eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2007 Perşembe

ADNAN DURMAZ:Akıl Felci




AKIL FELCİ 




                                                                        İLLÜSTRASYON: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU


-EMPERYALİZMİN DİL, KÜLTÜR VE SANAT SALDIRILARININ REDDİ-



“Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. 'Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir' dediler. 'Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik' dediler. Dediler ki: 'Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.' Dediler ki: 'Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın? ' 'Hayır' dedi. 'Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin" (Enbiya Suresi, 58-67)



Akıl inmesi diyebilirsiniz, akıl felci de demek olası, kapitalizmin günümüzdeki aşamasında kitleler akıl felcine uğramıştır. Aklı felç olan insan robottur, eğer diğer uzuvları sağlamsa.Diğer uzuvları sağlam ama aklı felç geçirmiş kitleler üretmek, Küresel İmparatorluk kurmaya kalkanların planlarının en önemli parçalarından biridir. Beyni çalışmayan insanın dostluk, arkadaşlık, özveri, merhamet, iyilik gibi değerleri olmaz. Güdüleriyle yaşar; kendine özgü, iyi, güzel kavramları olmaz. İyi, güzel kavramları ona ezber ettirilir. Arapça bilmeden, Kur’an’ı ezberleyen bir insan, içeriğine dair hiçbir yorumda bulunamaz.  Tanzimatla başlayan süreçte bize özgü olan güzel kavramı tümüyle ortadan kaldırılmıştır.Kendi “güzel” kavramımızı evrensel bir olgu da yapamadık.Beyni felç geçiren, seçici değildir.Sadece ona, güzel, iyi, moda diye sunulanı seçer. Güzel, televizyonlarda gösterilir kendisine, iyi de öyle, doğru da; o da onlara ulaşmaya yönlendirilir.Yol iz olmayan, doktorsuz ilaçsız köylerdeki yıkık kerpiç evlerin tepesinde uydu antenler, emperyalizmin bayrakları gibi yükselirken, artık bizim hayalimizde var olan Ayşeler Çoban Memetlere aşık olup onun için büyük ve acıklı aşklar yaşamıyor. Onların yakışıklısı, televizyonların pembe dizilerindeki Brezilyalı tiptir, Tarkan’dır veya benzeridir. Erkek çocuklar da kendilerine, pop şarkıcılarını veya amerikan dizilerindeki tipleri model alarak büyüyor. Bir bakıyorsunuz her on sekiz yaşına gelen delikanlının dudak altında az bir kıl veya çenesinde sekiz on tüy. Kitle kendisine sunulanın fotokopisini yapmayı deniyor. 

Güzel kavramı ile genelde sanatın tüm dalları, özelde edebiyat ve şiir çok yakından ilgili. Kendi değerlerimizi bozmaya çalışanlar, yerine emperyalizmin değerlerini koymaya çalışıyorlar. Evrensel olan sanat kavramıyla emperyalizmin sanatını karıştırmayalım burada.  Evrensel olmuş her sanat ürünü, her şiir, resim, müzik, mutlaka aynı zamanda ulusaldır, bir ulusa aittir ve o ulusun sesini, insanlığın sesiyle buluşturmuş bir zenginliktir.

Put tabudur. Tabu anlaşılamaz, açıklanamaz. Putçu anlayışlar, dogmalara sığınır. Dogmalar, kendilerinin varlık sorunsalları hakkında düşünmeyi yasaklamıştır. Tabu anlaşılır olsa, tabu olmaz. İşte bu nedenle, yıkılmak kaçınılmaz olarak yazgısıdır putun;  put olmayan, canlıdır ve yaşamaya devam eder.  Homeros, dogma değildir, çünkü canlıdır, hâlâ okunur, çok önemlidir, yaşamaya devam eder, ölümsüzdür.  Sümerli Ludingirra, Muazzez İlmiye Çığ’ın toprağı karıştıran parmaklarında,binlerce yıl sonra, yüzlerce tablette anlattıklarıyla, yeniden dirilmiş ve konuşmaya başlamıştır.  Gayet net olarak anlaşılabilir.

İkinci Yeni şiiri anlaşılmazlığın şiiridir. Anlaşılmazlığın dayatılması ise akıl felci yaratmaya yöneliktir. “Okur sizi anlamıyor.” diyene, okura küfrederek yanıt verir; zavallıdır İkinci Yeni şairi.(Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı)

Küreselleşme çağının akıl felci yaratma yolundaki sanat silahı post/modernizm, bir bellek silme ve bilinç karıştırma eylemidir. Resim iş öğretmenlerinin, değişik malzemeleri bir kartona yapıştırtarak yaptırttığı çalışmalar gibi; ama alakasız nesneleri bir yere yapıştırmadır postmodernizm. Geçmiş kültür mirasını toptan unutturup, belleğini kazıyarak, aptallaştırdığınız kitlelere sunulmuş övgü dolu anlaşılmazlıktır… Burjuvazinin ve tekellerin satılmış sanatçıları, öncelikle çok iyi bir bilgi birikimiyle yola çıkarak, bu akıl karıştırma işini yaparlar. Gerçek anlamda tutarsızlıklarını, aykırılık olarak lanse eden, giderek, her türlü iletişim aracı yoluyla putlaştırılan canlılardır. Gerçek anlamda içinde yaratıcılık barındırmayan aykırılık, soytarılıktan başka bir şey değildir.

Anlaşılmaz olmak zorundadırlar.defalarca okursunuz ama ya anlayamazsınız, ya da anladığınız şey, reklamlarda göklere çıkartılan ürünle aynı değildir. Durum böyle olunca da siz, gerçekte onu anlayamadığınızı düşünerek, kendi bilgi ve sezgilerinizden kuşkuya düşersiniz:  “İnsanlığın iki bin yıldan fazla olan düşünce tarihi içinde sağlam kalan kazanımlar uzun mücadeleler ve çatışmalar sonucu elde edilmiştir. Bu nedenle, onların korunması kuşaktan kuşağa, çağdan çağa devredilen belli bir sorumluluk anlayışı ile mümkündür. İlerici düşüncelerin, güzel değerlerin ve yararlı bilgilerin yok olması ya da tersyüz edilmesi tehlikesi karşısında, her şeyden önce, böyle bir tehlikenin varlığından haberdar olmak gerekir. Bu, ele aldığım konu açısından, somut olarak «faşizm» denen olguyu yakından tanımak demektir. İkinci olarak, eski kültüre (hümanist kültür birikimine) gerçek anlamda sahip çıkıp onu yanlış yorumlardan uzak tutarak insanlığın hizmetine sunmak güncelliğini kaybetmeyen bir görevdir. Bu görev, engin bir tarih bilgisi ve eleştirici bir kavrayış olmadan yerine getirilemez. Kültür ve sanat ürünleri, ancak gerçek sahiplerinin ellerinde hak ettikleri değerlere kavuşacaklardır” (Tarih Bilinci Ve Edebiyat Bilimi, Sargut Şölçün, Dayanışma Yay, 1982 Ank)

Kendine ait güzel kavramı olmadan, kendine ait sanat kavramı da olamaz. Kendine ait güzel kavramı olmayanın aşkı, kendisine dışardan reçeteyle sunulmuş aşktır.İşte bu nedenle, aşk yok mu sorusuyla yüzleşiyor düş kıtıklığına uğrayan insanlar.Çünkü gerçekten de, pembe dizilerdeki ve çok satan romanlardaki aşk yalandır, sadece insanları uyutmaya yarayan bir illüzyondur. Bu illüzyonun peşinde bir ömür boyu, mutsuzluktan kurtulamayan, kendi değerleri olmayan insanların hayal kırıklıkları yatar.

Ne büyük bir arayış, ağlayış ve kanayıştır; Ahmet Altan’dan Cezmi Ersöz'e Murathan Mungan’dan, Hilmi Yavuz’a, Ferdi Tayfur’dan Orhan Gencebay’a aşk kovalamak, olmayan bir şeyi kovalamak … Onlar da bu kovalamanın farkında olarak sürekli kendi kitlelerinin ruhuna uygun reçeteler üretiyor. Cezmi, Ahmet ve benzerleri kişisel deneyimlerini AŞK diye yutturmaya çalışan birer puttur  Yeni idol diye tanıtılır genellikle bu tipler... İdol, put demektir, putun Fransızcası.

Hiç de garip değil, Hilmi Yavuz, röportajlarında bol bol Aragon vb dünyanın sosyalist gerçekçi ozanlarından alıntılar yapabiliyor. Kendisinin bu anlamda tanımlayabileceği bir duruş noktası olmamasına rağmen. akıl felcine sanatsal katkıda bulunuyorlar.  “Yanlış bilinçlenme.”illüzyon” yaratan unsurlar, kapitalist ilişkiler içinde. günlük hayatta sürekli olarak yeniden üretilir. Egemenliğin sürmesi için insanların toplum ilişkilerinin özünün açığa çıkmaması gerekmektedir.Diyalektik neden sonuç bağlantısı içinde, «şeyleşen» toplumsal ilişkiler, insanların görüngüler peşinde koşmasına neden olur. Bu genel bağlam içinde burjuvazinin kültür mirasını kullanmasına karşı mücadele etmek gerekir. Çünkü: 1- Günümüzde burjuva ideolojisi, kültür mirasını açıklamaya ve geliştirmeye yetmeyecek kadar güçsüzdür. 2- Burjuvazi geniş kitlelerin görüngülerle oyalanmalarını sürdürmek için, kültür mirasını tahrif edecek ve şimdiki zaman için etkisiz duruma getirecek kadar güçlüdür. Bu iki nedenden dolayı, kültür mirası ideolojik mücadelede özel bir önem kazanmıştır, önyargılı ve illüzyona dayanan burjuva ideolojisiyle hesaplaşmaya girilirken, ilk önemli bilgi kaynağı, yine kültür mirasının kendisi olmaktadır. Bu bakımdan, iki yüz yıldır kitlelerde derin kökler salmış yabancılaşmanın etkisiz kılınması ve onlarda sağlıklı bir tarih bilincinin uyandırılması için, söz konusu kaynağı büyük bir titizlikle seçmek ve yaratıcı biçimde kullanmak zorunludur..”(Tarih Bilinci Ve Edebiyat Bilimi, Sargut Şölçün, Dayanışma Yay, Ankara 1982)

Akıl felci, emperyalizmin geçmişinden kopardığı insanlığı, orta yerinde çaresiz bıraktığı bir Arasat’tır, bir savaş alanıdır, kaostur. Neye karşı ve niçin savaştıklarını bilmeyen silâhsız askerlere benzerler. Hatta onlar savaşmıyordur, onlara karşı açılan bir savaş vardır ve bundan haberleri yoktur. 

Kültür mirasını zaman içinde kuşaklara taşıyan en önemli araç dildir. Onlar, dillerinin değiştiğinin ayrımına bile varmazlar. Yerli işbirlikçilerle birlikte emperyalist yamyamlar, dünya halklarının dillerini değiştiriyorlar. “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” (2 eylül 1930) Mustafa Kemal’in bu sözleri bu gün de söylendiği gün kadar, hatta çok daha fazlasıyla önemlidir. Küreselleşme imparatorluğu, dünyanın başına çöreklenmiş bir canavar DEMOKRASİ (!) , İNSAN HAKLARI(!) , ÖZGÜRLÜK(!) , REFAH(!) adı verilebilecek kollarının uzandığı her yerde ne varsa paramparça ediyor. İnsanları milyon milyon, yüz bin yüz bin kırması yetmiyor.Ulus bilincini yok etmelidir, çünkü ulusların halkları, bilincini yitirmeden, emperyalizm rahat olamayacaktır.Hiç bir zalim huzurlu olamaz, olamadıkça da bu huzursuzluğunu kanla besler.Beynini felç etmelidir ki dünya halklarının, egemenliğini garantiye alabilsin.

