuz çay teknesi. Diğer sıraların arasında dolaşan çaycıyı takip ediyorsunuz gözlerinizle. Size doğru baktığında elinizle işaret ediyorsunuz. Hiçbir zaman eğilip sıradaki yanınıza bırakmaz çayı. Siz alıyorsunuz elinden ve hemen yanınıza koyup sigara keyfiyle çay keyfini birleştirmek için bir sigara yakıyorsunuz. Ama çok ayıp! Eyüp'e çay ısmarlamayacak mısınız? Bir başkası yepyeni bir ayakkabı verebiliyor, siz de bir çay ısmarlayabilmelisiniz. Uzaklaşmakta olan çaycının elindeki tepside hala birkaç bardak çay olduğunu görüyorsunuz. Sesleniyorsunuz suratsız çaycıya:''bakar mısınız, bir çay daha verir misiniz? '' Çaycı dönüyor. Yanınıza geldiğinde Eyüp'ü işaret ediyorsunuz. Eyüp de sizin gibi alıyor çayını ama sallanan sandığına değil, herkesin basıp geçtiği kirli zemine koyuyor. Aceleyle karıştırıp bir yudum aldıktan sonra boyasına devam ediyor.

Vapur karşı kıyaya yaklaşırken bir yandan acele bir yandan eksiklik duygusuyla soruyorsunuz:
''Badem yağı sürmeyecek misin? '' Sürecek. Bir kutunun dibindeki azıcık kalmış badem yağını hesaplıca alıp gülümsemeden sürecek. Tüm işi bittiğinde vapur kıyıya yanaşmak için manevra yapıyor olacak.

Birden merak edeceksiniz:
''Akşama kadar gidip geliyor musun böyle vapurda? ''
''Yok'' diyecek Eyüp, ''yolcu azalınca, saat 10 gibi inerim. Akşam üstü yine
binerim.''
Her binişinde para veriyor mu acaba? :
''Yok'' diyecek yine Eyüp gülümseyerek, ''bana bedava! ''

Eyüp, bütün işi bittiğinde son kez işaret parmağıyla ayakkabınıza vuracak. Gülümseyerek yüzünüze bakacak. Bozukluğunuz olmadığı için cebinizden gerekli paranın iki katı çıkacak, Eyüp'e uzatacaksınız. Ve Eyüp, üzerini vermeyeceğini, parayı tümüyle kabul ettiğini anlatan bir ifadeyle oturduğu yerden alıp ceketinin yan cebine koyacak. Para üstüyle ilgili merakınızı da gidermiş olacak böylece.

Siz vapurdan inmeye yönelmek için gerekli zamanı hesaplarken o kalkacak ve karşınızdaki sıraya oturacak. Sandığını sürükleyerek önüne çekecek. Eğilip çayını alacak ve soğumaya yüz tutmuş çayı hızla yudumlayacak. Sanki artık size bakmaya utanır gibi olacak.

Siz Eyüp'ü orada bırakarak merdivenlere yöneleceksiniz.
Eyüp vapur kalkınca yeni yolculardan birinin daha ayakkabısını
boyayacak.

Ya siz? Hangi ayakkabıları boyamaya gideceksiniz?



UYSAL HİMMET


1 Ocak 2007 Pazartesi

UYSAL HİMMET: İKİ DİZE'NİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI / ŞİİR CEPHESİ





İKİ DİZE'NİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI 
/ ŞİİR CEPHESİ


                                                                                                     

                                                            

1. dize: "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür"
2. dize: "yaşamak bir orman gibi kardeşçesine"

Kimi zaman birinci dize yokmuş gibi yaşadık, kimi zaman ikinci dize... ve birini diğerine tepki olarak...

Birinciyi okumayı yeni insanı yaratmakla ilgili, ikinci okumayı yeni düzeni yaratmakla ilgili görüyorum.

Tüm bir devrimler tarihinin çözülememiş sorunu bu iki dizeyi birlikte okumakla sıkı sıkıya ilintili... “Yaşamak bir orman gibi kardeşçesine”nin birinci dizesiz mümkün olmadığı ve üstümüze yıkıldığı yerden ayağa kalkmak gerek.. Ayağa kalkmak için bunun üzerinde düşünmek....  Ve işte Che... İki dizeyi birlikte okuyan ender devrimcilerdendir diye düşünüyorum... Ve o iki dizeyi birlikte okumak kültürü bugün yarım yamalak  da olsa Cheler'in ülkesinde var...

