1 Mart 2007 Perşembe

EMEĞİN SANATI'NDAN 7. MERHABA







Merhaba Emek Dostları, 

7. Sayımızla gene karşınızdayız. Dergimiz sizlerin katkısıyla giderek gelişiyor, okur sayısı  çoğalıyor. Bu durum  bizi,  daha titiz ve özenli  bir dergi sunma  çabasına yöneltmektedir.  Şubat ayı içinde dergimiz okur sayısını beş misline katlamıştır. Daha önce günlük 5-6   geçmeyen konuk sayısı, şubat atılımıyla birlikte  günlük 20-60 arasında değişen bir sayıya ulaşmıştır.  Bu sonuç, dünle karşılaştırılınca sevindirici, yarınlar açısından yeterli değildir elbet.... Konukların yanında e-postamıza ürünler de gelmeye başladı. Her sayımızda bir tane bu ürünlere yer vermeye çalışacağız.  

6. Sayımızda  Babür Pınar arkadaşımızın “Sosyalist Gerçekçilik” başlıklı yazısı altındaki “yorum bölümünde  tartışmalar da gelişti.. Kimileri beğenirken, kimileri gereksiz, kimileri de anlamsız bulmuştu.   Elbet herkesin sanata farklı perspektiflerden bakması doğal.   Ama bizim sanatsal tavrımız da belli. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir. Sanatın çıkış noktası, “güzel”in kaynağı eylemdir. Bir sanat yapıtını başarılı kılan da yapımındaki emektir. Her sanat verimi, bir taşın üzerine yeni bir taş koyma edimine tanıklık eder.  İşte bizim sanat anlayışımızda, bu emeği öne çıkarmak, emeksiz üretilen mızmız, içbükey sanat yapıtları arasından sıyrılıp sesimizi yükseltmek önem taşımaktadır.    Sosyalist gerçekçi sanatın basit, insana seslenmenin kolay olduğunu, sanatın düzeyini düşürdüğünü ileri sürenler görmediği, ya da görmek istemediği nokta şudur: Sanatından ödün vermeksizin, ilkelliğe, şematikliğe ve popülistliğe kapılmaksızın, devrimci bir tutumla emek için, insan için yazmak , yazarken de yazdıklarının kitlelerin nabzında atabilmesi hiç de kolay değildir.  

Sosyalist gerçekçilerin güncelde kaldığını bu nedenle yarına kalamayacaklarını söylemeye dili varanların Nâzım Hikmet’i görmezden  gelmelerine ne demeli.  Elbette güncel gerçekçiliğin önünde sığlık ve geçicilik gibi önemli tuzaklar vardır.   Asım Bezirci, bu tuzaklara düşmemenin yolunu  gösteriyor: “Süreklilik ve derinliğe varmak isteyen sanatçı, çelişkiler düzenini göz önünde tutmak zorundadır. Bunun için, ele aldığı gerçekliği belirleyen özgül çelişkiyi bulmalı, onun adı geçen temel, yan ve dış çelişkilerle ilintilerini araştırmalıdır. Özgül çelişkiyi oluşturan karşıtlardan değiştirici ve tutucu olanları ayırt etmelidir. Gerçekliği, değiştirici karşıta göre sergilemelidir. Çünkü değiştirici karşıt, geleceğin tohumudur.  Bunu başarabilmek için de, sanatçı, olayların izleyicisi değil, olayların önünde gitmesi,  yolun ilerisini aydınlatması gerekir." 

Biz yeniden sosyalist gerçekçiler için geçerli olan, sanatı donduran ölçütler değil,  canlı bir sanatın canlı bir estetiğidir.  Burjuva  sanatçılarından ayrılan bir diğer önemli yanımızda parçalayıcı değil,  çözümleyici oluşumuzdur. Bizim sanat anlayışımız, dayatmacı değil, tam tersine zorlamacılığa ve tekelciliğe olmaktır. Kısacası yeniden sosyalist gerçekçilik, toplum ve doğa içindeki insan gerçekliğinin imgesel bir yolla ve estetik bir biçimle dile getirilmesidir. Bu dile getirmede, daha doğrusu temsil etmede temel öğe insandır.


         BU SAYININ SAVSÖZÜ

Turuncu kapitalizm sürüyor. Son evreye giriyoruz. 2007 yılında yeni bienal yapılacak. Şu ana kadar piyasada biriken okullarını bitirmiş 20.000 civarında genç sanatçı bu ve diğer bienalleri bekliyor. 2009 yılında bir bienal daha yapılacak, 2010 yılında ise İstanbul dünya kültür başkenti. 460.000.000 Euro şu anda hazır, projeleri bekliyor. Bekleyen bekleyene. Daha çok beklerler. Bu Euroları almak için 'sivil sermaye örgütleri' çoktan sıraya girmiş durumda. Bienali, müzeleri kuran örgütlerin aynıları düzenliyor. Amaç fonlardan kültüre giden paraları tekrar içeriye düşürmek, üyeleri veya müritleri sanatçılar olan bir sektör yaratıp kapitalin parçası yapmak, geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen reklam şirketlerinin satışı gibi sanat galerileri yabancı ortak alacak ya da satılacak. Küçük galeriler kapanacak.kurala göre olması gereken olacak, güncelleşmiş sanat fuarı denemesi yapıldı bile. Ekonomik sıkıntı içinde olan galeriler (çoğu) her türlü öneriyi olumlu değerlendirme eğiliminde olacaklar, ya da amatörce ve kaliteyi düşürerek ayakta kalma yollarını arayacaklar, sanatın gelişmesi için hiç de iyi bir yol değil. Mevcut koleksiyoncuların ellerindeki sanat eserlerinin fiyatları düşecek, mezatlarda her türlü anlaşma yapılacak tefeciler, borsacılar, antikacılar, sahteciler devreye girecek, mafya ortada dönen bu büyük pasta ile ilgilenecek, sanat eserinin satışı çekle-senetle olacak, çekler ödenmeyecek, hacizler yapılacak, aç kalan ressamların resimleri 50-100 dolara düşecek, sanatçı ile alıcının buluşmaması için karteller kurulacak, Galeri Baraz gibi Mustafa Taviloğlu gibi büyük koleksiyoncu ve galeriler müze projelerini erteleyecekler, Akmerkez’de sergiler, Nişantaşı’nda vitrinlerde resimler sergilenecek, bunlara karşı gibi duran ama aslında çanak tutan sanatçı grupları oluşacak, yeterli içeriğe sahip olmadığı için, sosyal duruş bile gösterse varoşu tariften öteye gidemeyen gün geçtikçe züppeleşen sanatçılar çoğalacak, akademiklerin çoğu içe kapanacak, hocaların gizli ilişkileri ortaya çıkacak (masonluk vs), heykelciler soyuta yönelecek, heykellerin üretim süreleri kısalacak, 15-20 günlük hızlı heykel üretme festivalleri yapılacak, bu dev mermer anıtlar özellikle yeni gelişen kentlerin sağına soluna konulacak, polyesterin olanakları nedeniyle bir dönem sonra heykel adı altında dev patlıcanlar, biberler, domatesler, piliçler, horozlar vs. kent meydanlarını dolduracak, Las Vegas gibi..  