Mustafa Kemal’in dediği, millî his ile dil arasındaki bağı kopartmak zorundadır. Zamanımızda okullarda Türkçe dersinden çok İngilizce okutmayı çağdaşlık uygarlık sayanlar kim, onları iyi tanımak lazım.  Arap kaynaklarının “etrak-ı bi idrak” dediği ulusuz biz. Araplar bize tarih boyunca “etrak-ı bi idrak” diyor, “idraksiz Türk” anlamına geliyor. Burada insanımızı, idraksızlaştırmak için, yedi yaşından başlatarak okullarda yarış atına çeviren anlayış, beyin felci ve belleksizleştirme gibi emperyalist amaçların yandaşları ve yerli memurlarıdır. Üniversiteler yabancı dilde eğitim yapıyor, bu demek oluyor ki, “Türkçe bilim dili olarak gelişmesin.” Liselerde Türkçe’den çok daha fazla saat okutulan zorunlu yabancı dil dersleri sonuçta “cola turca” reklamındaki gibi yarı İngilizce yarı Türkçe bir dili öngörüyor.

Önceden Dallas Kıraathaneleri açılırken, sonradan televizyon haberlerine kadar İngilizce oluyor. Konuşurken argüman diyor politikacılar, art galeri denmeye başlanıyor. Türk Dil Kurumu 1980 sonrası hiçbir şey yapmıyor “mcdonalts”lar yayıldıkça “khebapchi”lar da açılıyor. Yazlık giysisine “seni seviyorum” yazdıran yok ama “I love you”dan geçilmiyor. ihanet medyasının uşaklaşmış yazarları buna çanak tutuyor. Leyla ile Mecnunu, sözümona roman yapan divan edebiyatı profesörü İskender pala, kapağına L&M yazıyor, Leyla ve Mecnun’un baş harflerini İngilizce okumamızı istiyor, okuyunca ELEM oluyor. Garip bir karmaşa.

Hilmi Yavuz, “Edebiyatın globalleşmesi söz konusu mudur? Ve bunun içerisinde, Türk  Edebiyatının yeri nedir?” sorusuna  “Eğer bir globalleşme söz konusu olacaksa, bu globalleşmenin içinde ulusal kimliklerin kesinlikle korunacağı kanısındayım. Yani bu büyük bir mozaik olacaktır. O büyük mozaiğin içinde bir bütünlük olacak, ama her biri kendi rengini, kendi formunu korumak durumunda kalacaktır. Bu çok önemli bir şey. Avrupa medeniyetinin globalleştirdiği insan hakları, sivilleşme, demokrasi gibi kavramlar var. Bunlar kökende Avrupa uygarlığının temel kavramları ve bunlar Fransız İhtilali'nden sonra zaten büyük ölçüde globalleştiler. Ama bugün globalleşme adı altında öne çıkarılmakta olan şey Amerikan kültürüdür. Globalleşen Amerikan kültürüdür. Fast food'tan, giyim kuşamdan, yiyecek adetlerimizden ya da içme adetlerimizden, giyim kuşam adetlerimize, dinlediğimiz müziğe kadar globalleşen, hatta dilimizle birlikte globalleşen aslında Amerikan kültürüdür.” Diyerek yanıt veriyor. Ne diyor bu adam? Globalleşmeyi övüyor mu yeriyor mu; yoksa kafa mı bulandırıyor. (7 Ocak 2001 tarihli Binyıl gazetesinde,Murat Gülsoy’la röportajından)

Edebiyat bir dil sanatıdır ve bu sanatın ustalığına soyunanlar dillerinin bu denli aşağılanmasına hiç ses çıkartmıyorlar, hatta çanak tutuyorlar. Görevleri beyin bulandırmak, bellek kazımak olunca, yapıtları da beş para etmez oluyor. ”Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözüne uygun olarak, bilinç yoksulu kitaplar üretip, insanlardan kendilerini idolleştirmesini istiyorlar. “En üstün benim” diyebiliyorlar. Eş, dost, akraba, ahbap-çavuş takımı ve tekelci medya onları alıp “star” yapıyor. Biz okurlarsa, reklamlara uyup, alıp bakınca, ”dumura uğruyoruz”

Bir alıntıyı tekrar ediyorum: “Adı, ‘‘yumuşak’’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘‘sert’’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası. Zaman zaman çeşitli yazarlarla, edebiyat dünyasının dışına taşacak kadar sert polemiklere giriyor. Kolay beğenmiyor, beğenmediğini açık açık söylemekten çekinmiyor ve bu tavrıyla edebiyat çetelerinin tekerine çomak soktuğuna inanıyor. Ona göre edebiyatçıları narsizm motive ediyor. Belli ki o da aynı kaynaktan besleniyor: ‘‘Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddüdüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil...” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar) 

“Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘‘hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: “Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüzelli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi.”  Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, “Sen nasıl böyle söylersin?”. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: “Sen de söyle!” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998)

Aklı felce uğratılıp yalnızlaştırılan insanın dostlukları, aşkları, evlilikleri, toplumsal ilişkileri şeyleşir. Şey, eşya kökünden gelen bir sözcük, eşyalaşmak oluyor. Bu anlamda, sevgili, dost, arkadaş,  eş, birer eşyadır, kullanır ve atarsın; işine yaramadığı noktasında biter ve yenisi başlar. Her gün binlerce aile boşanmaktadır. Her boşanan çift yeni bir ev ve yeni evinde yeni eşyalar demektir. Kredi kartlarınla takside girer, eşya alırsın. Hayat eşya alıp atmaktan ibaret olur. Özveri, vatan için ölmek, başkalarının acısına yanmak, merhamet, sevgi, aptalcadır.ve en çok da, “kadın-erkek eşitliği”, “aşk”. “sex”, “sevgi” konuşulur. O kadar konuşulur ki, yaşayan yoktur ortada, sadece konuşulur.

Aşkı parçalar emperyalizm, kadın ve erkeği parçalara ayırır, aşkı mutlaka yok etmesi gerektir, bunun yolu, aşk diye başka bir şey icat edip onu kabullendirmektir. Sanatı paramparça etmelidir ve bunun için adamları olmalıdır; yaratır onları. Ne kadar “şey” varsa bölünebilecek, böler. Dini parçalar ama yok etmez; kendine uygun hale getirir, tarikatlar kurar. Milliyeti parçalar birbirine düşürür. Giderek eğitim sisteminde “çoklu zeka kuramı“ adıyla bir kuram icat edip, geri bıraktığı ülkelerde bunu ders olarak okutturur. ”çoklu zeka kuramı”, zekayı sekiz parçaya bölen bir kuramdır; insan zekasını parçalamak gerekir çünkü. “Tam gelişimini faşizmde bulan emperyalist felsefe, merkezi kategorisi olarak, paradoksal bir şekilde 'yaşam' denilen, ama yaşama karşı olan her türlü ilkenin bir bileşimi olan 'bir anlayışı kabul eder. Bu yaşam anlayışı, insan yaşamına, insan ruhuna, binlerce yıllık insani evriminin doğurduğu değerlere karşı bir savaş ilânıdır”(G.Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği, İstanbul, 1977)

Ün sağlamak, nam yürütmek egemen güçlerin sanatçılarının en büyük tutkusu oluyor, Narsist ve megaloman bir hezeyanla bir yandan birbirini yiyerek, diğer yandan ödüle boğuyorlar yandaşlarını. Nedense NAZIM hapse düşünce, Süleyman Efendinin nasırına ŞİİR yazan Orhan Veli, piyasaya sürülüyor. Orhan Veli bireyciliğin şairidir. Sabatayist Orhan Pamuk, içi boş değerleriyle Nobel adayı olabiliyor, Orhan Pamuk, Ahmet Altan kuşkusuz ki bir Orhan Kemal'den çok daha geri çizgide yazıyorlar. Yazdıkları bizden bir yerlerin teline asla dokunamıyor. Edebiyat değerleri ise yok. Eğer bize söylenenlere göre değerlendireceksek, edebiyat değerleri tartışılamaz; eğer kendi beğenimize göre bakacaksak yok öyle medyadaki besleme yazarların anlattığı gibi bir olağanüstülük. Murathan Mungan, benim ve benzerlerimin yazılarımızın konuğu olacak, İsmet Özel de, elbette Hilmi Yavuz da, varlık vb dergilerin şairleri de, şiir anlayışı da, atölyelerde şiir hocalığı yapan ne kadar hoca varsa, onları tek tek incelenip yeteneksizlikleri deşifre edilecektir. Kim putlaşmaya kalkıyorsa yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Putları yıkacak olanlar mutlaka çıkacaktır ortaya.

Akıl felcinin elemanları, aslında asla aydınlığın meşalesi olamamışlardır. Birer sarmaşık türü bitkidirler ama sarmaşıkgillerden değiller. Sadece gerçeğin üzerine sarılarak onu gizlerler, onları izleyenleri yanıltmaları zaten görevleridir, meyve veremezler, fazlaca boy atar ama bir anda yok olurlar “Ancak entellektüel olarak ölü idiler: basit, özel çıkarları için, tezgâh ve bahçeleri için yaşıyorlardı ve ufuklarının üstünden, insanlığı kaydıran güçlü hareketten haberleri yoktu. Sessiz bitkisel yaşamlarında rahattılar ve sanayi devrimi olmasa, bu rahat, romantik olmakla birlikte insanoğluna yakışmayan varlıklarından hiç çıkmayacaklardı. Gerçekte insanî varlık değildiler, o zamana kadar tarihi sürüklemiş olan bir avuç aristokratın hizmetinde emek makinalarıydılar”.(K. Marx-F. Engels, Colîected Works, Vol. IV, s. 309.) Demek oluyor ki tarihin her döneminde, egemen olanların, kitleleri uyutmak için yetiştirdikleri sarmaşık türü bitkiler vardır.

Aşk şiiri mi yazıyorsun? Hangi aşkın şiiri bu? Eğer yüreğinde, başkalarının ezberlettirmediği duyguların şarkısıysa söylediğin, hiç kimse beğenmese de, en güzel aşk şiirini yazıyorsun demektir. Zaten sen onu, sevgilin için yazmadın mı, git öyleyse ona oku, çünkü ona okuyunca, gerçek anlamda duygularını, ait olduğu insana söyleyerek, amacına ulaşmış olacaksın. Eğer bir yalnızlık şiiri yazıyorsan, sözcükler yüreğinin en derin noktasından, tıpkı dağın derinlerinden çıkan bir pınar gibi akarken, daha önce başkalarında okumadığın ve sana ait olan imgelere dönüşecektir. Kuşkusuz pınarlar hep ve kendi dağlarının yüreğinden akan yalnızlardır. Görev anlayışıyla yazamazsın yalnızlığını, dostluğun yüceliğini ve vatan sevgisini de öyle. Ancak duyumsadıklarını yazarsın, vatanını sevmeden vatan sevgisi anlatılamaz. Ayrılık şiiri, aşk şiiri, haksızlığa başkaldırının şiiri, sana kendini yazdırmadan asla yazamazsın.zorlama kendini.

Hiç kimsenin anlamadığı abeslikler, henüz kimsenin görmediği, galaksimizin dışındaki yıldızlar değildir. Sadece sözcük oyunları ve absürd imge yığınaklarıyla yazılamaz şiir; ancak sayıklama türünden olan bu tür söylemler, bir tür mastürbasyondur. Kendini kendinle tatmin edersin. Bunu üst düzeyde yapanların amacı, başından beri söylediğim gibi, akıl felci yaratarak, put olmaktır. Anlaşılırsa put olunamaz, anlayamayanlar ancak odunu put sayar. Biri gelip putu yıkana dek.