Tek ve hür insanlar arasından Fidel’e kardeşinden başka halef düşünülememesi, tüm bir yarım yamalaklığın işareti sanırım. Bir lider değişimi hangi kültürde bir düzen değişimini işaretler? Daha önce yazılmış her şeyi bir kez daha yazmak, daha önce olmuş her şeyin bir kez daha olmasını engelleyebilir mi? Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de yani burjuvaların ülkesinde Irak işgaline, Nato’ya karşı bunca eylemlilik yapılabilirken, işçilerin, emekçilerin ülkelerinde resmi açıklamalar dışında bir kitle öfkesi görebildik mi?  Bu kitle hangi ''proleter'' kültüre sahiptir?  Aynı şeyi Vietnam konusunda da sorabiliriz...  Vietnam’ı savunabilen kitlelerin en çok Fransa’dan, Türkiye’den, Hatta ABD’den çıkmış olması neyi anlatır? ?

Devrim, parti, sosyalizm... Bu yüce değerler ancak birer araç olarak değerlidir ve araç oldukları sürece... Ancak bunların araç niteliklerinin arka plana amaç niteliklerinin ön plana alınması bizi, yani o kardeşlik ormanını bir araç haline getirme kültürünü yeşertmeye adaydır ve araçlar pasiftir... Ve o pasif araçlar, sonra bu amaç olmuş araçları bile savunamazlar ya da savunmazlar...

Kitlelerin kapitalizmden tüm nefretlerine karşın sosyalizm alternatifini marjinallliğe hapsetmelerinde, sonuçlarına olan bu derin güvensizlik rol oynamış olabilir mi ve biz bu güvensizliği eski sözlerimizi tekrar ederek aşabilir miyiz?

Yani sözün özü şu: Berlin duvarının Doğu Alman değil Batı Alman tarafından örülmesini nasıl sağlayabilir, ve Batı Almanya’ya değil Doğu Almanya’ya geçmek için yıkılmasını nasıl sağlayabiliriz?

Fikir jimnastiği olabilir mi yazdıklarım bilmiyorum...

Sosyalizm için sanat, devrim için sanat... Tüm sanatsal-kültürel yenilgilerden dersini almak zorunda... Almış mı?...

Politik derslerle yetinen hiç bir politikanın başarıya ulaşacağına inanmıyorum. İdeolojik derslerimizi iyi almamız gerekiyor ve bence tüm yukarıdakilerle bağlantılı bir sanat anlayışına şu sloganı bir kez daha inceleyerek adım atabiliriz: “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!!"



UYSAL HİMMET


NOT: Bu yazı antoloji.com'daki EMEĞİN SANATI grubundaki tartışmalardan derlenmiştir.
( http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati )



ŞİİR CEPHESİ





-"o güzel insanlar, o güzel atlara binip...’’
geldiler yine-

Bugün
96 şehitlerinin anmasıydı
eski bir televizyonda
bir video filminde
Sevgi’yi gördüm
çöp gibiydi
aç çocukların
gözleri hayatta öz kardeşiydi
ve canım parmakları
o canım parmakları
yüreğimi çizen kemik gibiydi
kızıl bantlı başı
yavaşça yaklaştı
yaklaştı
yaklaştı
eğildi üstüme doğru
‘’yaşamak istiyorum’’ dedi ‘’herkes kadar’’
yaşamayı seviyorum fedakarlık ediyorsam
bunun için ediyorum! ’’
doğruldu sonra
gözleri
dudakları
ve kemik uçlarıyla
engin bir deniz gibi
gülüşüne yerleşti yavaşça
melike
bugün bir kez daha emin oldum ki
onlar
candan önce
gülüşü cepheye sürmüşlerdi
bugün mutluyum melike
bugün orada
‘’düş işçileri’’ ni okudum
ekmeğe
ve zafere
ihtiyacı olanlara

bugün mutluyum melike
çünkü bugün ilk kez
kaldırıp şiirin başını
izli bir mermi gibi
ekmek gibi
su gibi
sürdüm cepheye