Bu olanlara 'TURUNCU DEVRİM' denir. 2010'a endekslidir. Ekonomideki gerileme ile ters çalışır. Süreç tamamlandığı zaman, ülkenin sanatçıları, akılları karışmış, artisan yetenekleri körelmiş, çoğu sanal malzemeye yönelmiş, baştan aşağı emek olan sanatı, artistik bir dokunuş olarak tarif eden, boyayı tanımıyan, pop ve çizgi romandan beslenen, sanatçının soruları ilk soran kişi olması gerektiğini bilmeden yaşıyan, şehirlerin içinde koşuşturan kişilere dönüşürler. Trafikte bir aşağı bir yukarı gitmeye çalışırken, sanat düşünmek, beste yapmak, atölyeye gidildiği zaman, bir an önce esrimeye çalışmak, içmek, çok içmek. Bu arada işini ayarlayan, lüks araçlar satın alıp şöförler tutarlar, Şişli’de bir apartıman, indirimli toplu alışverişler, ev, araba takasları.önemli olan bazı konulara hiç dokunmamaktır. Osmanlı’dan iyi iş çıkar, çok sayıda sanatçı bu karmaşık mirası derinlemesine incelemeden, adeta bir montaj yaparak iyi para kazanır. Her zaman işe yarar. Kaliteli sanatçılar işin kaymağını götürürler, aforoz edilmekten alegori yaparak kurtulurlar.'mış' gibi.   YAVUZ TANYELİ


YAŞAM VE SANATTA 
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ



DİYARBAKIR ÖYKÜ GÜNLERİNDE  ÖYKÜNÜN YANISIRA 
KÜRT ÖYKÜCÜLÜĞÜ TARTIŞILDI...


13 Şubat günü başlayan öykü günlerinin açılış konuşmasını yapan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projelerden Sorumlu Başkan Danışmanı Muharrem Erbey, Mezopotamya’da sözlü edebiyat geleneğinin güçlü Kürt yorumcuları Çîrokbêj ve Dengbêjler sayesinde öykü anlatma geleneğiyle bugüne kadar geldiğini belirtti. “Öykü, kısa anlatımıyla demokrattır” diyen Erbey, öykü gününün genç, yaşlı tüm yazarların öykülere yerel, bölgesel, uluslararası düzeylerde değer vermeyi hedeflediğini kaydetti.  Adnan Binyazar, yaşadığı en büyük mutluluğun Diyarbakır’da yaşamak olduğunu söyleyerek, kendi çocukluğunda yaşadığı bazı anıları katılımcılarla paylaştı. Öykünün duyumsanan acıya ulaşıp dil oluşturmak olduğunu belirten Binyazar, “Yazarlık seviyesiz espiri yapmak değildir. Türkiye bunların işgali altındadır. Güzelliği çürüttünüz mü yeryüzünde yaşanacak yer kalmaz. Anekdot anlatmak edebiyat değildir. Edebiyat sonsuzdur” diye konuştu.

Diyarbakır’da okuma oranının düşük olduğuna işaret eden Binyazar, “Okumayan toplum fikir de üretemez. Herkes toplumun başındakiler gibi bilgili olmalıdır” diye belirtti. Etkinlik, Yazar Fırat Cewherî’nin yaptığı Kürtçe konuşmanın ardından, Yazar Edip Polat ve Dilawer Zeraq’ın katılımıyla ‘1990 Sonrası Kürt Öykücülüğü’ konulu panelle devam etti.   

Panelde, Yazar Yavuz Ekinci, Şair-Yazar Vecdi Erbay, Mehmet Çetin ile Adnan Binyazar sunumda bulundu. Panelde sunumda bulunan Yazar Yavuz Ekinci, mekanın edebiyat nehrinin zorunlu yatağı olduğunu belirterek, “Bu yatak nehrin kendisine de şekil verir. Dolayısıyla kahramanın üzerinde etkileri yadsınamaz” dedi.  Şair, yazar Vecdi Erbay da öykülerinde isim ve yer adı vermek istemediğini buna rağmen insan öykünün nerede geçtiğini kendisinin hissetmesini arzuladığını söyledi. İsimlerin bir mekana işaret edebileceği gerekçesiyle kullanmadığını anlatan Erbay, Yılan hikayesinde mekanın yılanın çocukta yarattığı korku ve dehşet olduğunu, Kar hikayesinde ise kafası kopan sığırcığın açık ağzına düşen kar taneciği olduğunu söyledi.  Şair Yazar Mehmet Çetin ise, yaşlıların her soruya veya soruna bir meselle cevap verdiğine dikkat çekerek, öyküde mekan ilişkisinin nasıl yapıldığını bilmediğini belirtti. “Galiba bize mekansızlığı reva gördüler” diyen Çetin, bunun kaçınılmaz olarak edebi metinlere de yansıdığını söyledi. Katılımcılardan Adnan Binyazar da dünya edebiyatının giderek bir türsüzlüğe gittiğine işaret ederek sanatın subjektif olduğunu belirtti. Binyazar, yazarın biçimle sınırlandırılmaması gerektiğini söyledi. 