Şair yalnızca kendisi için yazamaz. Şair bulunduğu dünyanın ve zamanın bütün haksızlıklarının, karanlıklarının karşısında muhaliftir,  Prometheusun ateşidir.  “Belki de şair tarih boyunca hep aynı yükümlülüğü taşıdı. Sokağa çıkıp, şu ya da bu dövüşte yer almak şiirin alâmeti farikası oldu. Şair, kendisine isyancı dediklerinde korkmadı. Şiir başkaldırıdır. Şair, kendisine yıkıcı dediklerinde alınmadı. Hayat tüm yapılara üstün gelir ve ruhu yönetmek için yeni kurallar yaratır. Tohum her yere filizler sürer; tüm fikirler egzotiktir; her gün büyük değişiklikler bekleriz; insan düzeninin değişimini istekle yaşıyoruz: Bahar isyankârdır." (Pablo Neruda,Şiirin gücü adlı yazısından)

“Dizelerimden her biri açık olmaya çabaladı; şiirlerimin her biri yararlı bir alet olmaya çalıştı; şarkılarımın her biri yol ağızlarında bir toplanmayı işaretlemeyi ya da birinin, daha sonrakilerin üzerine yeni işaretler koyacağı bir taş veya odun parçası olmayı arzuladı.  Şairin görevlerini mantıkî sonuçlarına ulaştırarak doğru ya da yanlış, bu karara vardım: Toplumda ve hayatta yükümlülüğüm alçakgönüllü bir partilininki olmalıdır. Bu kararı parlak başarısızlıklara, kimsesiz zaferlere, sersemletici yenilgilere tanık olduğum halde verdim. Kendimi Amerika'nın mücadeleleri içinde bir aktör bularak, anladım ki, insan olarak görevim; yeteneklerimi, birleşen halkların kabaran gücüne katmaktan, onlara maddi ve manevi olarak, tutku ve umutla katılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü yalnızca o kabaran selden, yazarlar ve halklar için gerekli ilerleme doğabilir. Durumum sert ya da nazik itirazlara yol açtıysa, ya da açsa da, gerçek şu ki, geniş ve acımasız topraklarımızda eğer karanlığın çiçek açmasını istiyorsak, henüz okumayı öğrenmemiş -hatta okumayı hiç öğrenmemiş, henüz yazamayan- ya da bize yazamayan, milyonlarca insanın bir onur ortamında yaşamasını istiyorsak -ki bu olmadan, tam bir adam olmak mümkün değildir- bundan başka bir yolu kabul edemem.

Yüzyıllardır bedbahtlıkla damgalanan halkların sefaletini miras aldık -en cennetlik, en temiz halkların; taştan ve metalden harikulade kuleleri, göz kamaştıran, parlak hazineleri yaratan halkların; bugüne süregelen korkunç sömürgecilik çağında hayatları ansızın yıkılıp susturulan halkların.-  Bize yol gösteren yıldızlarımız, mücadele ve umuttur. Ama tek başına umut ya da mücadele diye bir şey yoktur. Her insanda, tüm geçmiş çağlarla, zamanımızın ataleti, yanlışları, tutkuları, ivedilikleri, tarihin hızlı akışı birleşmiştir” (Pablo Neruda, Şiir Boşuna Yazılmış Olmayacak)

Bin yıllar önce de zalim zulüm ve mazlum vardı.  Aşık maşuk ve engel vardı. Karanlık ve aydınlık..  Acı ve sevinç vardı…  Egemen olanlar, günümüzün silahlarıyla kitleleri umutsuzluğa, karamsarlığa, çaresizliğe boğmaya çalıştıkları kadar, hatta binlerce defa fazlasıyla, bu robotlaştırmaya çalıştıkları kitlelerden korkuyorlar. Otuz üç yıl tahtta kalan Abdülhamit, dişini bile kendisi çekecek kadar güvensiz ve şüphe doluydu. “yıldız” ve “burun” gibi sözcükleri yasaklıyordu zamanın dergilerindeki yazılarda. Zalimdi ama korkuyordu.  Bu günkü dünyaya ve geri kalmış ülkelere egemen olanlar da korkuyor kanları ve terleri üzerine saltanat kurdukları kalabalıklardan. Bundan olmalı, top yekun olarak bellek kazımaya ve akıl felcine tezgah kurmaları.

Reddediş ve seçicilik insan olmanın en belirgin kanıtıdır Kendisine sunulanı reddedenler, ancak kendisi olabilir Yaşamak başkalarının sunduğu reçetelerle yapılıyorsa insan bir robottur. Robotların duyguları, ilişkileri, yapaydır .

“İşte bu yüzden, bugün yazan gençler, hakkında yazmaya değen, dert ve yorgunluğa değen tek şeyi, sırf bu yolla iyi yazmalarını sağlayabilecek olan tek şeyi unuttular: kendiyle çatışan insan kalbinin sorunlarını. Bunu yeniden öğrenmeliler. Olabilecek en bayağı şeyin korkmak olduğunu kendilerine öğretmeliler: bunu yaparken de çalışmalarında ezeli gerçeklerden ve yüreklerinin doğrularından, geçici ye yok olmaya mahkûm herhangi bir öykü içermeyen evrensel doğrulardan -sevgi ve onurdan, şefkat ve gururdan ve merhamet ve fedakârlıktan- başka hiçbir şeye yer bırakmayacak biçimde, her şeyi sonsuza kadar unutmalılar. Yoksa bir lanet altında çalışırlar. Aşkı değil şehveti, kimsenin değerli bir şey yitirmediği yenilgileri ve umut içermeyen, en kötüsü de şefkat ve merhamet içermeyen zaferleri yazarlar. Kederleri hiçbir evrensel kedere neden olmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalpten değil, hormonlardan yazarlar.”
(W. Faulkner, 1949 Nobel Ödül Töreni Konuşmasından)  




ADNAN DURMAZ
16 Haziran 2006


15 Şubat 2007 Perşembe

ASLIHAN TÜYLÜOĞLU: SAKLISU Üzerinden Veysel Çolak Şiirine Bakış







"SAKLISU" ÜZERİNDEN 
VEYSEL ÇOLAK ŞİİRİNE BAKIŞ 








SAKLISU



Alıp gidiyorsun bilinmeyeni; artık
yıldızları çalınmış bir kent mi olur
yoksa,kanatılan bir günün sonrası mı?
Hep biri kalır geride, bir kedi ağlaması
kapılar kapanır dökülür evinin duvarları.  

Sular uyanır, kuşlar kanat vurur şafağa
beklemek birden bire yaşlanır. Sonra
aşk kadar ağır o bırakılma korkusu
yalnızlıklar düşürür, çatlatır gök yüzünü
gelmeyen günler, kırılan el yazması anılar
buruşurken her sabah, seninki bir eşkıya gidişi.  

Dünyaya armağan birkaç ayrılık daha
bu nasıl bir resim, boyaları kırık
renkleri yağmur. Ve ipekten bir yalan
o dağların arkası. Kim kime düğüm
çaresiz durup bakacak olsan, morötesi
bir ölüm, paramparçadır zaman.  

Ne varsa yaşanılan şimdi bir gün batımı
yaşamak, o boğan tortu, bir avuç hüzün.  

Veysel Çolak  

Dize dergisi Mayıs 2006 sayısı 


‘Saklısu’ deyince; Fethiye’de, dağların arasından akan bir suyun kaynağına varmak için incecik bir köprüyle tırmanarak ulaşılan coğrafi bir karşılık geliyor aklıma ilk. ‘Saklısu’ varılması zor ama bir kez vardıktan sonra görünüşüyle insanı büyüleyen bir yer. Şiirin bu coğrafyayla nasıl bir ilişkisi var bilemiyorum ama ana teması ayrılık olan bu şiir de ‘Saklısu’ yaşaması zor bir sevgiyi ve sevgiliyi betimliyor olsa gerek.



Bir ayrılık teması işleniyor dedik. Bu tema şiirin giriş dizeleriyle

‘Alıp gidiyorsun bilinmeyeni; artık
yıldızları çalınmış bir kent mi olur
yoksa,kanatılan bir günün sonrası mı? ’ başlıyor,  

‘çaresiz durup bakacak olsan, morötesi
bir ölüm, paramparçadır zaman.’ Dizeleriyle açıklanıyor biraz da.Son iki dizede

‘Ne varsa yaşanılan şimdi bir gün batımı
yaşamak o boğan tortu, bir avuç hüzün’ günbatımına benzetilerek, ayrılıktan geriye kalan hüzne varılıyor…  

Bu ana temaya ayrılıkla değiştiği sanılan bir dünyanın öğeleri eşlik ediyor.‘bir kedi ağlaması’, kapıların kapanması, evin duvarlarının dökülmesi, boyaları kırık, renkleri yağmur olan bir resim gibi…  

Ayrıca aşağıdaki dizelerle belirginleşen yan temalar; yalnızlık, bekleyiş, geride kalmak, bırakılma korkusu …  

‘Hep biri kalır geride, bir kedi ağlaması’  

‘kapılar kapanır dökülür evinin duvarlar’ı  

‘beklemek birden bire yaşlanır,Sonra

aşk kadar ağır o bırakılma korkusu

yalnızlıklar düşürür, çatlatır gök yüzünü’  

Şiir sevgilinin gidişi ile başlıyor. Bu gidiş bilinmeyene doğru bir gidiştir. Bir gece vakti yaşanan bu ayrılık; geride kalan biri, canı yanmış bir kedinin ağlaması,bir kapının kapanması, duvarların dökülmesi ile resmedilir.  

Sonra sabah olur,beklemek yaşlandırır bir anda ve bırakılma korkusu belki aştan daha ağır gelmeye başlar. Bu el yazması anıların ve sabahın buruşmasıyla açıklanır. Bu gidiş yakıp yıkıcı yanlarıyla ‘bir eşkıya gidişine’ benzetilir.  

Ve günboyu ayrılıktan imkansız bir malzemeyle bir resim çizilir. Ayrılığı hatırlatan dağlar ve dağların arkası ‘morotesi’ne ve aynı zamanda ayrılık da ‘morotesi’ bir ölüme benzemektedir.  

Akşamın oluşuyla bütün anılar günbatımında yiter geride kalan yaşamı boğan bir tortu ve hüzündür.  

Aslında bu ayrılık anlatımı bir gün içinde kurgulanmıştır. Ama şiirin zamanı geniş zamandır. Şair yoğun yaşadığı bir günden yola çıkarak onu geçmişe bu güne ve yarına yaymış bir süreklilik duygusu yaratarak her günün aynı geçtiğini hissettirmiştir. 

Şiir ondokuz dize ve dört bölümden oluşuyor. Dizeler bazen bir başka dizenin içinde başlayıp ötekinde son buluyor. Bu yapı Veysel Çolak’ın şiirlerinde çoğunlukla kullandığı bir yapıdır. Burdaki birinci amaç şiiri şekil olarak aynı uzunluktaki dizelerle kurmak ikinci amaç da dize kırılmalarından çift taraflı anlamlar çıkarmaktır. Aşağıdaki bölümde böyle bir okuma yaparsak: 

‘aşk kadar ağır o bırakılma korkusu
yalnızlıklar düşürür, çatlatır gök yüzünü
gelmeyen günler, kırılan el yazması anılar
buruşurken her sabah, seninki bir eşkıya gidişi’  

Bir ve ikinci dizeler birlikte, üç ve dördüncü dizeler ayrı ayrı ya da birleşik okunabilir. Ya da:   

‘aşk kadar ağır o bırakılma korkusu,yalnızlıklar düşürür
çatlatır gök yüzünü,gelmeyen günler
kırılan el yazması anılar buruşurken her sabah
seninki bir eşkıya gidişi’  

Şeklinde okuma yapılabilir. Bunun gibi birkaç okuma daha yapılabilir aynı dizeler üstünde…Her bir okumanın temayı değiştirmediği ama farklı anlamalara ve çağrışımlara ulaşılabildiği görülür. Bu açıdan Veysel Çolak’ın şiirlerinde bu yöntemin amaca uygun olarak kullanıldığı rastlantısal olmadığı şairin bu anlamlar üzerinde bilinçli olarak seçenek sunduğu sonucuna varılabilir. Bu anlayış şiirin geri kalanında da hakimdir.  

Dizeler açıldığında uzun cümlelerle anlatımın yapıldığı görülür, bazen bileşik bazen sıralı cümleler kurulmuştur.Bu cümle yapılarıyla şiirde ritim aranmıştır.Kısa kısa sıralı cümleler dış dünya ile ilgili betimlemeleri verirken, uzun bileşik cümleler içe yönelik duyguları, soyutlamaları oluşturur.  

Cümle yapısı ve anlam arasında sıkı bağlar kurulmuştur. Örneğin; ‘Sular uyanır, kuşlar kanat vurur şafağa’ bu iki kısa sıralı cümle sabahın hızla gelişini anlatır.sonra gelen ‘ beklemek birden bire yaşlanır’ kısımdaki ‘birden bire’yi de anlam olarak hazırlar aynı zamanda.  