UYSAL HİMMET


15 Aralık 2006 Cuma

UYSAL HİMMET: KÜFÜRBAZ



KÜFÜRBAZ 







-Manzara aynı, pencereler farklı-  

Uzun boylu, güçlü kuvvetli bir kız. Ve güzel. Duru bir su gibi bakar. Hayır, bakmaz, o sadece gözlerini açar ve bütün dünya gelip onun gözlerine dolar. Kumral saçları parlayarak omuzlarından aşağıya dökülür. Aşağıdan yukarıya bütün hatları yuvarlak, orantılı. Uzun bacaklar, mini eteği zorlayan kalçalar... Kalçalarından sonra inceliveren beli açıktadır. İpeksi bir ten görünmez sarı tüylerle oynaşarak dik, yuvarlak göğüslerine, oradan tek bir kırışıklığın olmadığı boynuna, çenesine, dudaklarının kenarından yanaklarına, iri çekik gözlerine uzanır, şakaklarını geçip gözlerini derinleştiren perçeminin altında kaybolur. Dudaklarını hafif araladığında bembeyaz ıslak dişleri görünür. Askılı ve mini giyer. Her Cumartesi gecesi bardadır. Oturmamacasına danseder. Birlikte gittiği erkek arkadaşlarının biriyle bile yatmamıştır. Yatamayacaklarını bilirler. Bunu bardaki diğer erkekler de bilir. Lezbiyen olduğundan falan değil, ilişkilerin lay lay lom tarafında olmadığından.

Eskişehirli bir imamın kızıdır. Kaç kez hatim indirmiştir. Allahına kadar inanır, içki içmez ve evine alkol namına bir şey sokmaz. Ama hiç umulmadık gece mekanlarını, gece alemini tanır. Hatta o alemde sözü geçer biridir. İlk iki karısını öfkesiyle yıldırıp evden kaçırtan ceberrut babasına postasını koymuş ve evini terkederek İstanbul’a gelmiştir. Niçin mi? Futbol aşkı için, futbol oynamak için. İstese ekmeğini taştan çıkarır ama arabası olduğu için buna gerek duymaz, arabadan çıkarır. Korsan taksicilik yapar. İsterseniz sizi Bakırköy’den taksim’e on ikiye götürür. TEM yolunda s çizerek trafiğe sağ-sol çeken güzel bir bayan sürücü görürseniz odur.

Yakın zamanda, evinde kalan bir martıdan takı yapmayı öğrenmiştir. Takıların her ayrıntısı onun aklından, gözlerinden ve ellerinden geçer. Siz onları alır, kendinize göre anlamlar yükleyerek bakarsınız. Takı yapmaya başlayalı beri pazarlara tezgah açmaya, bu yüzden de arabasını çoğunlukla kiraya vermeye başlamıştır. Korktuğu tek şey –karıncaları ve karafatmaları saymazsak- araba kullanırken bayılmaktır. Dünyanın tüm yükünü omuzlarına almış, herkesin derdini dert etmiştir. Gazete ilanıyla bulduğu ev arkadaşı Serda bile koskocaman, çalışan bir kız olmasına rağmen ona yüktür. Akşam neden geç kaldığı, evde yalnız kalırsa korkup korkmayacağı, parasız olma olasılığı, konuklarının evden doygun çıkıp çıkmadıkları, hastalıkları, sevgili sorunları, abi-kardeş kavgaları... hep ona derttir. Köpekle fare arası o evcil yaratığına saygılı davranılıp davranılmamasını bile dert eder. Böyle şeyleri belki herkes dert eder ama onun kadar değil. Öyle dert eder ki yaratığı sevmekte geciken Serda için salona ya sev ya terket sloganı bile asmıştır. Zaten on beş günde bir, ev bulması için on beş gün süre tanıyarak kovar.

Değerleri önünde pürüz gibi hissettiği herkese, her davranışa kızar, hepsi için kriz geçirebilir, migreni tutabilir ve bayılabilir. O yüzden buzdolabının yarısı ilaç doludur. Sakın ne ilacı bunlar gibi sorular sormayın, nedenini biraz sonra anlayacaksınız.