 Panelde geleneksel-modern Kürt öykücülüğünde kullanılan dil, yine modernizm, postmodernizm ve sürrealizm gibi kavram ve akımların etkileri tartışıldı. Bunun yanında Kürt öykücülüğünde kullanılan dil, kent ile ilişkisi ve edebi niteliği de izleyicilerin soru ve katkılarıyla etraflıca konuşuldu.

                     

 14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ ÇEŞİTLİ ETKİNLİKLERLE KUTLANDI 

Sait Faik’in  “Bir insanı sevmekle başlar her şey” sözlerinden yola çıkarak ilk kez 2002 yılında Edebiyatçılar Derneği tarafından başlatılan 14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlamaları, 2003 yılında Uluslararası PEN Kongresi’nde kabul edildi ve dünyaya yayıldı.  Bu yıl Dünya Öykü Günü kutlaması, NotosÖykü dergisi ve Fransız Kültür Merkezi ile ortaklaşa yapıldı. Kutlamada usta öykücü Nezihe Meriç’in kaleme aldığı 2007 Dünya Öykü Günü Bildirisi okundu. Meriç bildiride, “ Hepimiz, bakar, görür, düşünür, konuşur, dinleriz. Sonra, yaşamın bir ucundan tutar başlarız öyküler üretmeye. Öykü yaşamdır. Öykü bir iksirdir. Onsuz olunmaz” dedi. Gecede Tahsin Yücel’in “Sabahattin Ali’nin 100. Yılı” ve Ahmet Soysal’ın “Maurice Blanchot’nun 100. Yılı” başlıklı konuşmalarının ardından geçen yıl kaybettiğimiz yazar ve yayıncı Erdal Öz’ün anısına hazırlanan dia gösterisini oğlu Can Öz sundu.

                   
ŞAİR ADNAN SATICIYI  YİTİRDİK!

Yeni Türkü ve Behçet Aysan şiir ödülleri sahibi Adnan Satıcı, tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 15 Şubat günü,  45 yaşında hayatını kaybetti.  

Diyarbakır'da 1962 yılında doğan Satıcı, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra yazarlık da yapan Satıcı'nın şiirleri, Edebiyat ve Eleştiri, Evrensel Kültür, Papirüs, Sanat Rehberi, Yarın, Yaşam İçin Şiir, Yeni Düşün, Yeni Olgu gibi dergilerde yayınlandı.  1983 Yeni Türkü Şiir Ödülü ve 1995 Behçet Aysan Şiir Ödülü sahibi Satıcı'nın 1985'te Ülkesiz Şarkılar, 1994'te Yerçekimine Uyan Portakal Çiçeği, 1996'da Dokuzuncu Blues, 1999'da ise Hep Unutur Uzaklardaki adlı kitapları yayımlandı.  

Yazar Aydın Çubukçu, Adnan  Satıcı’nın  ardından acısını dile getirerek, “En çok isyan kaldı ondan geriye. İsyanı, başeğmemesi, hiçbir aşağılık insanla uyuşmazlığı kaldı. Bol bol toplayalım onları. Sadece kendimize değil diğer insanlara da, emekçilere, yoksullara, çocuklara da dağıtalım. Bir türkü ölürse eğer ancak, ona da ‘öldü’ diyebiliriz” diye konuştu.

Şair Şükrü Erbaş ise Satıcı’nın bugün mazlum halkların, kültürlerin, kimliklerin özgürlüğüne dair bir türkü okuduğunu anlatarak, “Yalancı bir öfkeydi Adnan” diye konuştu. Yazar Hicri İzgörün ise ona iyi bakamadığını üzüntüyle ifade ederek, ona sadece Diyarbakır’dan bir avuç toprak getirebildiğini söyledi. Namık Kuyumcu da O’nun çok iyi bir insan, çok iyi bir şair ve devrimci olduğunu dile getirerek, özgür bir dilin özgün şiirlerini yazdığını söyledi.

                

           

ULAŞ BARDAKÇI 35. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE UNUTULMADI...  
               
12 Mart döneminin devrimci önderlerinden olan 19 Şubat 1972'de İstanbul Arnavutköy'de katledilen Ulaş Bardakçı, ölümünün 35. yılında da unutulmadı. 68'liler Dayanışma Derneği, Ankara 78'liler Derneği, ÖDP, Halkevleri üyeleri dün Bardakçı'nın Karşıyaka Mezarlığı'ndaki gömütü başında bir araya geldi. Bardakçı'nın mücadele arkadaşları olan Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir'in de fotoğraflarının açıldığı anmada sık sık "Mahir, Hüseyin, Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş", "Faşizme Karşı Omuz Omuza" sloganları atıldı. Ankara 78'liler Derneği Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, Ulaş Bardakçı'nın mezarı başında yaptığı konuşmada, Türkiye'nin 12 Mart sürecine nasıl geldiğini anlatarak, Bardakçı'nın bu süreçte oynadığı role dikkat çekti. Nihat Erim Hükümeti'nin "Balyoz Harekatı" sırasında Bardakçı'nın tutuklandığını daha sonra cezaevinden firar ettiğini belirten Sümbüloğlu., "19 Şubat 1972 günü Arnavutköy'de kaldığı ev kuşatıldı. Ulaş Bardakçı, son kurşununa kadar çatıştı ve sabaha karşı şehit düştü. Ulaş Bardakçı, teslim olmaktansa, dövüşerek ölmenin devrimci mirasını yaratanlardan biri olması nedeniyle tarihimizdeki önemli yerini almıştır" dedi. Sümbüloğlu konuşmasına şöyle devam etti: "Cuntacıların yargılanarak yaptıkları her şey için halka hesap vermesi; 12 Mart ve 12 Eylül rejiminin tasfiye edilmesi Ulaş'ı ve bu yolda can vermiş tüm devrimcileri rahat uyutacaktır. Gün gelecek devran dönecek darbeciler halka hesap verecek."