Sözcüklere bakıldığında ağırlık olarak fiillere ve fiilimsilere yer verildiği görülür. Bazı sıfat tamlamaları bile fiil kökenli sözcüklerden oluşmuştur. Bu iki olanak sağlamıştır şiire; şiirde devingen bir yapı oluşmasına, hareket halindeki görsel imgelerden bir video filmine ulaşmaya ve şiirde kullanılan zaman ekleriyle baskın bir ses elde etmeye. Şiir deki baskın ses ‘r’ sesidir. Bu geniş zaman eklerinden ve ‘bir’ kelimesiyle yapılan soyutlamalardan dolayı ağırlık kazanmıştır.  

Söz ve anlam sanatlarına bağdaştırmalardan başlayarak şu örnekleri verebiliriz:  

‘Yıldızları çalınmış bir kent’, ‘boyaları kırık’, ‘renkleri yağmur’, ‘ipekten bir yalan’

‘morötesi bir ölüm’,‘el yazması anılar’  

Şiirde benzetme sanatlarıyla yapılan imgeler şunlardır:  

‘Aşk kadar ağır o bırakılma korkusu’ bırakılma korkusu aşka benzetilmiş benzetme yönü olarak ‘ağır’ oluşları belirtilmiştir.Burada nesnelere ait bir özellik (ağır) soyut kavramlara yüklenerek aynı zamanda mecaz da yapılmıştır.  

‘Ve ipekten bir yalan o dağların arkası’
çaresiz durup bakacak olsan mor ötesi bir ölüm’ 

‘Dağların arkası’ ‘ipekten bir yalana’ benzetilmekte yine devamında ‘morötesi’ sözcüğüyle ‘dağların arkası’ nın değişmece anlamı verilmekte.Aynı zamanda şiirin ana temasındaki ayrılık da ‘morötesi bir ölüme’ benzetilmektedir. Yine morötesi kelimesinin fizikteki anlamını düşünürsek bu kavramda yer alan renklerin insan gözüyle görülmemesi belirleyicidir.Buradan da ayrığın gözle görülmeyen bir ölüme benzetildiğini çıkarabiliriz.   

‘Seninki bir eşkıya gidişi’ burada da sevgilinin gidişi bir eşkıya gidişine benzetilmiştir. Benzetme yönü belirtilmemiş okuyucuya bırakılmıştır.Örneğin bu gidişin kanunlarla belirlenmiş bir yaşantıdan yani bir evlilikten kaçışa (gidişe) benzediği söylenebilir.  

‘Ne varsa yaşanılan şimdi bir gün batımı
yaşamak o boğan tortu, bir avuç hüzün’  

Burada da yaşanan ayrılık günbatımına benzetilmiş ve bu ayrılığın yaşanması ‘boğan bir tortu’ ile ‘bir avuç hüzne’ benzetilmiştir.  

Şiirdeki kapalı eğretilemeleri (meteforları) yani insani özelliklerin nesnelere aktarımını örneklersek;  

‘Kanatılan bir günün sonrası mı? ’, ‘Sular uyanır’, ‘ beklemek birden bile yaşlanır’, ‘gelmeyen günler’, ‘buruşurken her sabah’ …  

Şiirde değişmece ve eğretilemelerle oluşturulan imgelerin, ayrılık teması üzerinde anlam olarak buluştuğu ve bu anlam bağlamında birbiriyle ilişki içinde olduğu yani bir bütünlük oluşturduğu görülmektedir. Bu da şiiri bir imge yığılmasının ötesinde anlam olarak zenginleştiren bir yapıdır. Bunun başarılamadığı birbirinden bağımsız imgelerle kurulmuş şiirleri günümüz de çokça okumaktayız. Bunlarda olmayan bütünlüğün nasıl oluşturulacağına bu şiir bir örnek teşkil etmekte ve bu yanıyla günümüz şiirinin iyi örnekleri arasında yer almaktadır.  

Yine şiirin tamamına dizeci bir anlayış hakim olduğunu söyleyebiliriz.Yani şiir birimi olarak dizeler öncelenmiştir. Bu nedenle her dizede bir veya bir kaç değişmece ve eğretileme kullanılarak imge yoğun bir şiire ulaşılmıştır. Bu imge yoğunluğu şiirin birden fazla okunması ve anlamlandırmasını beklemektedir okurdan. Yani aynı zamanda okuru zorlayan bir şiir var ortada.




ASLIHAN TÜYLÜOĞLU




1 Şubat 2007 Perşembe

UYSAL HİMMET ASLAN: Toplumcu Şiir



TOPLUMCU ŞİİR






- şiir ve toplum-toplumsal olgu ilişkisi - 


İnsana dair her olgu aynı zamanda toplumsal bir olgudur. Sanat da toplumsal bir olgudur. Şiir de öyle. Her şair ve şiir kendi toplumsal ortamının ürünüdür. Şair bunu reddetse de, şiir bunu reddetse de bu böyledir. Öyleyse en öznel şiir bile toplumsal olandan bir şeyler yansıtmak zorundadır.

Peki bu durumda her şiir toplumcu şiir midir? Hayır, toplumsal öğeleri barındırması yansıtması yetmez, bu henüz edilgenlik noktasıdır. Toplumcu şiir toplumsal bir kavgası olan şiirdir. Toplumsal kavganın bir parçasıdır. Etkendir. Kavgası olmayan şair var mıdır? Yok ise her şiir kendi şairinin kavgasının aracı değil midir. Dolaylı olarak her şiirin toplumsal bir kavgası yok mudur? 

Kavgası olmayan insan yoktur. Yel değirmenlerine saldıran Don kişot’un bile bir kavgası olduğu açıktır. ve yel değirmenlerine saldırısı toplumsal kavgasıdır aynı zamanda. Feodalizmin kendini ispatlama, kapitalizme gözdağı verme kavgasıdır...Cervantes de Don kişot aracılığı ile kendi toplumsal kavgasını vermektedir. Peki kavgası olan her şiir ki mutlaka bir kavgası olduğunu söyledik, toplumcu şiir midir? Öyle olsa,  böyle bir kavramsal tanıma gidilme gereği duyulmaz, her şiir toplumcu şiir sayılırdı. Toplumcu şiir kavgasını belli bir toplumsal çözümleme-eleştiri ve bu çözümleme-eleştiriden bir toplumsal önerme üreterek verir.

Her toplumsal eleştiri ve önerme o şiiri toplumcu şiir yapmaya yeter mi?
Her toplumsal sınıf kendi cephesini genişletmeye çalışır. Bunun diğer toplumsal sınıfların çıkarlarını  ve nihayet insanlığın çıkarlarını da temsil ettiği iddiasında bulunur. Örneğin küreselleşmenin ya da özelleştirmenin bütün insanlığı mutlu edeceğini öne sürer bir sınıf... Bir diğeri buna bir yandan eleştirisini iletir, diğer yandan kendi önermesini tüm insanlığı temsil iddiasıyla öne sürer ve sosyalizmin tüm insanlığın sadece iradi değil, tarihsel geleceği olduğunu da söyler. Bir sınıf, herkes kendi çıkarlarını maksimize ederken toplumsal çıkar da maksimize edilmiş olur derken, diğeri herkes toplumsal çıkarı maksimize etmeye çalışırsa kendi çıkarı da maksimize olur der. Biri zaten maksimize olmuş çıkarının, diğeri bir türlü maksimize olamamış çıkarının peşindedir. Son derece kaba bir açıklama yapacağım şimdi: toplumcu şiirle bireyci şiir arasındaki fark tam da bu içsel mantık farkıdır Hepimizin yakından ilgilendiği sevda ve aşk meselesi (bu iki sözcüğü bilerek kullandım) üzerinden yaklaşmak istiyorum. Eş anlamlı görünen bu iki sözü hepimiz kullanıyoruz. Ancak kullanım alanlarında anlatmak istediğime denk düşen farklılaşmalar da yok değil. Sevdayı işleyen iki şiirden biri toplumcu şiir diğeri bireyci şiir olabilir. Ne demek bu? Şu demek: Aynen gazete haberlerindeki gibi bir şey: Yol kenarında aşk yapılabilir, para karşılığı aşk yapılabilir, futbolcuyla manken aşkları yapılabilir yani aşk yapılabilir. Bu uç örnekler aşkın tanımı değil elbette ama burada iki şiir ayrımını anlatmama yardım ediyor. Devam edeyim. bu tür imalatlar için sevda kavramı kullanılamaz. Bu ayrımın altında yatan mantık, bireysel tatmin-bizsel tatmin mantığıdır.. Biz bir birlikteliği ifade eder. Biz alansal ve zamansal olarak genişlediği ölçüde toplumsal alana ve toplumcu şiire, alansal ve zamansal bir darlığa girdiği ölçüde de bireysel alana ve bireyci şiire düşer. Burada alan cinsel olandan insani olana, öznel olandan toplumsal olana tüm alanlara uzanır. Zaman buna da bağlı olarak şimdiden geçmişe ve geleceğe uzanır.

Toplumcu şiir bu anlamda aşkın diyalektiğini keşfetmiş şiirdir.
Mahmut Ayaz'ın bir şiirini örnek vermek isterim... "Militan Kız" şiirinde bir militan kıza aşkını ve militan kızın onu düştüğü uçurumlardan çıkardığını anlatıyordu. Bu şiirde aşk iki cins arasında yani erkek ve kadın arasında yaşanılır algılanmaktan öte algılanmaktadır. Burada aşkın yalnız kimyası değil diyalektiği, diğer insani toplumsal örtüşme boyutları anlatılmaktadır. Buna karşılık örnek vermeyi gerektirmeyecek çoklukta bireyci şiirleri sizler internet ortamlarından biliyorsunuz.. bu aşk şiirleri daha çok kimyasal şiirlerdir. Kimyasaldır, çünkü aşkla genellikle gece vakti ilgilenmektedir. Aşka ayrılan bir zaman vardır ve o gün batımıyla gün doğumu arasıdır. Rastlantısal ve anlık görünmektedir. Sokaklar, alanlar, işyerleri, geçim dertleri gibi toplumsal alanlarda dolaşmaz. bu aşkın pek de örtüşmediği alanlardır. Alansal ve zamansal darlık bireyci şiire karşılık gelmektedir. Ve bu aşk anlayışının, bireyci şiirin yagınlaşması bir toplumsal, tarihsel olgudur. Tam da sokaktaki, işyerindeki vb. rollerden kaynaklı bir özneleşememe nedenine bağlıdır çoğunlukla.

Şimdi burada buna bağlı bir parantez açmak istiyorum. Toplumcu politikayı savunan bir şair bireyci şiir yazabileceği gibi, bireyci politikaları savunan bir şair de toplumcu şiir yazabilir. Buna örnek vermem gereken şiir sanırım "mihriban" şiiridir. Yanlış hatırlamıyorsam her iki mihriban şiirinin şairi de aynıdır ve MHP"lidir. Oysa bu iki şiir de aşkı dar bir alana ve zamana hapsetmeyen, toplumsal varlığı içinde çözümleyen şiirlerdir. Ve şu bir rastlantı değildir: bu şiirlerden üretilmiş türküleri en çok emekçiler sever, dinler. Demek ki sınıfsal-ideolojik bir karşılığı vardır. karşılığı vardır ve budur. mücadelerini besleyen çözümlemelere sahiptir. 

***

Toplumcu şiir ve slogan meselesi üzerinde durmak istiyorum. Bu aynı zamanda toplumcu özün şiirde biçime yansımasına işaret edecek. Şurdan başlamak istiyorum: Toplumcu şiir Kavga şiiri olması hasebiyle kavganın araçlarını kullanır. 

Kavga en son fiziksele indirgenebilir. Öncelikle akıl işidir, psikoloji işidir. Kavgaya giren neyin kavgasını verdiğinin farkına varmak bu demektir ki uzlaşmazlığını, şiddetini algılamak, anlamak zorundadır. Kavganın kazanmanın ihtiyaç duyduğu ilk şey gerçektir. Bu yüzden derim ki hangi politik kafadan çıkarsa çıksın, yaşamın işleyişini doğru çözümleyen, bu demektir ki diyalektiği ele alan her sanat ürünü toplumcudur. Toplumcu kavgaya hizmet eder. Balzak klasik örnektir. Kendisi feodaliteyi savunan kralcı bir romancı. Ancak toplumsal çözümlemelerini diyalektikle yapan, toplumu çatışan, değişen, dönüşen bir organizma olarak çözümleyen romanları var. Dine ve mistisizme en çok dayanan düzeni savunurken, toplumsal çözümlemelerini din kitaplarının verdiği talimatlar doğrultusunda yapmaz. Bu gericinin yapıtları hala devrimcilerin başucu kitaplarıdır. 