Laf atmaya, yan bakmaya dayanamaz. Kızmaktan gülmeye, gülmekten kızmaya kolayca geçer ve çok kızdığında parmakları demir bir sapın ışıldayan düğmesine basar. Demir saptan iki yanı keskin bir bıçak ileriye fırlar! Boşuna da fırlamaz, ayda ortalama üç adama girer. İstanbul’da onun tarafından bıçaklanmış onlarca adam dolaşmaktadır. Bu adamlara daha sonra ne olduğunu, hangi hastanelerde tedavi gördüklerini, ölüp ölmediklerini saf bir şaşkınlıkla merak eder. Geçenlerde, kırmızı ışıkta iki sıra yandaki arabadan kafasını çıkarıp sevişelim mi yavrum diye bağıran birinin önüne tüm trafiği keserek sapmış ve gel sevişelim, yalnız ben biraz ateşli sevişirim diyip adamda ilave üç delik açmıştır. Ya sustalıyı gören adamın bacı bacı diye yalvarmasına verdiği cevap! ... İstanbul sokaklarında, bıçağının yarasını taşıyanların üç beş katı kadar da küfürlerinin acısını taşıyan vardır. Çünkü her gün bir sürü adamın da anasını siker. Bu eylemi her beş cümleden birinin sonunda yapar. Bunları yaparken de yalnız kendini değil bütün kızları koruduğunu düşünür. Her eyleminin sonunda bi daha bir kıza laf atsınlar da göreyim der. Bu onun toplumsal bir görevi yerine getirmiş olmasının verdiği rahatlıkla oh çekişidir. Tam bir ilke kadını olarak her gün sekiz kiloluk dambılla çalışır. Pazuları benimkilerden iyidir.

Raporludur. Mecazi anlamda söylemiyorum, resmen raporludur. Dilediğini bıçaklayıp dilediğinin –en çok da ev arkadaşı Serda’nın- amına koyabileceği devlet tarafından tescillenmiştir. İşte bu küfürbaz kız yarım saatte bir, yoldayım geliyorum diyip bizi bekletmese, biz de ona kızıp nasılsa para buluruz diye evden çıkmasaydık şimdi ne burada, ne de bu durumda olurduk.

Bir parktayız ve kelimenin tam anlamıyla beş parasızız. Kürdistan’ın her şehri bir banka, bir ağaç altına, bir duvar üstüne yerleşmiş. Erkekler, örgü hırkalarını omuzlarına almış, ağarmış sakalları, bükülmüş belleriyle boşluğa bakar gibi bakıyorlar. Ağızları yarı açık. Başörtülü eşleri, koyu renk giysileriyle bulundukları köşeyi çiğdem çekirdek çitlemeye hazırlıyorlar. Kürdistan’ın ve evlerinin iklimini taşıyorlar her yere... İklimleri içlerine, İstanbulsa sırtlarına çökmüş. Kimbilir kendi yurtlarında nasıl civandılar ve her taşı nasıl ayrı seker, geçen her bulutla nasıl tanışırlardı... evlerine misafir olmak istemezdiniz. Hiçbir zaman o kadarına layık olamayacağınız misafirperverliklerinin altında ezilirdiniz. Oysa şimdi ne kadar salak ve silik görünüyorlar... çabucak parlamaları, kavgalara girmeleri bastırılan büyük isyanlarının küçük isyanlara bölünmesinden başka bir şey değil. Salıncakta sallanan, kaydıraktan kayan çocuklarını sakınarak izliyorlar. Bir yandan da cesaretlerini, becerilerini ölçüyorlar farkına varmadan. Delikanlılar ve kızlarsa arz talep eğrilerini kesiştirme peşinde.

Çaresiz o küfürbaz kızı aradık. Bekleyin. Bekliyoruz. Son yüz elli bin liramızı bir bakkalın kulağının arkasındaki bitmeye yüz tutmuş kaleme karşılık verdik. Bu parkta beklerken, dün ve bugünü ikimiz ayrı ayrı yazmak istedik. Sigaramız yok, en kötüsü de bu. Biraz önce çıktığımız kültür merkezinde, bir alman resmettiği Nazım şiirlerine bakarken, sigarasız kalabileceğimizden tedirgin olarak iki kişiye bir sigara hesabıyla son sigaralarımızı içmiştik. Şiirler resimlerin tam ortalarına yerleştirilmişti. Türkçe yazılmışlardı. Birinde, dar bir sokağa taş yerine şiir döşenmişti. Harfler ustaca kırılmış, sokağın iki yanında keskin kenarlı kaldırımlar oluşturulmuştu. Şiirde dar sokak, dar sokakta şiir... Kültür merkezinin üst katı kapalıydı, mühürlenmişti. Asıl garibimize giden de açık katta iki odanın mühürlenmiş olmasıydı. Bu odalardaki eski koltuklar izinsiz toplantı yapıldığının kesin kanıtlarıymış. Mührün ipini duvara tutturan incecik çivileri yokladım. Çok kolay çıkıyorlardı... gülümsedik. Devletle tanışıklıkları çok eskilere dayanıyordu. Devlet onları, onlar devleti çok iyi tanıyorlardı. Daha önce bir düğün salonuyken bulunmayan eksiklikler şimdi bir bir bulunuyordu. Kütüphane, müzik ve tiyatro atölyesi, stüdyo, süs niyetine asılan kırık sazlar... ama aklımızın bir yanı beş milyondaydı.