                                                

MADEN KAZASI DEĞİL,  CİNAYETLER SÜRÜYOR !


Balıkesir bu kez Dursunbey'deki bir maden ocağında yaşanan göçükte hayatını kaybeden 3 işçinin yasını tutuyor. Özel sektör tarafından işletilen maden ocaklarında gereken önlemlerin alınmaması nedeniyle meydana gelen göçükler sürüyor. Dursunbey ilçesinde Özçevre Madencilik tarafından işletilen bir madende göçük meydana geldi. 24 Şubat gecesi  saat 02.00 sularında 230 metre derinlikteki galeride meydana gelen göçükte Ali Küçük, Mustafa Kuş, Mehmet Alp isimli işçiler yaşamını yitirirken, bir işçi de ağır yaralandı.  Bölgedeki madenlerde bugüne kadar 22 işçinin öldüğü, kazalara ise işçilere gereken eğitimin verilmemesinin ve güvenlik önlemlerindeki eksikliklerin yol açtığı belirtiliyor.  

İki gün arayla yaşanan iki felakette 5 işçinin hayatını kaybetmesine rağmen, katliama davetiye çıkaran duyarsızlık sürüyor. Bir işçinin su çekmek için göçük yaşanan madene sokulduğu bildiriliyor.  Yeraltına indirilen işçilerin gereken mesleki eğitimden yoksun olmaları da kazaları artıran bir diğer etken. Madenlerde genellikle çevre köylerden toplam 1150 işçinin çalıştığı ve işçilerin çalışmaya başlamadan önce hiçbir eğitime tabi tutulmadıkları, sadece madene inmeden bir kaç gün önce ocakta nasıl davranacaklarına dair yüzeysel bilgiler verildiği belirtiliyor.  

Kazanın yaşandığı madende çalışan bir maden işçisi, işçilerin sendikal faaliyette bulunmalarına kesinlikle izin verilmediğini, sendikal çalışma yapanların hızlıca işten çıkarıldığını söyledi.

Emekli bir maden işçisi ise, Sentaş Madencilik'te 1 Haziran 2006 tarihinde meydana gelen kazadan önce işçilerin sendikalaşma çalışmaları yürüttüklerini, ancak geçen sene Dursunbey'de 17 işçinin göçük sonucu hayatını kaybettiği ocağın sahibi Erhan Ortaköylü'nün bu işçileri işten çıkardığını söyledi. Oğlunu 13 yıl önce maden kazasında kaybeden emekli bir maden işçisi ise, kepçe operatörü olan bir işçinin sendikalı olmak istemesi üzerine açık madenden yeraltına gönderildiğini ve bir kazada hayatını kaybettiğini belirtti. İşçiler "çalışma şartlarından şikayetçi olduklarını, ama örgütlü olmadıklarından hiçbir şey yapamadıklarını" ifade ettiler. İşçilerin verdiği bilgiye göre, şu anda işe yeni başlayan ve 8 saat çalışan bir işçi asgari ücret, kıdemli bir işçi ise 690 YTL alıyor.  

Koç, Sabancı gibi en büyük gruplar da dahil olmak üzere irili ufaklı patronlar kömüre hücum etmiş durumda. Kömür ruhsatlarında patlama yaşanıyor. Bu ilginin ardındaki en önemli nedeni doğalgaz temininde yaşanan sıkıntılar ve fiyatlardaki artış. Kömür sahalarının özel sektöre devrinin hızlanmasıyla birlikte maden kazalarındaki artışa neden oldu.

                                      

KÜRESEL BAK PANELİNE CİNDY SHEEHAN DA KATILDI...


KÜRESEL BARIŞ VE ADALET KOALİSYONU, 26 Şubatta,  Ankara Üniversitesi Aziz Köklü Konferans Salonu'nda "SAVAŞSIZ BİR DÜNYA MÜMKÜN" konulu bir panel düzenlendi. Panelde konuşan ABD'li asker annesi Cindy Sheehan, Irak'taki ABD askerlerinin derhal geri çekilmesini istedi. Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu tarafından savaş karşıtı etkinlikleri katılmak için Türkiye'ye davet edilen ABD'li asker annesi Cindy Sheehan, ABD'li tüm asker annelerinin haykırışını dile getirdi. Panele konuşmacı olarak Cindy Sheehan, gazeteci Ece Temelkuran, KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul ve A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Doç. Dr. Filiz Çulha Zabcı katıldı.  

Konferans salonunda “Welcome Mom” yazılı pankart açan savaş ve işgal karşıtları, Cindy Sheehan'ın zafer işaretleriyle yanıtlandı.  Cindy Sheehan panelde yaptığı konuşmada, ABD'de barış hareketinin üstün gelemediğini ve sonuç olarak Irak'ın işgal edildiğini söyledi. İspanya ve İngiltere gibi ülkelerin asker göndererek Katil Bush çetesinin suç ortağı olduğunu ifade eden Sheehan, askerlerin geri çekilmesi talebine kulakların tıkalı olduğunu söyleyerek, “Maalesef bizim isteklerimiz hala yerine getirilmiyor” şeklinde konuştu. Dünyadaki bütün hakların savaşa karşı seslerini yükselmesini isteyen Sheehan, işgalci ABD askerlerinin Irak’tan hemen geri çekilmesi gerektiğini belirtti. Amerikan askerlerinin de evlerine geri dönmek istediğine dikkat çeken Sheehan, bütün insanlığı Bush rejimine karşı el ele vermeye çağırdı.  