Kavga eden, meşruluğunu, kendi içinde ve sonra da hasmının gözünde kanıtlamak zorundadır. Bu nedenle kavgada hasmın gözüne bakmak esastır... Bu bir haklılık, özgüven ilanıdır, kazanma inancının ilanıdır. Vazgeçmeyeceğinin ilanıdır. Bu şiir gözünü kaçırmaz ,(kaçıranlar da vardır ne yazık ki) hasmının gözünün içine bakar. Anlaşılmaz sözler gevelemek işi değildir. Hem dostuna hem hasmına sözünü gözünü kaçırmadan söyler. Sezdirmek genel ve kalıcı bir özelliği değildir. Genel ve kalıcı olan haykırmaktır. Dostlarını yanına çağırmak, hasmını ezmek için gereklidir bu. Sözünün algılanmasına, anlaşılmasına ve bence bunlar da yetmez coşkulanmasına çalışır. İşte bu noktada slogancı şiire gelmek istiyorum. Bu şiirin kavgayı tek bir unsura, genellikle şiddetli sese indirdiğine inanıyorum. Bu şiir ses şiddetiyle kavga eden bir şiirdir. Oysa kavga, dediğim gibi, kavganın tek boyutu cesaret ve korku boyutu değildir. Ne dostunu tümel olarak donatabilir, ne düşmanını tümel olarak ezebilir. 

Toplumcu şiir gelecekle ilgilenmektedir. Geleceği kurmakla. Bu demek ki geçmişe ve bugüne vurmakla. Bu demek ki unutturmamakla bu demek ki hafızayla, bu demek ki tüm duyulara hitap etmekle ilgilenmek zorundadır. Bunun araçlarından biri ses ve ahenkse, diğeri öykülemedir. Öyküleme kıssadan hisse demektir. Bir yandan da anımsamaya giden yolda anı yaratmaktır. Başta nazım olmak üzere bütün büyük toplumcu şairlerin öykülemeye sıkı sıkı bağlılığı bunun ifadesidir. 

Kavga mucizelere değil kendi mücadelesine inanmak ihtiyacında olduğuna göre bilimsel çözümlemelere dayanmak ihtiyacındadır da. Sıradanın tarihsel önemde olduğunun, tarihsel önemde olanın da sıradan olduğunun altını çizmek zorundadır. Bu sıradan görünenin çarpıcılığından yararlanmayı gerektirir. Aynı şekilde tarihsel olanın da sıradan olduğu çarpıcılığından. Che'nin bence müthiş bir dize olan şu sözünü hatırlayalım: "Gerçekçi ol, imkansızı iste!" 

Toplumcu gerçekçi şiir estetiği, emekçi sınıfların tüm duyularına seslenmeyi, görsel, işitsel, fiziksel, şaşırtmayı amaçlayan, düşsel tüm unsurları içine almak zorundadır. İnsanı doğayla ve toplumla bir bütün içinde kavramak bana göre estetik zenginlik açısından avantajdır ve toplumcu şiir bu avantaja sahiptir. 

Şiir var mı, nerede...
Şiir var mı var...İsmet Özel çağdaş Türk şiiri olmadığını söylüyor. Bence o da var. İşte olan çağdaş Türk şiirinin ta kendisidir. Çağdan bağımsız değiliz artık. Hiçbir toplum bir diğerinden, bu demek ki çağından yalıtık değil. Doğru algılamak gerek. Çağdaşız ve bu çağda ülkemize, toplumuza biçilen rol bu. Karşı çıkacaksak bu role ve bu rolü kabullenmiş şiire karşı çıkacağız. Küreselleşme bireyciliğin, yalnızlığın, çaresizliğin yaygınlaştırılmasıdır aynı zamanda. Bunu öneren şiire karşı çıkacağız. Gizemli, bu demek ki tekil, bu demek ki yalnızlığı vurgulayan şiire karşı çıkacağız. Umut yoksa kavga yoktur. Çaresizlik madalyonunun öbür yüzü kendi dışından bir şey beklemektir. Bu demektir ki mistik şiire, kaderci şiire karşı çıkacağız. 

Toplumcu şiirin beslendiği koşullar
Ne zaman olmuş bir bakalım...ne zaman kavga şiddetlenmişse o zaman olmuş..toplumcu şairler toplumsal alt üst oluş dönemlerinin ürünleri olmuşlar.. tüm sanat alanları için de gerekli bu.. Neruda, Nazım, Mayakovski, Hasan Hüseyin, Ahmed Arif hep kavgaların ortaya çıkardığı şairlerdir. Burada bir parantez açmak istiyorum. Ayakları kavganın içinde durmayan bir adamın şiirlerinin kavganın içinde durması son derce zordur. Yani bir şair sadece şiirleriyle kavga edemez. Toplumcu şairlerin sanırım tamamı örgütsel geleneği olan, mücadelesi olan şairlerdir. Belki Bertolt Brecht’i dışında tutmak gerekir. Hani derler ya partinin talimatıyla şiir yazılmaz. Doğrudur. Zaten onlara da partileri talimat vermemiştir. Kavgaya sürebilecekleri neleri varsa vermeleri istenmiştir doğal olarak. Ve şiirlerini vermişlerdir. Kavgadan aldıklarını şiire dönüştürerek kavgaya vermişlerdir. 

Peki günümüzde toplumcu şiir var mı? Toplumcu kavga yenilgiden yenilgiye koşmuş... Şimdi toplumcu şiir elbette var  Ama çoğunluğu yalnızlıkla, umutsuzlukla birleştirmiş şiirini.. Bu bakımdan 80 sonrası şiirinden söz edilmesi boşuna değildir. Çoğunluğu toplumcu yenilgi şairleridir bana göre... Şiirleri bu psikolojiyi yaymaktadır. Yusuf Hayaloğlu, Ahmet Kaya ve Nevzat Çelik’in bu psikolojide birleşen ürünler vermeleri rastlantı değildir. 

Kimsenin peşinden gitmediği, gitmek ne kelime vebalı gibi kaçtığı bir kavganın şairleri de var kel aynaklar gibi..  Bu iş tıpkı spor meselesi gibi...Bir milyarlık Çin’i on milyonluk Çek takımı yeniyor.. Hayır aslında bu değil.. Çin’de futbol oynayan bir milyon arasından seçilen takım, çek cumhuriyetinde futbol oynayan 2 milyon içinden seçilen takıma yeniliyor. Kavga eden üç beş adamın içinden kavga etmeyenlerin karşı safta kavga edenlerin şairlerinden daha iyisinin çıkması zor. Var olanlar.bir kapıyı bekliyorlar birgün başka girenler olacaktır diye... 

Son söz olarak şunu söylemek istiyorum:

HER KAVGA BİR ŞAİR, HER ŞAİR BİR KAVGA BESLER! 



UYSAL HİMMET ASLAN


15 Ocak 2007 Pazartesi

ADNAN DURMAZ: TÜRKÜLERİ YAKANLAR




TÜRKÜLERİ YAKANLAR  




                   
RESİM: ADNAN DURMAZ



-günümüz şiiri üzerine notlar -


Şiirin ölümü ile aşkın ve diğer insan duygularının; dostluğun, sevginin, arkadaşlığın, bağlılığın, başkaları için bir şeyler yapabilmenin ölümü aynı yerde mi kesişiyor..Eğer, kesilen bunca ahkama rağmen şiir kitapları basılmıyor ve satılmıyorsa, şiirin ölümü anlamına gelmez mi bu?

Şiiri öldürmenin en kısa yolu ikidir: Birincisi, o şiirin yazıldığı dili kopartacaksın. Dili kopartılmış bir ulustan ancak dilsiz şiirler çıkabilir. Dili sakatlanmış bir ulustan, kekeme şiirler, kimsenin anlamadığı şiirler çıkabilir. Doğru mu? Emperyalizm tüm sömürgelerindeki okullarda, o sömürgelerin dilinden beş kat fazla kendi dilini okutuyor. Durum böyle olunca da ortada tuhaf bir dil konuşulmaya başlanıyor. Butique butik, coiffeur - kuaför, central - santral, image - imaj, digital - dijital, studio - stüdyo, cargo - kargo, university - üniversite, club - kulüp, collection - koleksiyon, professional - profesyonel, ambulance - ambulans…günlük dilde kullandığımız sözcüklerden bazıları. Ya iş yeri adları, onlara ne demeli; stil bay bayan terzisi,central ısı,  easy internet cafe, dizayn ısı, momentum cafe, milan coiffeur, imaj optik, aras cargo, istikbal showroom, sport shop, istikbal centroom, viva internet cafe, universty shop, önder colour, wab center cafe, çatı cafe  fastwood, inter kuaför, digiland, Türkcell cep shop, kardelen cd store, silver street, elegants kuaför, star cafe, carmina butik, la famme butik, trade center, restaurant ve daha yüzlercesiyle dolu caddelerde dolaşırken insan hangi ülkede yaşadığını düşünen ve tepki gösteren varlıktır. Tepki, etki sonucu ortaya çıkan davranış biçimi olarak,canlı olmanın belirtisidir ilk başta. Tepki,göstermeyen varlık cansızdır.Dil geçmişten geleceğe aktarılan ne varsa tümünün taşıyıcısı olduğuna göre dilini sakatladığın ulusun geçmiş ve bu günü arasındaki bağlarını koparttın demektir. Şiiri öldürmenin iki yolu vardır demiştim.İkincisi,insanı insan kılan, şiirin insanoğlunun içinde çıktığı kaynağı kurutacaksın. İnsanı İNSANLIKTAN ÇIKARTACAKSIN. İnsanı insanlıktan çıkarttın mı, dili kopmuş bir insanın konuşmasına benzer bir tarzda, tuhaf bir yaratık ortaya çıkar. Duyguları sakatlanmış insanların aşkları da,dostlukları da, özverileri de sakattır.  

1940' larda “küçük Amerika olmak” hayalini sahneye koydular, sonra “Türk İslam sentezi” daha sonra,”amerikan rüyası”, giderek,”yeşil kuşak” projesi, “yeni dünya düzeni”,”küreselleşme” gibi değişik kavramlar sahnelendi. ”Medya” adında bir canavar, dil kopartma ve insanlıktan çıkartma senaryolarında her ülkede baş rol oynadı. Gerçek dünyasında sürünen insan, aynı zamanda sanal bir dünyada sürüklenmeye başladı..  Özentili yaşam biçimi, eşcinsel, ensest her tür sapık ilişkilerin normal gösterilmesi, sevgiliye ve eşe ihanetin normal ve insani gösterilmesi, sokak köşelerinde bali ve tiner kullanan insanların varlığının normal  gösterilmesi, çeteleşmenin, kapkaççılığın giderek alışılmış bir durummuş gibi algılanır olması, toto, loto derken bahis adı verilen kumar türlerinin en alt kesimdeki insanın ekmek parasını elinden alması bir yaşam biçimi halini aldı. Her televizyon kanalının medyumları,insanların fallarına bakmaya başladı. Televizyon kanalları aşk organize ediyormuş gibi yaparak, kadın erkek pazarlamaya başladı. En ücra köydeki insan, medyanın sanatçı diye sunduğu kişilerin aşklarını, ihanetlerini, özel yaşamlarını kendine sorun edip tartışmaya başladı. Anadolu insanının, iyi, doğru, güzel,yakışıklı, çirkin kavramları, dostluk, bağlılık kavramları yok edilerek yerine yenisi yani sakat olanı, sahte olanı konuldu.  Köşe yazarı, reklam yazarı, televizyon yazarı,  gazeteci yazar, magazin yazarı, fal yazarı vb 'leri,topluma ne kadar aydınlık katmaktadırlar, tüketim malzemelerinin pazarlamacılığından ve toplumun itildiği derin karanlık uykuda ninni söylemekten başka.  

“Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyordu Kemal Atatürk. Küresel emperyalizm ve onun yerli uşakları kendi yazarlarını üretiyor. Kuşkusuz ki mevcut düzenler her zaman kendi sanatçılarını,yazarlarını, şairlerini üretti. karanlığın, kaosun, hayvanca sömürünün, insanı insanlıktan çıkartıp bir cıvataya, dişli çarka dönüştürmenin karşısında gerçek anlamda yurdunu ve ulusunu seven, halkını ana bellemiş yazarlar, kuşkusuz ki, muhalif olmak durumundalar.Tarih tüm dünyada bunun örnekleriyle doludur. Başından bu yana çizmeye çalıştığım manzara karşısında yazarlar ve ozanlar ne yapıyor. 1963 yılında Cemil Meriç şu tanımlamayı yapıyor; ”DÜNYANIN BÜTÜN TIMARHANELERİ BİZİM ENTELİJANSİYANIN KAFATASI YANINDA BİRER AKLI SELİM MİHRAKI” diyor.” TÜRK AYDINI YANGINDAN KAÇAR GİBİ UZAKLAŞIYOR YURDUNDAN. HAYIR KİRLETTİGİ BİR ODADAN KAÇAR GİBİ. UNUTUYOR Kİ VATANI KENEFE ÇEVİREN KENDİSİ. AYDIN TANZİMAT'TAN BERİ BATI -KAPİTALİZMİNİN ŞUURSUZ SİMSARI. TANZİMAT BİR MEDENİYETİN FETHİ DEĞİL BİR IRZINI TESLİM. VE AYDIN HARABE HALİNE GETİRDİĞİ BU MEMLEKETİN ENKAZINDAN BİR ŞEYLER YÜKLENİP BATI'YA KAÇMAK İSTİYOR.  O ENKAZLA YENİ BİR BİNA KURMAK GÜÇ ŞEY. AMA ZAVALLI DOSTLARIM, DÜNYANIN EN GÜZEL COĞRAFYASINI CEHENNEMLEŞTİREN BİZİZ! ..  BAVULUNUZDA, HAFIZANIZDA O CEHENNEMİ TAŞIYORSUNUZ. KAÇIŞ, DAİMA ZELİLÂNEDİR. BU KAÇIŞ BİR KENDİNİ ARAYIŞ DA DEĞİL, PERVANENİN IŞIĞA KOŞMASI DA. HÜRRİYET, HÜRRİYET., NE HÜRRİYETİ? MEVCUT HÜRRİYETLERİ KULLANIYOR MUSUN? 1963 TÜRKİYESİ VOLTAİRE'LERİN FRANSA'SINDAN YÜZ KERE DAHA HÜR. VOLTAİRE'LER NEREDE? ” diyor.

 Yazımın sonuna çok ilginç bulduğum,Cemil Meriç’in Yahya Kemal, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ümit Yaşar, Celal Sahir gibi şairlerle ilgili sözlerini ekleyeceğim. Ancak burada çok daha önemli bulduğum bir alıntıyı eklemek istiyorum:

“-Orhan Pamuk'la nasıl tanıştınız?
-Orhan 'ın Amerika 'daki ajanı tanıştırdı.
-Sizce Orhan Pamuk Nobel’i alacak mı?
-Orhan politik bir yazar değil. Daha politik yazsaydı belki şimdiye
almıştı Nobel'i.  Böyle açıklanmamış bazı kriterler var.”
(George Andreou, O. Pamuk'un ABD'deki editörü, orada kitaplarını yayımlayan Knopf Yayınevinin yöneticisi; Zeynep Güven'le söyleşi, Hürriyet gazetesi, Pazar eki, 2 Eylül 2001, s.7)

 “İnsan New-York'ta başarıya ulaşırsa bütün dünyada başarıya ulaşır... Türkiye'de medya aracılığıyla doğrudan okurlara sesleniyorum, Amerika 'da eleştirmen filtresinden geçmek gerekiyor.”  (O. Pamuk, aynı yerde)  

“-Türkiye'dekine göre Amerika'daki başarınız daha mı önemli sizin için?
-Evet ermeni katliamı konusunda kitap yazan eleştirmenler Amerika’daki başarımı geciktirdi...
Türkiye'nin geçmişinde böyle karanlıklık bir şey olduğuna inanıyorum.”
(O. Pamuk, Milliyet gazetesi, Pazar eki 23 Eylül 2001, Ahmet Tulgar'la söyleşi, s.7)  

“Kendi romanının pazarlamasını en iyi şekilde yapacak olan o romanın bizzat yazarı mıdır?
-Benim Amerika'daki ajanım öyle der..
-Paranoyak olduğunuz söylenebilir mi?
-Evet, paranoyağım.” (O.Pamuk, Hürriyet gazetesi, Pazar eki,  20 Ocak 2002, Ayşe Arman'la söyleşi, s.12-13)
(Kaynak:Öner Yağcı,Küreselleşme Sürecinde Edebiyat,İleri yay,2004,İst.)  

Kendisine Paranoyak diyen Orhan Pamuk’un kişiliği, dünyaya bakışı bu birkaç satırda net olarak görülüyor.Ya peki,günümüz şair ve yazarları ne yapıyor? Küresel emperyalizmin kültür politikalarının karşısında mı, yoksa yanında mı yer alıyorlar? Hilmi Yavuz, Ahmet Altan, Cezmi Ersöz, Murathan Mungan ve piyasada at koşturan diğerleri ne yapıyor.  “Yazarlar insan ruhunun mimarlarıdır” diyordu Maksim Gorki. Bizimkiler insan ruhuna sadece paranoyalarını kusmanın ötesinde ne yapıyor. DÜNYANIN BÜTÜN TIMARHANELERİ BİZİM ENTELİJANSİYANIN KAFATASI YANINDA BİRER AKLI SELİM MİHRAKI” diyor Cemil Meriç. Orhan Pamuk: “-Evet, paranoyağım.” diyor.. Sömürge yazarları ve şairleri bilerek hep dışarıya öykünmeyi seçiyor.. Ya da kendi ülkesine değil kendine bakmayı. Kendini neredeyse dünyanın en iyi şairi sayan Hilmi Yavuz’un geldiği son nokta şu oluyor:
“Harfler ve laylay lom  

‘o’lardı, onların içinde, oooo!
o da oradaydı, o odada
gelin odasına gelindi, indi
'a’lar, ‘y’ler.’l’lerle bir arada  

'ü'nün düğününde gördüğün
'ü'ler kalabalığı, beşi bir yerde
üzgün kızlar hep geride kaldılar
‘i’lerde olan her şey ise ilerde  

imdi resimdeki adresim şimdi;
işte 'hilmi@yalnızlik dot kom’
‘a' 'y'yle evlenirken, ay kara,
biz burda ayla'yla lay lay lom “  

Ben mağdurların yanındayım, medya beni almıyor diye ağlayan Cezmi Ersöz “... Ama ben sentezlerden yanayım. Kaoslardan yanayım. Doğu- Batı çatışmalarından hoş ürünler çıkabilir. Post-modernist akım deniyor buna. Post-modernizm Türkiye’de küreselleşmenin bir parçası olarak görüldüğünden, eleştirel karşılandı. Ama post-modernizmin getirdiği açılımlar da var. Buluşmaları sağlıyor. Farklı anlamda pek çok buluşmayı sağlıyor” diyor. Postmodernizmin ne olduğundan habersiz yazar..  

Bunlar mı yukarda çizdiğimiz saldırıya maruz kalarak dilinden, insan değerlerine kadar felç olmuş insanımızın ruhunu sağaltacak olanlar.  

Dağlarda, ”Ferman padişahın dağlar bizimdir" diyen Dadaloğlu’dur halk.. Medyasız, yüzyıllara haykıran Pir Sultan’dır.. Köroğlu’dur zalime baş kaldıran..”Türkülerimizde yalnız onların maceraları vardır” deyip zindanları, kaçkınlıkları şiir bahçesi kılan Nazım’dır.  Hiç kuşkum yok ki,emperyalizmin dilinden duygularına kadar saldırdığı dünya halkları, ki onlar insanlık tarihi boyunca ölümsüz birer çınar gibi dal sürüp kök salmışlardır,  kuşkum yok ki bu saldırılara umulmadık bir biçimde yanıt verirken, halkının değerlerine ters düşerek yozlaşmanın kalemi olanlar tarihin çöplüğüne savrulmaktan kurtulamayacaklardır. Bir yazarın dediği gibi “TÜRKÜLERİ YAKANLAR YASALARI YAPANLARDAN DAHA GÜÇLÜDÜR.”

Şimdilik Cemil Meriç’in sözleriyle bitiriyorum:

'... Gerçek sanat, birer hayalete benzeyen, kaypak ve soyut varlıkların damarlarından kan geçirmek, gözlerine pırıltı, adalelerine sıcaklık ve sertlik vermek... Şuurumuzun önünde resmi geçit yapan konular da önce gülümsüyorlar size, aşinalık gösteriyorlar, kollarınızı açınca boşluğu kucaklıyorsunuz. Halbuki yazar, onları teker teker otopsi masasına yatıran, yahut şuurunun adesesiyle konsistansa kavuşturan, evet yahut -ama bunu yalnız dâhiler başarabilir-, damarlarına kendi hayatından, hayatiyetinden bir parçasını zerkeden adamdır.' (Cemil Meriç, Jurnal, 10.1.1963)  

EK:
CEMİL MERİÇ’ten değerlendirmeler:

“Yahya Kemal neden tanrılaştırıldı? Beklenileni, alışılanı verdiği için. Biçim denenmiş, incelmiş, sevilmiş. İçindeki bilinen, belki bilinenin güzeli, ama bilinen. Yahya Kemal'de kemal var, ihtilal yok. Uçmuyor, yürüyor. Gauthier'nin, Bainville'in, Flaubert'in burjuva dediği adam bizde üniversite hocası. Üniversite hocası, Yahya Kemal'de bildiğini, alıştığını ama biraz başkalaşmış olarak, bulduğu için dasitani bir muhabbet gösterisi içindedir. Bu suretle sanata karşı vazifesini yerine getirdiğine kani. Yahya Kemal Fransızca öğrenen Nâbi, veya Hersekli Arif Hikmet. Sığın sığı., ve 'poncif'in 'poncif'i. Kelimeler pırıltılı, cümbüşlü, içinde bir şey yok. Bir mermerin göğsü, daha doğrusu mermerden bir göğüs.  

Orhan Veli de öyle. Onun da sevilen şiirleri alışılanlar ve Hüseyin Rahmi nesrinden bir arpa boyu ileri gitmiyen en güdük zekâlıların kolayca içine girebildikleri. Orhan'da da yeni yok. Yenilik küçüklüğünde şiirin. 'Bir elinde cımbız, bir elinde ayna. Umurunda mı dünya'. Herhangi bir hizmetçi kızın idrâkine seslenen bir nükte. Orhan'ın nesli şiirin kanatlarını kesti. Toprakta sürünen sevimli bir hayvan haline getirdi. Sevimli ama gülünç ve zavallı. Kartaldan çok bir kümes hayvanına benziyor bu şiir. Yumurtası olmayan, garip bir kümes hayvanı. Orhan nesli yeni fetihlere koşmadı. Göz boyacılığını, jonglörlüğü, ucuzu erişilmeyene tercih etti. Fikret'in, Hâmid'in hatta Haşim'in kanat çırpışları yok onlarda. Ya kolej talebesinin küçük şikayetleri, ya gazete fıkrası. Hangi Batı, hangi yenilik? Bir cüceler edebiyatı. Bir mikro edebiyat.”……………….