Küfürbaz’ın evinden buraya gelirken kendi evimizden minibüslük daha uzaklaşmıştık ve dönüş parası iki katına çıkmıştı. Birbirimizin gözüne bakıyorduk. Konuşmakta olduğumuz yöneticisinden borç isteyeceğimizi biliyorduk ve bu ağır geliyordu. Bu adamların hiç paraları olmaz zaten ama bir beş milyonları da olur diye ummuştuk. Yokmuş. Çayları ve suları varmış, içtik. Klişe bir propaganda konuşmasını yarıda kestik. Galiba biraz soğuttuk kendimizden. E benim dostum, her toprağa aynı gübre atılmaz ki, önce biraz tartsan karşındakini! Boş masalar... Bedeller ve çabalarla sonuçlar arasındaki korkunç farklar. Hep tenha mı burası? Ben de ne zaman gelsem tenha görüyorum ama pikniklerine dört beş bin kişi geliyor. Ciddi mi, şimdi bu boş masalar daha üzdü beni ama yine de bu çok iyi. Evet. Üstelik çok disiplinliler. İçki ve mangal yok. Herkesin mangallık gücü olmadığı için mangal yasak ama döner ekmek tezgahı kuruyorlar, herkese çok ucuza döner ekmek veriyorlar. Bazen kaçak içki içenler oluyor, onları uyarıyorlar, uymayanları da piknik alanından çıkarıyorlar. Sen gelmeden birkaç gün önce Hande’i de götürmüştüm. Oğlu tutsak bir anayla aynı sofraya düşmüştük. Tanırsın belki, Güzel Ana. Görsem tanırım belki ama hatırlayamadım. Ankara’ya falan gidiyorlar ya sık sık, Adalet Bakanlığı’na Başbakanlığa... o tür faaliyetleri finanse etmek için fanila tişört falan satıyorlar. O gün pikniğe katılanlardan birinin dükkanına gitmişler. Adam ihtiyacımız yok demiş. Ana giderken de dur dur demiş arkasından, almayacağız ama şu beş yüz bin lirayı alın. Ana çok kızmış tabii, biz sadaka toplamıyoruz demiş, eğer genç olsaydın gençliğine verirdim ama genç de değilsin. Bunu anlatırken ana nerdeyse ağlayacaktı. Hande’e baktım, gözleri ateş olmuş, put gibi dinliyordu. Ananın sözü bitince ayağa fırladı. Nerde teyze o adam dedi, amına korum ben onun. Adam ordaymış ama ana göstermedi.  

‘’ Yoldaş senin bir gülüşün
Bir dostunun yarasını saramıyorsa artık
Sen artık kendin değilsin’’ 

O küfürbaz kızı aradık yine. ille de söyleyiyormuşuz: hiç parası olmadığından ihtiyacımız olan parayı ev arkadaşından alıp gelecekmiş. işten dönmesini bekliyormuş.