ABD'nin İran'a yönelik tehditlerine de değinen Sheehan, “Bu konuda birlik olmalıyız. Dünyada yeni cinayetleri, yeni yıkımları engellemek için bir arada olmalıyız.” dedi. Bush’un derhal görevden alınmasını gerektiğini belirten Sheehan, onu durduracak tek hareketin cezaevine konulması olduğunu söyledi. Sheehan, “Ben Amerika’ya karşı değilim, Bush’a karşıyım. Bush bütün dünyayı yıkıma uğratıyor. Onun yüzünden en büyük oğlumu toprağa verdim” diyerek acısını dile getirdi.  

Sheehan’ın ardından söz alan KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi için hazırlanan tezkerenin 1 Mart eylemi ile engellendiğine dikkat çektiği konuşmasında, “Türkiye’de bu pastadan dilimini almalı almazsa bir dilim başımıza çok iş getirir dediler ama hesaba katmadıkları bir şey vardı: Yüzbinler” dedi. Türkiye’deki savaş ve işgal karşıtlarının, İran ve Suriye’ye yönelik tehditlere karşı mücadele etmesi gerektiğine dikkat çeken Tombul, 20 Mart günü yapılacak eyleme çağrı yaptı.

                     

1940 KUŞAĞI SOSYALİST ŞAİRLERİNDEN A.KADİR’İ  
22. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ
                                              

'A. Kadir' adıyla tanınan şair İbrahim Abdülkadir Meriçboyu, 1985'te 68 yaşındayken İstanbul'da hayata veda etti. 

01 Mart 1985 tarihinde 68 yaşında iken  yitirdiğimiz Şair A. Kadir, 1917'de İstanbul'da doğdu. İlk şiirleri 1930'da 'Ali Karasu' imzasıyla yayımlandı. Başlangıçta Abdülkadir Meriçboyu adıyla Faruk Nafiz Çamlıbel ile Necip Fazıl etkisinde şiirler yazdı. Ankara Cezaevi'nde Nazım Hikmet'le kalınca şiir ve dünya görüşünde önemli değişikler oldu. 'Ses' ve 'Yeni Edebiyat' dergilerinde yayınlanan şiirlerinde Nazım Hikmet etkisi açıkça bellidir.  Yurt sevgisini dile getiren ilk kitabı 'Tebliğ'de bir yandan savaşa karşı çıkarken bir yandan da yoksul Türk insanını gerçekçi bir bakışla yansıttı. Bireysel dramı toplumsal sorunların birlikteliği içinde ele aldı.

Olgunluk dönemi şiirlerinde konuşma diline yakın bir dil kullandı; türküler, halk şiiri ve gelenekleri motiflerinden yararlandı. Yoksulluk, sürgün, hapis acılarını yaşayan insanın duygularını, iyi, doğru ve eşitliğe olan özlemini yalınlık, gerçeklik ve coşkuyla yansıttı. Çarpıcı bitişler, yinelemeler, iç uyaklar ve ses uyumları belli başlı şiirsel biçimi oldu. 1940'lı yılların sosyalist  gerçekçi şiirinin ortak temaları ve biçimleriyle, Orhan Veli kuşağının bazı söyleyiş özelliklerini kaynaştırarak sentezci bir şiire ulaştı.  Sosyalist gerçekçi şiirimizin öncü adlarından A.Kadir’i saygıyla anıyoruz.

        
ARKADAŞIMIZ EVİN OKÇUOĞLU TÜYAP BURSA KİTAP FUARINDA 
KİTAPLARINI İMZALAYACAK!..

EMEĞİN SANATI  Grubu Katılımcılarından arkadaşımız Evin Okçuoğlu, TUYAP Bursa Fuarında 3-11 Mart arası ATP yayınları standında İmza Gününe katılacak. Şiir, çocuk öyküleri ve  şiirleri, öykü ve çeviri yapıtları bulunan Evin Okçuoğlu,  Fuardaki imza  gününde şu kitaplarını tanıtıp imzalayacak: Kosovalı Kız Zana(Çeviri roman), Sakın Kızma Anne( çocuk öyküleri) Çocuk Emeği Öyküleri(öykü), Toprak Öyküleri (öykü), Şiir Bahçesi (çocuk şiirleri), Ünlü Besteciler (biyografi)

              

8 MART DÜNYA  EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ, 
ÇEŞİTLİ EYLEM VE ETKİNLİKLERLE  KUTLANACAK!....

                       

Kadınlar yürüyor!..  Eski çağlardan yeni çağlara.... Alınlarında yağmur yağmur dökülmüş terler. Bıçak bıçak acılara dayana dayana yürüyor kadınlar yine sekiz martlarda aydınlık yarınları kurmaya!


Kadınlar yürüyor!...  Damar damar topraklarla, ekin ekin başaklarla, savaşa karşı sıkılmış yumruklarıyla kurmak için barışı.... Ninnilerden ağıtlara dize dize acıları dizerek yüreklerine yürüyor kadınlar yaşam acısına, evlât acısına son olsun diye!

           
Kadınlar yürüyor!... Burcu burcu çiçeklerle, dalga dalga denizlerle yedi iklim dört bucakta  yaşanılası bir dünya için...  Omuzlarına binerken çağların ağır yükü,  yoluna dikilirken kara cehalet ; yürüyor kadınlar karanlık geceleri şafağın çelik potasına dökmeye!

           
Kadınlar yürüyor!... Sevgi sevgi güllerle, yürek yürek türkülerle, barış güvercinlerini özgür alınlarından yükseltmek için göklere...  Ayakları altında açılırken yolları uygarlığın,  yürüyor kadınlar, çağdaş uygarlığın ibrişimli dokusunu çile çile, yumak yumak örmeye!

           
Kadınlar yürüyor!...  Nakış nakış kilimlerle, ışıl ışıl beyinlerle, nasırlı elleriyle varmak için güzelliklere... And Dağlarından  Fellûce  yollarına yeniden taşır gibi direnişi; dikilerek savaş tacirlerinin karşısına, yürüyor kadınlar, yedi iklim dört bucağa barışın nakışını çizmeğe.          