” TÜRK BURJUVAZİSİ VE ÜMİT YAŞAR

… Pazar günü konferansa götürdüler beni. Ümit Yaşarttı konferansı. Lozan Kulübü ağzına kadar doluydu. Kadın kokusu, hamakat kokusu... Konferansçı, Oscar Wilde kadar şımarıktı. Şöhretten şikayet ediyordu, kendisini bir gölge gibi takip eden şöhretten. Tarih bu küstah şikayeti hiçbir lâyemuttan dinlememiştir. Gerçek büyükler tanınmadan öldüler. Milton, Stendhal, Nietzsche ve yüzlercesi.. Her zafer bilhassa onu hak etmeyen için ağır bir yüktür. Ümit Yaşarın uyandırdığı ilgi, tam bir 'mediocrite'yi heykelleştirmesinden doğuyor. Türk burjuvazisi yenilikten hoşlanmıyor. Fazıl Hüsnü'nün panayır hokkabazlıkları bunun için itibarsız. Dildeki özleştirici akım (?) küskün bir hayranlık yaratıyor onda. Küskün, çünkü her  yeniden korku duymaktadır. Hayranlık, çünkü her yeniye, daha doğrusu her hokkabazlığa, her maskaralığa alkış tutmak bu köksüz, bu dalsız budaksız, bu kazık gibi sınıfın tarihi vazifesi. Ümit Yaşar ve orta sınıf. Bunlar birbiri için yaratılmış. Bir şair ki yalnız düşünmekten değil, konuşmaktan da âciz. İhtiyar bir âşıka cilve yapmaya kalkan bir kaldırım orospusu gibi horluyor dinleyiciyi. Terbiye ne kelime. Şiirleri çağdaşlarından derlenmiş kötü bir antolojiye benziyor.  Geçen yazımda Yahya Kemal'in sığlığından bahsetmiştim. Yahya Kemal, Ümit Yaşar’ın yanında umman. Ümit Yaşar’ın hüneri alışılan’ı, köksüz'ü, meyvesiz'i vermek. Bir hadımlar şairi. 'Virîlité'si olmayan bir sınıf, 'virilitié’si olmayan bir şair. O sınıf serveti hak etmeden kazandı, Ümit Yaşar şöhreti. Bunun için mustariptirler. O sınıf kazandığı servetle beraber büyümedi. Dev bir zırhın altında kaybolan cüce. Ümit Yaşar da öyle. Zafer onun değil reklamın. Dümdüz bir nazım, ne tepesi var, ne uçurumu. Ufuksuz ve imzasız, âdeta manîler gibi. Vâlâ Nurettin ne kadar gazeteci,  Reyyan ne kadar avukat... Türk burjuvazisi ne kadar burjuva ise, Ümit Yaşar da o kadar şair. Gecekondu burjuvazisine gece-kondu şâir. Yahya Kemal hayranları belki cüce, ama sıhhatli birer cüce. Ümit Yaşar'ınkiler hadım.-……… Kadıköy nazeninlerinin otuz yıl önceki şairi Celal Sahir'di. Kemiksiz, adelesiz bir salon züppesi. Ama Sahir hem Fuzuli’yi okumuştu, hem Musset'yle flört etmişti. Derinlere kök salmamıştı ama, büsbütün köksüz de değildi. Dinleyicileri de öyle. Memleketi muazzam bir tımarhanenin hücreleri halinde görmek ne kadar hazin. Bir yanda dilin ciğerlerini kemiren energümenler ne yaptıklarını, ne istediklerini bilmeden ezberlediklerini haykırmakla meşgul. Seyirciler, sadece Bizanslı oldukları için, bu şaklabanlıklara kurnaz bir saygı ile suç ortaklığı etmekte., ötede sadece cilaları değişen putlar. Cilaları ve bazan tahtaları. Celal Sahir yerine Ümit Yaşar. Allah encamımızı hayreylesin.” 
(Cemil Meriç,Jurnal,1.cilt,İletişim yay,İst. ) 



ADNAN DURMAZ
1 Temmuz 2006 



1 Ocak 2007 Pazartesi

ADNAN DURMAZ: YAKINDAN BAKIN ONLARA..DAHA YAKINDAN!



YAKINDAN BAKIN ONLARA... 
DAHA YAKINDAN! 







- Günümüz Şiiri Üzerine Notlar -


“İlericilik yalnızca gerici güçlere saldırmak değildir.Yaşam için bir şarkı yazmak da ilericiliktir; böylesine berbat bir hale getirdikleri yaşamın başka bir yanının olduğunu söylemek de,güzel gün batışlarını,gün doğumunu,güzel kadınları,dostlukları,güzel sevgileri söylemek,en kötü koşullar altında yaşamın güzel ve yaşanmaya değer olduğunu söylemek; daha da güzelleştirmek için mücadele gerektiğini söylemek de ilericiliktir. Aşk şiiri ilerici şiirdir” diyor Yannis Ritsos,Aragon,onun şiirlerini ilk okuduğunda ‘gözlerinin dolduğunu ‘söyler; ve onu ‘çağımızın en büyük ozanı ‘kabul eder:”Başlangıçta onun çağımızın en büyük ozanı olduğunu bilmiyordum; yemin ederim ki bilmiyordum bunu.Zamanla,evre evre öğrendim,şiirden şiire,bir gizden ötekine geçerek” 

Yannis Ritsos,Yunanistanın Peloponez bölgesinde 1 Mayıs 1909 da doğmuş.Önceden geniş toprakları vardı ailesinin,sonradan kumar düşkünü bir insan olan babanın yüzünden,topraklarını kaybedip yoksullaşmıştır..,bir erkek kardeşi bu yoksulluk sürecinde ölmüş,bir kız kardeşi delirmiş,annesi vereme yakalanmış ve sanatoryumda ölmüştür..Ritsos da vereme yakalanmıştır..Zor yaşam koşulları,üst üste gelen belalar,şu okuduğumuz birkaç satırda,inandırıcı olmayan bir yeşilçam filmini anımsatan,ama bir şairin var olduğu gerçeğin ta kendisi...Ortaöğrenim sonrasında Atina’ya geldi,horlanma,aşağılanma, açlık,işsizlik içinde çeşitli işlere girip çalıştı, yaşamını sürdürebilmesi için.. sağlık sorunlarıyla birlikte yaşadığı karanlık çaresizlik altında,sanki ölüm göz altına almıştı onu; ama onun iki büyük savunma silahı vardı tüm bu olumsuzluklara karşı; ŞİİR ve DEVRİMCİ inançları..Giderek bu olağanüstü zor koşullarda her yıl bir şiir kitabı ortaya çıktı..Alman işgaline,kurtuluşa,İngiliz müdahalesine,iç savaşa,devrimci hareketin uğradığı yenilgilere tanıklık etti,bizzat içinde yaşayarak.Tutuklandı,sürgüne gitti..dört yıl sürgünlük yaşadı,1952 de özgürlüğüne kavuştu.1967 de albaylar cuntası tarafından tekrar tutuklanarak,kendi ülkesinde esir kamplarında yaşadı, sağlık nedenleriyle 1970 yılı sonunda bırakılana kadar orada kaldı..

“ve bir gün eğer
beceriksiz gibi gelirse size dizelerimiz
bir şunu hatırlayın
gardiyanların burunları dibinde yazıldılar
ve böğürlerimizde süngü uçları”
diyor büyük ozan,kendi dizeleri için 

1902 Selanik doğumlu Nazım, belki çocukluk döneminde Ritsos benzeri bir yaşam sürmedi; ancak mevcut düzen ona Ritsos’tan hiç aşağı kalmayacak acılar çektirmiştir.”Fırtınalarını kendi yaratan adam “ der, bir yazar onun için..Askeri gemide kolları bağlı İstanbul boğazından geçerken,’tuvalete gitmek’ istemişti,onu diz boyu su ve sidik dolmuş bir tuvalete görürdüler..orada,inatla,o suyun ve sidiğin ortasına bağdaş kurup oturan inattır Nazım..Türk ve dünya şiirinin büyük ustasının yaşamı fırtınalarda geçmiştir.Nazım da, sözcükleri tam olarak anımsayamıyorum ama,kendi şiiriyle ilgili olarak ,şu anlamda sözler söylüyor; ”Yoldaşlar,ben çok güzel şiirler yazabilirdim,eğer bu kadar hapislerde kaçaklıklarda,zorluklarda yaşamasaydım,biraz olsun rahat bir yaşamım olsaydı” Nazım’ın yaşamının olağandışı zorluklarını burada yinelemiyorum,çünkü hala bir yara gibi ülkemizin bağrında kanayan sürgündür Nazım.. 

Dünyanın en büyük ozanları kendi yazdıklarını yeterince beğenmiyor..

“Adı, ‘‘yumuşak’’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘‘sert’’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası. Zaman zaman çeşitli yazarlarla, edebiyat dünyasının dışına taşacak kadar sert polemiklere giriyor. Kolay beğenmiyor, beğenmediğini açık açık söylemekten çekinmiyor ve bu tavrıyla edebiyat çetelerinin tekerine çomak soktuğuna inanıyor. Ona göre edebiyatçıları narsizm motive ediyor. Belli ki o da aynı kaynaktan besleniyor: ‘‘Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddütüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil...” Zeynep Güven, Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar “Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘‘Hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: ‘‘Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüzelli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi’’. Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, ‘‘Sen nasıl böyle söylersin’?’. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: ‘‘Sen de söyle’!’” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar)

Günümüzün allame-i cihanı Hilmi Yavuz’la ilgili olarak yukarıdaki alıntıyı yorumlamaya sanırım hiç gerek yok; hatta Emre Kongar’ın bir köşe yazısıyla bütünleştirmek daha yararlı olacaktır: 
“Bu değerli yazar ve şairimiz, belki de ilerleyen yaşının getirdiği bazı düş kırıklıkları ile, İkinci Cumhuriyetçiliği ile tanınan bir yayıncının yeni çıkarmaya başladığı bir dergide dedikodu yazmaya başladı.  Aslında daha önce, Sosyal Demokrat bir belediye başkanı olan Prof. Nurettin Sözen'in İstanbul Belediyesi'ndeki kültür işlerinden sorumlu daire başkanı olarak, dinci bir gazetede köşe yazarlığına başlaması da pek çok kişiyi şaşırtmıştı. Dinci görüşlere yakınlığı daha önceden de bilindiği için ben bu tutumuna hiç şaşırmamıştım; ayrıca dincilik benim açımdan kınanacak bir tutum da olmadığı için, kendisini bazı arkadaşlar gibi ayıplamamıştım da. 

Ama Hilmi Yavuz'un beni şaşırtan iki başka davranışı olmuştu daha önce: Birinci olarak, 1980 darbesinden sonra ünlü YÖK kurulduğunda, pek çok öğretim üyesi sakalları veya ideolojik tutumları bahane edilerek üniversiteden tasfiye edilirken ve örneğin ben sakalımı kesmeyi reddederek üniversiteden istifa ederken, Hilmi Yavuz'un kuzu kuzu o muhteşem sakalını kesip, dilini de yutarak üniversitedeki konumunu korumasını, bir aydın olarak kendisine pek yakıştıramamış ve ilk soru işaretini koymuştum isminin yanına. “ (Emre Kongar, Hilmi Yavuz Hilmi Yavuz'a Karşı başlıklı yazısından )

Bunlar ne yazıyor?
Hilmi Yavuz,İsmet Özel,Murathan Mungan vb.leri ne yazıyor..Ülkemizin içinde yaşadığı hayvanca sömürü düzenine,insanımızın yaşadığı vahşete karşı bunlar hangi dizeleri haykırıyor..Şairlik yalnızca küçük burjuva duyarlılıklarını hüzünlü bir keman teli gibi sürekli inceltmek midir..Dünyadan habersiz yaşamak mıdır şairlik..Kendi kendine ZUHUR ETMEK, kendini sultanüsşuara ilan etmek, birbirinin hayalarına su serpmek, karşılıklı popo kaldırmak mıdır.. 

“Kafasında uçuşan tüm bu düşüncelerin yanında, geçmişten beri sürdürdüğü zevk ve alışkanlıkları var Hilmi Yavuz'un. Örneğin içki masası onun için kutsal bir yer. Eski Osmanlı sofralarının içki terbiyesine uyarak, oturduğu masadan herhangi bir gerekçe ile kalkmıyor. Tuvalet ihtiyacını gidermek için bile. Çünkü bunu sohbete saygısızlık olarak görüyor. Masasında her zaman soğan ve sarımsak bulunduruyor. Soğanın yararlarını saymakla bitiremiyor:”…“Hilmi Yavuz, aldığı terbiye icabı, içki sofrasından herhangi bir sebeple kalkmıyor. Egemen Bostancı'nın birinci ölüm yıldönümünde Çiçek Bar'da verilen yemekte, Selahattin Hilav'la masada tam 9 saat kalmışlar.” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar )

Bu açıklamalardan sonra ne yaptıklarını anlamak zor olmuyor 

AYDIN MISINIZ? Hilmi Yavuz’a sorsak,herhalde çok abes kaçar,bize kızar : AYDIN AYDINLATIR , SİZ KİMİ AYDINLATIYORSUNUZ ?
“Hüviyetini kaybeden, irfanıyla alakasını kesen”, “Batı’nın yeniçerisi” dir. Cemil Meriç’e göre aydın “Sakson köleleri boyunlarında birer halka taşırlarmış.Üzerinde sahibinin ismi yazan halkalar. İşte aydınımızın hali.. “ der üstat.. 