Önümüzde oturan Kürdistan kalkıp gidecekmiş gibi doğruluyor. Doğrulurken yerden parlak tütün tabakasını aldığını farkediyorum. Dur amca, sen bize lazımsın! Gülümseyerek bakıyor, duruyor. Yanına vardığımda çimenlerin üzerine geri oturmuş oluyor. Yanına oturuyorum. Bu tabakada tütün var mı? Var. Nerenin? Diyarbakır. Ben de hep diyarbakır içerim. Anladı. Al sar, bir sigaralık bırak yalnız. Buradan beş altı sigara çıkar. Bu tabakanın sarma mekanizması yok mu! Kırdım, boşuna yer kaplıyordu. Ben elle sarmayı pek beceremem ama... Yüzüme bakıyor. Alışkın elleriyle sigara sarmaya başlıyor, nerelisin? Demek konuşmalarımla olasılık olan kürt olmamaklığım sigara sarmayı bilmemekliğimle kesinleşti. Egeliyim. İlk sigaraları sarıyoruz. Onunkiler sıkı birer dolma, benimkilerse beslenme yetersizliği çeken şiş göbekli birer çocuk. Altı sigaradan sonra tabakada bir sigaralık tütün kalıyor. Tam onun ve benim istediğimiz gibi. Cebinde siyah bir kalemin kapağı görünüyor. Sırtından bakınca kaleminin olmayacağını tahmin etmiştim, yanılmışım. Şu da biz de kalabilir mi, ödünç? Sizin olsun. Yok, bir şeyler yazmamız gerekiyor da, giderken veririz. Gülümsüyorum yalnızca. İnsanın bu kadar güzeline teşekkür edilmese de olur, çünkü verirken fazlasıyla mutlu olurlar. Teşekkür etmeden kalkıyorum. Bakışıyoruz ve o da gülümsüyor.  

‘’ gidersen hani sığınaklarım?
eksilir, zarar kalırım
yeni günün tenine dağılır yaralarım
sana yağmur diyorum! ’’ 

Geri dönüyorum. Mutluyuz, yeterince sigaramız ve yeterince kalemimiz var. Beklemek biraz daha kolay.

Şimdi sen, dün erken saatlerde evden çıkarken, çoktan doğmaması gereken yerden doğan güneş gökyüzünü boylamıştı ve biz de pikniğe geç kalmamak için aceleyle hazırlandık gibilerden uzuuuun bir cümleyle başlarsın di mi canım? İlk cümleyi gösteriyorum, sen öyle san canım! Kurgu diye bir şey varmış ve biz de bunu el yordamıyla öğreniyoruz. Dil çıkarıp ilk tümcelerimi gösteriyorum: Kürdistan buraya taşınmış. Her şehri bir banka, ağaç altına, duvar üstüne yerleşmiş. Naber güzelim, bozuldunuz mu? Eh bi şeyler öğrenmişsin! Yazmayı bıraktık, sarma sigaraların tadını çıkarıyoruz. Zaten yanımdaki martının bıdı bıdısından yazmak mümkün değil. Akşam belli saatten sonra belli kadınlar gelirmiş de, bu semtte başörtülü ev hanımları fuhuş yaparmış da, biraz sonra, hava kararmaya başlayınca kıyıda köşede pazarlıklar da başlarmış da falan filan... Ben şaşkın, gözlerim kocaman –hiç anlamam böyle işlerden, kadın gelip senle yatalım mı dese hastaneye mi diyecek kadar olmasa da ona yakın salak- nasıl yapıyorlar bu işi, pezevenkleri de oluyor mu? Oluyordur herhalde, bilmiyorum ki, daha önce hiç gelmedim, bana da abim anlatmıştı. Eee! Abin ilgileniyor mu bu tür işlerle? İlgilenir o, herkese mavi boncuk dağıtır, öyle bilinçlidir ki, mesajlarını ne yana kıvırtsa olur cinsinden verir. 

‘’Manuel, dağ rüzgarı,
yaşıtımdı, hep yirmi yaşında kaldı,
dünyanın defne dalı, Manuel! ..
Dağlardaki ateştedir gülüşün,
hala peşindeyiz o eski düşün...’’ 

Şu senin tütün tabakasını bıraktığın kadının evi uzak mı, hazır buralara gelmişken alsak? Yoo değil, on beş dakikada yürürüz. İyi o zaman, şu küfürbaz kızı beklerken gidip alalım. Olur canım alalım, ama dur bi o küfürbazı arayalım... Alo! ... Evet benim! ... Ne zaman geldin sen! ... Hande ne yapıyor? ... Ne? ... İyi tamam! Serda çıktı, Hande bizimle görüşmek istemiyormuş! Siktiret, canı isterse! Bizim sorunumuz değil, kendi bilir. Kalk, şu tabakayı alalım ben seni eve götürürüm! Nasıl, en az on beş kilometre ysl? Gözüme bak! Götürür müyüm? Evet, götürürsün! Kalk o zaman, sırtımda bile taşırım seni... Ağzımda büyüyen bir martı gagası....