           
Kadınlar yürüyor!..  Çıra çıra gözlerle, dağdan, düzden esen yelle, bayrak bayrak adımlarla ters çevirmek için kara yazgılarını...  Tacize, şiddete, dayağa ve zulme boyun eğmemek için yürüyor kadınlar kara bahtlarını ak etmeğe!


Kadınlar yürüyor!... Nefes nefes destanlarla, umut umut çocuklarla, beşikteki bebelerle savaşsız bir dünya için... Göz yaşları pınar pınar bir daha sulamasın diye tüm ırmakları; unutulmasın  diye  yaşamı yaratan emekleri  ıssız dağ koyaklarında ahlatlar gibi; yürüyor kadınlar, ateşi ilk bulan, tekerleği ilk çeviren elleriyle yaşamın destanını yazmaya! (ALİ ZİYA ÇAMUR)




NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati


ŞEREF ÖZTÜRK (Usta): ÜSREF USTA



ÜSREF USTA



                

                                                                                             

Kahveden içeri telaşla giren İzoleci Rıza usta kendi kendine söyleniyordu:

-Bunlardan da bir şey olmaz. Kendilerine devrimci bilmem ne sendikası diyorlar da ne olacak, arabanın benzin parasını sendikada aralarında toplamışlar,  deyince göçmen elektrikçi Üsref efendi oynadığı oyunu bırakıp:

-Benden bu kadar, dedi.  

Ana vatana gelirken ne umutları vardı. Önce çocuklarını anlı şanlı Türk bayrağı altında yaşatacak gavur mezalimini çocuklarına tattırmayacaktı. Üstelik ezan sesleri arasında Müslüman olmanın ayırdına varacağını sanıyordu. Kendince geldiği yere memleket dememeye özenle dikkat eder, "Esas memleketimizde kimse git daha öteye demeyecekti ne kendisine ne çocuklarına.” İyi bir eğitimle aldığı diploma ile güzel bir maaş almayı da umut ediyordu ama diplomasının çalışma bakanlığınca onaylanıp tercüme edilerek gelmesi tam dört yıl sürmüştü. Kahvede Rıza ustadan duydukları üzerine “Gidip bakayım şu bizim yaramaz çocuğa günlerdir çadırda yatıp kalkıyor işçilerle birlikte. Hem annesi merak etmeye başladı, hem de bir şeyler anlatmanın vakti geldi," diye düşünerek çadırın yolunu tuttu.  

Neresinden başlayıp anlatmalıydı çocuk bu, ne sınıf meselesini bilir ne de emek-sermaye kavgasının en ortasında devletin onların anladığı manada fakirin yanında olmadığını nasıl anlayacak. Gene de anlatmayı deneyecekti. Tito'nun döneminde az çok aldıkları eğitim, sınıflar konusunu anlamasına neden olmuştu. Çağının en yeni akımı o dönem için değişik bir söylem olan faşizmin girdiği her ülkenin gençlerine parlak vaatlerle dünyaya hâkim olacağı fikrini aşılamış, serüvenci gençlik kesiminin bir çoğunu cezbetmeyi başarmış, arkalarından gitmelerini sağlamıştı.  

Diğer yandan Tito, partizanlarını toplayıp değişen dünyada kendi çıkış yollarını bulmanın inşa çalışmalarına başlamıştı bile. Ama çoğu Müslüman kesimin çocuklarından olmak üzere, Hitler'in yeni dünyasında süslü hikâyelere inanmayı daha sıcak buluyordu. Üstelik Türkler de Almanların yanında yer almıştı bu savaş yıllarında.  

Dönüşlerinde Alman faşizmine yaptıkları hizmet askerlikten sayılmayınca Tito'nun da askeri olmuşlardı. İki düşünce arasındaki farkı yaşamadan anlamanın tek yolu bu konuda ya eğitim almaktı ya da yaşayarak çağına tanık olarak öğrenebilmekti.  

Oğluna bunları dili döndüğünce anlatmaya çalışacaktı. Aklına gelmesi bile onu çok şaşırtacak bir şeyle karşılaştı. Eline çizgi roman alıp okumayan yaramaz çocuk kalınca bir kitap alıp öylesine dalmıştı ki okumaya, çadırdan içeri giren babasını bile görmemişti.  

Göçmen usta çadırdaki işçileri selamladıktan sonra,

-Annesi biraz hastadır “Git bak çucuguma ne yapay?” dedi geldim bakayım diyerek, müsadenizle eve gütürecim. Temsilci Hasan,

-Olur Üsref Usta gitsin tabii, kaç gündür gece gündüz burada. Ama merak etmeyesin, hiçbir tarafa gitmedi, hep buradaydı, diye göçmen ustayı rahatlatmaya çalıştı.

-Ben bileyim ama annedir merak etmiştır, diyerek müsaade alarak çadırdan ayrıldılar.  

Nazmi ilk defa babasını bu kadar kendine yakın ve sıcak buldu. Daha önce aralarında herhangi bir konuda görüş alışverişi bir yana, baba-oğul ilişkisinde en ufak diyalog yaşamamış olan Nazmi babasını büyük bir dikkatle dinlemek üzere ne söyleyeceğini anlamaya çalışırken içine bir korku düştü. Acaba annesine bir şey mi olmuştu? Hemen sordu merak ve panikle. Babası,

-Yok be çocuğum, dedikten sonra, bu sefer doğru bir telaffuzla  onun için gelmedim, seninle biraz konuşalım bu meseleleri istedim. Yolumuz uzun, eve gidinceye kadar ne anlatırsam dikkatli dinleyesin isterim. dedi.  

Nazmi bir yandan hâlâ o kuşkuyu içinden atamadan ne söyleyeceğini merak ediyor bir an önce söze girmesini istiyordu..