Türk Edebiyatında en çok tartışılan romanlardan biri olan Yaban’da Yakup Kadri şöyle diyor “Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum; Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve eşsiz dünyanın içinde bir garip yalnız kişidir. Bir münzevi mi? Hayır. Bir acayip yaratık demeliyim. Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki, hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı saydığı memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. Hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici, acayip nebat olduğunu bildiriyor. Her memleketin köylüsüyle, okumuş yazmışı arasında derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum. Fakat okumuş bir İstanbul çocuğuyla, bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle, bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür."  Kuşkusuz ki romanın genelinde daha çok köylüler “okumuş bir İstanbul çocuğunun” gözünden köylülerin aşağılanması ağırlıklı yer tutmaktadır. Oysa aynı halktır Büyük Kurtuluş Savaşımında emperyalizmi geldiğine pişman eden..  Fakat burada önemli olan Yakup Kadri’nin o yıllarda söylediği cümledir; ”Fakat okumuş bir İstanbul çocuğuyla, bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle, bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür."

Hilmi Yavuz, İsmet Özel, Murathan Mungan ,hastane kapılarında içeriye alınmadan ölenler için ne yazıyor,sokaklarda dolaşan,hırsız olan kötü yola düşen,işsiz kalabalıklar için ne yazıyor,ölüm oruçları için,ırak direnişi için ne yazıyor..Murathan Mungan’ın şiirleri gönlünüze ince bir papatya dalı gibi uzanıp sizi,süveyda noktanızdan yakalayarak yitik aşklarınızın hüznüne götürebilir; gözleriniz buğulanır o zaman,eski zamanlardan bir gece gelir aklınıza,aya takılır gidersiniz..Şiir bizi en yaralı yerimizden yakalar çoğu zaman,en tomurcuk yanımızdan patlatır..Ama hep mi bu,hep mi sen ben,ya dışarıda ter içinde uzanan hayat,bir yerlerde kanla büyüyen umut..onlar yok mu..Bizim dışımızdakiler için yanmasını bilmiyorsak ne kadar insanız..

O bilmediğim İstanbul barlarında,şairler huşu içinde içer..Sülün gibi kızlar vardır karşılarında gözlerine ellerine,insan üstü bir yaratığa,bir tanrıya bakar gibi bakan..Kendi cinsel deneyimlerini aşk diye yazan bu zevat ne kadar şairdir..Ortaya çıktığı andan bu yana Önce solcularla kavga edip küsüp giden yalnızdır İsmet Özel, sonra nereye gitmişse orayla kavgalaşmıştır, NEYİN KAVGASINI VERiYOR İsmet Özel? Hilmi Yavuz ‘a göre 'edebiyatçıları narsizm motive ediyor’ AYRI bir megalomani İsmet Özel. Çünkü İsmet Özel, bu dünyada zulümle değil, oradan oraya hicret ederek vardığı yerdeki yazar çizerlerle kavgalaşıyor; aslında kendisiyle kavgalaşıyor. 

Tumturaklı sözler yazmak değildir şiir.. Süslü laflar değildir.. Her dönemin putları, tumturaklıdır, süslü ve görkemlidir,cilalı laflarla sunulmuşlardır..Lat, Menat ve Uzza da Kabe’de nasıl görkemliydiler,kim bilir onlara bakan inanmışlar nasıl bir yüz ifadesiyle bakıyorlardı..Bütün putlar kırıldığında sıradan bir odun oldukları görülür..Burjuvazi kendi adamlarını bin yıllardır halk damarlarından akan şiiri yok etmek için dizayn ediyor..

“Burjuvazi, gerçeklere gittikçe yabancılaşan bir şiir istiyor. can çekişen kapitalizm, şairin ekmeğe ekmek, şaraba şarap demesini tehlikeli buluyor. Şairin kendisini 'küçük bir tanrı' saymasını kapitalizm daha uygun görüyor. Bu konu ya da davranış, egemen sınıfları hiç mi hiç tedirgin etmiyor. Şair heyecanlanıp tanrılara özgü yapayalnızlığı seçince şairin satın alınması ya da ezilmesi zorunluluğu da kalmıyor.” PABLO NERUDA 

Bu süreç bin yıllardır vardı, yeni değil. İnsanlıktan yana olanlar, kalabalıklardan yana olanlar ve bir avuç azınlığın ideolojisine uşaklık edenler.. Bunu yaparken de 'sanat’ı sidik yarıştırmak sananlar... Eğer o zaman da medya ve burjuva basını olsaydı, Pir sultan da taşınamazdı günümüze kadar, Karac’oğlan da, Yunus da.. Onların da önünü kesmek için elinizden geleni yapardınız.. Ancak bir düşünürün dediği gibi “Halk ancak kendisini ana belleyenleri bağrına basar” Bu nedenle bin yıllardan bu güne büyük ozanlar sizlerin sayesinde gelmedi.

“Özgünlüğe inanmıyorum. Zamanımızda oluşturulan fetişlerden bir tanesi daha; baş döndürücü bir hızla çöküşüne gidiyor. Sanatçının kullandığı herhangi bir dil, herhangi bir biçim, herhangi bir yaratıcı vasıta ile erişilen kişiliğe inanıyorum. Ama bütün bütün özgünlük, modern bir icattır ve bir seçim hilesidir. Ülkelerinde, dillerinde ya da dünyada 'Baş Şair' seçilmek isteyen kimileri var. Bunlar seçicileri bulmak peşinde koşarlar, krallık asası için yarışmaya yakın yeterlikte görünenlere hakaretler yağdırırlar ve şiir bir maskaralığa döner. “…”Belki de şair tarih boyunca hep aynı yükümlülüğü taşıdı. Sokağa çıkıp, şu ya da bu dövüşte yer almak şiirin alâmeti farikası oldu. Şair, kendisine isyancı dediklerinde korkmadı. Şiir başkaldırıdır. Şair, kendisine yıkıcı dediklerinde alınmadı. Hayat tüm yapılara üstün gelir ve ruhu yönetmek için yeni kurallar yaratır. Tohum her yere filizler sürer; tüm fikirler egzotiktir; her gün büyük değişiklikler bekleriz; insan düzeninin değişimini istekle yaşıyoruz: Bahar isyankârdır.” PABLO NERUDA 

Bu alıntıları yapmamın nedeni yazımı süslemek değil, daha çok burada kendini bu ülkenin şair-i azamı sultanüşşuarası görenlerin komik durumlarını netleştirmek. Amacım, "şiir sadece toplumcu ana duyguları işleyen bir sanattır" demek de değil.. Ancak şairin toplumsal bir varlık olarak, bir aydın olarak olması gerektiği yeri vurgulamak.. Dünyanın en güzel aşk şiirlerini bu insanlar yazmadı mı: Nazım, Ritsos, Aragon, Mayakovski, Neruda.. Aşk sadece bir avuç azınlığın ve küçük burjuva aydınının tekelinde olan bir duygu değil..Evrensel bir duygu olarak,daha çok, aşkı reçetesiz ve tanımsız yaşayanlar aşk kıldı.. 

“ …Bir burjuva, inan ki, Beethoven’in Yedinci Senfonisi’ni, bir devrimci kadar anlayamaz bence.  Bir burjuva, Lorca’nın şiirinin tadına, bir Marksist-Leninist gibi varamaz. İspanya İç Savaşı’nı yaşayan biri Rodrigo’yu nasıl bizlerden daha iyi anlarsa, bu da öyledir. Bilmem yanılıyor muyum? Hiç sanmam. “ diyor Deniz GEZMİŞ, asıldığında 24 yaşında olan bir insan söylüyor bunları. yaşadığı dönemin koşulların ve inancının anlayışıyla yazılıyor sevda şiirleri de..Dervişin fikri ve zikri arasındaki diyalektik örtüşme, Hilmi Yavuz'dan,Cezmi Ersöz’e, gerçekliğini koruyor..

2. Yeniciler üzerine Asım Bezirci’nin bir kitabı var. Orada Ece Ayhan’a sorar: “Okuyucu senin yazdıklarını anlamıyor” Ece Ayhan cevap verir; “Okuyucu dediğin leş kargasıdır, orospu çocuğudur” (inanmayan gidip bakabilir, Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı).. Yakından bakalım onlara, daha yakından bakalım: Bu gün ülkede şiir kitabı basmayı, şiir yazmayı sadece kendine has bir meziyet görenlere, 'Okuyucu' denilen geniş kitleye, yani bu ülkede yaşayan insanlara tepeden bakanlara yakından bakalım.. Bize sunulanın içine bakalım, görelim ve anlayalım ki, 'şair' kavramıyla onlar örtüşmüyor.. Nazım PUTLARI YIKMAYA kalktığında Ece Ayhan gibilerine ta o zaman vermişti yanıtını :

Behey!
Kara maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyen sensin.
Yala bal tutan beş parmağını
beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.
Meydan senin...
mi dersin?
Hata edersin,
bizde o göz var mı baksana! !
Ben içirmek için sana
kendi kara kanını
bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!
Sağa git
yok geçit,
sola git yok,
ileri
geri
yok.
Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
bir akrep gibi intihar et...
…………… 

Bütün putlar er geç yıkılmaya mahkumdur.. Yazımı Neruda’dan bir alıntıyla tamamlıyorum şimdilik:

“Dizelerimden her biri açık olmaya çabaladı; şiirlerimin her biri yararlı bir alet olmaya çalıştı; şarkılarımın her biri yol ağızlarında bir toplanmayı işaretlemeyi ya da birinin, daha sonrakilerin üzerine yeni işaretler koyacağı bir taş veya odun parçası olmayı arzuladı.

Şairin görevlerini mantıki sonuçlarına ulaştırarak doğru ya da yanlış, bu karara vardım: Toplumda ve hayatta yükümlülüğüm alçakgönüllü bir partilininki olmalıdır. Bu kararı parlak başarısızlıklara, kimsesiz zaferlere, sersemletici yenilgilere tanık olduğum halde verdim. Kendimi Amerika'nın mücadeleleri içinde bir aktör bularak, anladım ki, insan olarak görevim; yeteneklerimi, birleşen halkların kabaran gücüne katmaktan, onlara maddi ve manevi olarak, tutku ve umutla katılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü yalnızca o kabaran selden, yazarlar ve halklar için gerekli ilerleme doğabilir. Durumum sert ya da nazik itirazlara yol açtıysa, ya da açsa da, gerçek şu ki, geniş ve acımasız topraklarımızda eğer karanlığın çiçek açmasını istiyorsak, henüz okumayı öğrenmemiş -hatta okumayı hiç öğrenmemiş, henüz yazamayan- ya da bize yazamayan, milyonlarca insanın bir onur ortamında yaşamasını istiyorsak -ki bu olmadan, tam bir adam olmak mümkün değildir- bundan başka bir yolu kabul edemem.

Yüzyıllardır bedbahtlıkla damgalanan halkların sefaletini miras aldık -en cennetlik, en temiz halkların; taştan ve metalden harikulade kuleleri, göz kamaştıran, parlak hazineleri yaratan halkların; bugüne süregelen korkunç sömürgecilik çağında hayatları ansızın yıkılıp susturulan halkların.

Bize yol gösteren yıldızlarımız, mücadele ve umuttur. Ama tek başına umut ya da mücadele diye bir şey yoktur. Her insanda, tüm geçmiş çağlarla, zamanımızın ataleti, yanlışları, tutkuları, ivedilikleri, tarihin hızlı akışı birleşmiştir”




ADNAN DURMAZ
3 Haziran 2006