Kadın tabakayı apartmanın altındaki bakkala bırakacaktı sözde, bırakmamış. Zil... pencerede bir kadın. Hiç istifini bozmadan ısrarla bakıyor ve ben ısrarla bakmıyorum, hatta kıçımı dönüyorum. İzle! iyice bak ne göreceksen! Kapı açılıyor, benim martı elinde tütün tabakasıyla dışarı çıkıyor. Kadın yine pencerede. Adım gibi biliyorum, o bir pencere baykuşu. Nefret ettim. Önyargıysa önyargı..ikmişim bilincini, sadece nefret etmek istiyorum ve de gerine gerine ediyorum. O kadar merak ediyorsan baykuş gibi bakacağına gelip elimi sık! Konuş! Sözümü boşver, bari sesimi duy ve ne bok olduğumu anla!

Arabalar vızır vızır, kaldırımlar dolu, vitrinler ışıltılı. Sanki herkes bize inat, göstere göstere para harcıyormuş gibi geliyor. Bir pastanenin yanından geçiyoruz. Vitrin nefis. Dört köşe bir pastanın üzerine kül kedisinin kabaktan arabası kondurulmuş. Kapıları, pencereleri, tekerlekleri, kabağın sapı, önünde kişneyen iki beyaz at... her şey masaldan fırlamış gibi. Yalnız kül kedisi ortalarda yok. Belki de akşama prensi ayarlayacağından emin ayakkabısının kaybedeceği tekini arıyordur. Ona aşık olan mahallenin salak, karayağız delikanlısı da avucunu yalayarak buralarda bir yerde bakınıyordur. Ne kadar nefis koktu değil mi? Evet ya, çok güzeldi. İmalatı içerde yapıyorlar herhalde. Bu pastalardan birine ayıracak sadece bir milyonum olsaydı çoktan küçük bir parçayı götürmüştük. Ama dört milyonum olsaydı almazdık. Niye? Onunla eve giderdik. Gülümseyen bir martı gagası. Ben sana o kadar güzelini yapacağım ki benden önce onu yemek isteyeceksin! Neydi senin yapacağın pastanın adı? Trimisu. Hani anlatmıştım fırına gerek olmadığını, karışımı buzluğa koyacaktım falan. Ha evet, anlatmıştın daha önce ama isim isim değil ki akılda kalsın! ... Biliyor musun, şu kokuları duyunca farkına vardım, bayağı acıkmışım ben. Eve gidince ne yaparız? Bi şey yapmaya gerek yok dolapta tavuk vardı. ama bunu Hande’e söyleme e mi? Niye? Yanında sakın tavuk deme, biz evde tavuk yerine hep çikın derdik. İyi de niye? Tavuk lafına tiki var, duydu mu pu diye tükürür, anana da düz gider. Gülüyorum. Artık bana sırık diyemeyecek! ...

Dit di di dit dit... DİT DİT! Pembe martının cep telefonu. Det iz it! Bu o! Hande! Sevgili küfürbazımız. Napıyoruz? Eve gidiyoruz? Nasıl? Yürüyoruz! Bekleyecekmişiz, gelecekmiş? Nerde? Geçen gün politik piknik için buluştuğumuz yerde! Beklemeliyiz. Sadece beş milyon için değil bugünkü davranışların bir açıklamasını da duymak için. Duymadan önce de iyice bir surat asıp kızmak ve bir iki de laf oturtmak için. O yerdeki iki araçlık girintiye mobilya mağazasından bir koltuk konmuş, kimse parketmesin! Parkediyorum. Cadde kenarına koltuk atıp oturmuş bir adamım! Napıyorsun ya ysl? Oturuyorum, giderken de canlı manken parası istiycem, sen de şöyle koltuğun başına otur da iki kişilik ücret isteyelim! Arkada bir adam, oturun tabii diyor, valla iyi reklam.! Ve bunları sadece baş sallayarak söylemeyi başarıyor ya da ben bunları baş sallamasından anlamayı başarıyorum... Beş yol kavşağındayız. Bu kız her yoldan çıkabilir. Algıda seçicilik! Reno ts-ler sivil otosu olurdu eskiden, şimdi her tofaş şahin Hande’in arabası oldu! Koltuk rahat, canlı mankenlik de iyi gidiyor ama beklemek sıkıcı... bir çay olsaydı...vakit ilerliyor. Hava karardı. Yine gelmezse yürüyerek gitmemiz bile zorlaşacak, şimdiden yoruldum.