-Bileysın biz hem Alaman'a hem da Tito'ya askerlik yaptık. İkisi farklıdırler. Dünya'ya farklı bakarler. Birinin adı faşizimdir ütekisi kominizımdır. Biz buraya niçin geldık. Ne kominizmaya ne faşizma yem olmayalım kendi bayragımız altında islah yaşayalım..  Ama gürdüm ki burada da demokrasi var dediler o da yokmiş. Buraya demokrasi daha 40 sene gelmez, sen günlerdir eve gelmeysın. O kadar çabuk hiçbir şey olmaz. Önce sendikacılar sendikacılığı öğrenecek.  Bunun sarisi kırmızisi ayrılacak, işçi de bilecek hangisi ne boyadadır. Sonra bunlardan hükümet, kimi susturmak isterse önce prova edecek olmazse nasıl sendikalanaysınız siz, onlarda yani patronlar hem kendileri için hem işçiler için sendikalar kuracakler. Gestapo dünyanın her tarafında kendi gibi düşünen insanlar yetişsin diye çok pare harcatır. Onlardan değilseniz size “kominist” diyecekler “dininiz elden gitti” diyecekler. “Vatanınız gitti” diyecekler. Öbürleri de boş durmayacak. “alın teriniz çalınıyor”, “neka küfte oka ekmek” diyecekler. Böyle bir telâşenin arasında un ufak olmayasın diye geldim bunları sana anlatayım. Bir memlekette bu işlerin düzelmesi için herkesin çok okumasi lazım, bilsinler lazım sistem nedir, kim ne istey, kim ne süley. Bunlari bilmek için önce öğrenmek lazımdır.  

Dünyada bu her tarafta yaşanmıştır. Kimi çabuk geçmiştir sınıfını, kimi yavaş. Ama bilesin ki sınıflar vardır ve sınıfını unutmayasın, hainlik yapmayasın.  İşçinin alın terini bir gün pazarlık etmek zorunda kalırsan, sakın satmayasın. Bundan peygamber bile korkmuştur. Ah’lı iştir, mutlak bir yerinden çıkar.  Sen çekmezsen çocukların çeker, torunların çeker, ama mutlak çıkar, ödenir cezası öbür tarafa kalmadan.

                                         ***

Göçmen Üsref Usta bir yıl sonra  yaşama veda etti. Kim bilir daha neler anlatmıştı Nazmi’nin kafasına girenler sadece bunlardı. Ta ki, on yıl sonra tekrar direnişe geçen kazan fabrikası işçilerinin başında Nazmi komite üyesi oldu. O günlerde, meydana siyasi partilerden Bozbeyli'nin adı bile unutulan partisinin astığı kocaman pankartta “Sınıf yok, millet var” diyen sloganına inat babasının vasiyetine sıkı sıkıya sarılan Nazmi, elinden geldiğince mantık süzgecinden iki kez geçirmediği hiçbir tartışmaya, hele siyasilerle hiç girmezdi. Dört aya yakın süren direnişin tam ortasına düşen bu pankart köyün meydanından, bizzat Nazmi tarafından, parti başkanı ikna edilerek indirtildi. Halkı kandırmaya gelen siyasi parti başkanı, bu ülkede sınıflar olduğunu kabul ederek genel kurullarında bu slogandan vazgeçeceklerini halkın önünde söz vererek kabul etmişti.  

Nazmi'nin aklından çıkmayan bir şey daha vardı ki, babasına söz vermişti kimseye söylemeyeceğine dair. "Bu millet bir gün haklılığını kabul ettirmek için örgütlenmeyi de öğrenecektir ama o zaman hükümeti yönetenler sendikaları yönetenleri hükümeti yönetmeye davet edeceklerdir, asıl korkmanız gereken zaman o zamandır. Oraya gönderdiğiniz adamlar sınıfını unuturlarsa öbürlerinden fazla zarar verir." demişti. "Tüm çabalarınıza ve sendikacılık biter. Sivil toplum örgütlerinin güdümünde hareket etmek zorunda kalırsınız. Güçlü sendikalar da sivil toplum örgütlerinin lokomotifi olmayı başarırlarsa bilesin ki o ülkeye demokrasi gelmek üzere yola çıkmıştır." demişti.  

Kırk yıldan fazla süren bu sürece rağmen demokrasi henüz gelememişti. Nazmi Usta’nın çocukları otuz yıl önce babalarının direnişine katıldıkları pankartı çeyizlerinde saklıyorlardı “Dedemden esirgenen, babama verilsin” yazıyordu iki küçük kızın kartona yazılmış pankartında. Demokrasi hâlâ gelemedi.  

Bu kış komünizm gelecek diyenler ülkeyi kırk yıl yönettiler. Ne demokrasi geldi, ne bu kışlardan birinde komünizm. Dört yüz milyon lira ile yaşama sanatının bütün inceliklerini öğrenen Nazmi usta, dedelerine de babalarına da verilmeyen haklarının kendi mücadelelerini yeterince yapamadıkları için öbür tarafa gitmeden eziyetini çekeceğini Üsref Ustadan öğrenmişti. Öğrenmesine de geç öğrenmiş ve ödemeye başlamıştı bedelini. Tek bir insanın alın terini kimseye peşkeş çekmediği halde. O pankart taşıyan küçük kızların yardımları ile yaşama tutunmaya çalışarak ve hâlâ “Yaşasın işçi sınıfının haklı mücadelesi!” sloganını dilinden düşürmeden. İşçilerin mutlaka güçlü örgütlenme ile hâlâ söz sahibi olabileceklerine olan inancını hiç yitirmeden…  



ŞEREF ÖZTÜRK (Usta)