‘’başkaları için de bir diyeceğin olsun,
tasada ve bunalımda,
ve seni mutlu edecek her şeyi,
söyle onlara da!
Bir şarkı olsun dudaklarında.’’ 

Dit di di dit dit... DİT DİT! Nerdesin? Polikliniğin karşısında! Polikliniğin yüz milyon tane karşısı var, nerde bu? İşte orda! Beyaz şahin. Yarım don, yüz güzeli manken bir çocuk silecekleri kaldırmış camları siliyor. Hande ona çık lan sil şu camları demiştir.

Sabahtan beri beklediğimiz, kaçtır geleceğim diyip de gelmeyen, üstüne bir de telefona arkadaşını çıkarıp bizimle görüşmek istemediğini söyleyen kızla görüşme senaryolarımı aceleyle gözden geçiriyorum. Manken çocuk hiç ilgilenmiyor bizimle. İlgilendiği yanımdaki martı aslında. Ama martı, bir manken yerine, benim gibi ilgilenilecek ne bulunduğu meçhul bi adamla ilgilenmeyi tercih ettiği için her anlamda kıçını dönmüş durumda. Ön yolcu kapısını açıp bakıyorum. Karşımda içten, alabildiğine masum bir bakış. Bir de gülümsüyor, otuz iki diş meydanda! Hadi atlayın! Nereye? Arabaya! Niye? Eve gitmeyecek misiniz? Evet! Penceresinden kafasını çıkarıp ön tarafa uzatıyor, manken çocuğa doğru. Yeter lan cam aşındı tamam. Götünü sallayıp durma da gir içeri! Kafasını tekrar içeri alıyor. Hala açıklama bekleyen gözlerime döndüğünde dudaklarına çoktan dünyanın en tatlı gülümsemesi konmuş oluyor. Gözleri berrak bir su gibi, sadece iyilik taşıyor. Bir tür çektirme şakası mıydı yaptıkları? Öyleymiş. Akşam okeyde yendikten sonra, çiğdemleri almaya gittikleri benzin istasyonuna kadar dalga geçerek eşlik etmişiz ya! Eee? İşte onun intikamını almış bizden!

Bizim sokağı polis kapatmış. Barikatın önünde iniyoruz arabadan. Hadi sırık iyi akşamlar diyor gülerek. Tüm zamanlarımın en kötü gülüşünü dudaklarıma yayıyorum:güle güle tavuk!

Öfkeli bir iğrenmeyle büzüşüyor dudakları: Puu!  

‘’Öfke çaresizliktir bilirim,
çaresizliğine ölürüm.
Sesinde açan bulutlara,
inan her şeyimi veririm! ’’ 
Lastiklerini öttürerek kalkıyor, Tarlabaşı’na doğru uçup gidiyor.  





UYSAL HİMMET 

6 Aralık 2006 Çarşamba

UYSAL HİMMET ASLAN: HARAMİLER ÇAĞINDA







HARAMİLER ÇAĞINDA








sararır akarsın gecenin içinde
var oğlu varsındır
hüznün tuzuna sevinç banarsın
kayar bir yılan bir ağaçtan usulca
derin kayganlaşır dil çatallaşır
sokarsın kendi yüreğinle yüreğini
yeni çağda hayat
işte böyle bir şeydir

karıştırırken çöp tenekelerini
sarılmış jelatinler içinde
bizi de bulursa çocuklar
ellerinin naylon olduğuna mı inanırsın
ellerindeki naylonlara mı yanarsın

köküne beton dökülen ağaç
rüzgara salar çiçeklerini
masallar yazar duvarlara gece yarısı
hele kadıköy'de bir çiçek ezmeye görsün
işkenceciler vardiya değiştirir
ve çoktan çalmıştır borazanını
yeni çağın borazancısı

bir yürek daha başlar yüreğinin içinde
hangisi senin şaşırırsın
ve çiçeklerini de dağıtınca elektrik
bir karşılığın oluverir
umudu toprak edinir
betonu parçalarsın





UYSAL HİMMET ASLAN