MERAL VURGUN: Ayşenur Zarakolu’na





AYŞENUR ZARAKOLU’NA 







 -Belge Yayınları sahibi sevgili arkadaşım Ayşenur Zarakolu’nun anısına -



doruklara vururken
çarparcasına yüreklerimizi
sen miydin ölüm
yosma bir kobra gibi kırıta kırıta gelen

ihanet, pusu-pusat / hain
sorgusuz-yargısız kayıp
zindan duvarlarına çivili gülüşler
alnımız akı mavi yıldız düşü
kuğu boynundan asılı şarkılarımız
ip uçları kardelen
sen miydin ölüm sinsice gelen

koptu kopacak fırtınaydık
bütün düşlermiz yarım
nereden essek tufan olurduk
ve nar çiçeği umut
bir zamansız bozgun
ölüm sen miydin
taş yastıklara üçer beşer baş koyduğumuz
o karanfilleri beşer onar yolan

ölüm sen miydin
sürek avcısı
ceylan sekişlerini kıran
ah sen miydin ölüm
anamın bağrına kara taşlar vuran

ah sürgünlüğüm benim
hasretine tutunduğum sığınağım
bir bir dökülen, yanan, yakılan yıldızlarım
ay yüzlü, gün bakışlı cehennem yürekli
çeyrek bardak çayı yudum yudum bölüştüğüm
beş üleşip ki nefes çektiğim sigara dumanı gibi
ciğerlerime çekip sakladığım
sen miydin ölüm yüreğimin dağlarını koparan

kara şifreli Eylül direşkenliğim
kanayan düşler aydınlığım
koparıp beynimden satır satır
alınteriyle sunulan kitapları yaktılar
zulüm ar gelirken
sen miydin ölüm bize yar gelen

ve kadınlar...
ille de o kadınlar
“olmak ya da olmamak”
çelişkisinin çelikleştirdiği
güneşe gün doğuran kadınlar
düşünce savaşının “sıra nefer”leri
sürgün düşmeye gör
o çıyan ölüm
koparır yerinden yüreği

bilinmez yaşadıklarımız
dağlar içimizde yücelir
kül yortusu
kan tortusu
kıvılcım ateştir telleri yüreğimizin
ve matem yasak!

başımıza kadar sevda
halaya durun dostlar
her meydanda
tırnak izleri kazılı onların
ağıttır adları
destanlarımızda
yalnız onların türküleri yazılı

heeyy be ölüm
yaşamak hakkı başımız tacı
umut sarısı buğday başakları
saçların senin
sana selam olsun
rahat uyu yürekli kadın... 




MERAL VURGUN


YILDIZ YILDIZ: Di' li Geçmiş Zaman Burçları




Dİ' Lİ GEÇMİŞ ZAMAN BURÇLARI



                                                                          

Suya anlatmıştı rüyalarını
Sudan sebeplerden
Sular serpilesi
Yangın yeriydi yüreği

Oğlak burcunda olan
Sadece gözkapaklarıydı belki.
Yüzünü ıslatmazdı bu yüzden hiç
İnce ince yüreğini basan
İç yağmurlarının gümüş telleri
Çok sevdiği yalnızlığa dökülürdü
Sessizliğinin azgın şelaleleri
Martılara atmak için toplardı
Sudan çıkmış bütün şiirleri.

Sağanaklarından ip sağardı bir de
Yara dikiciler yaraları sağaltabilsinler diye.
Ve incilerin yalnızlığına kastederdi
Midyelere ektiği tebessümlü şarkılar..
Büyük balıklara yedirirdi sonra
Sudan ucuz küçük balık yükselenini.

Toprak burcusun diyenlere inat
Cesaret sökerdi topraktan
Kabullenebilmek için yaşamı
Değiştirebilmek kadar

Ve o cahil cesaretiyle
Her akşam
Maya diye çalardı hayal okyanusuna
Olmayacak dualarının aminlerini

Derin ve dingin sular severdi
Uçmaya benzerdi
Böyle sularda yüzmek
Bu yüzden
Dalmak için vurgunsuz
Bir kadın titizliği ile ütülerdi
Her sabah, tek tek
Hırçın çocuklardan kalan
Dalga dalga denizlerini. 





YILDIZ YILDIZ



NECİP GÜLEÇER: Pamuğa Dair



PAMUĞA DAİR









Menderes Ovasında akça
Patlar çiçek gibi
Kursağından keser köylü
Tarlaya çevirir suyu

Çapası salınır
Çatlak elleriyle kadınların
Şibilli gözlerle devşirilir
Sarılır balyalara da
Basmaya çalınır

Bir kentin namusudur
İşçilerin teriyle duvaklı
Gelinliği toprağın,
Hası meyvelerin

Hasretle atılmış düğüm halıya
Bir memleket sevmek motifi
Uçsuz bakışlarda güvercin kanadı,
Halayda mendil,
Bayram arifesidir...

Kefen dikilir dokunuşu
Göç havası,
Kundak şefkatli bi merhaba
Bebek ağlamasına...
Omuz verir aşkla
Sancak şahinliği,
Kurtuluşa çekildiğinde
Şavaş meydanlarında.

Pansumandır yaraya
Urgan edilip geçirilse de
Boynumuza,
Devrim türküsüdür
Kabulümdür... 




NECİP GÜLEÇER

ZEYNEL GÜL: Yaşamak!





YAŞAMAK!  



                 
                                                      FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ


Asıl yaşanası!
Sırıtmak her uğurladığın sabaha
Gölgesinde uyuklarken herhangi bir ıssızlığın
Geçip giden faytonlara çelme takmak
Haylaz çocukların özlemine hitaben!

Buyur etmek kalabalık bir sokağı
En kıymetli odasına büyükannenin,
Horlamak doğu ekspresinin raylarında
Kuştüyü yatakları kıskandıraraktan

Anladığın nedir?
Gazellerden hard rock iniltiler mi çıkarmak
Yada hüseyni makamını cazdan soyutlamak
Kısası,
Kıssası bunun
Eskiyi yeniye sıvaştırmak mı? 




ZEYNEL GÜL


AHMET CANBABA: Beklenti





BEKLENTİ




              

Kırmızı  karanfillerde
yoksun,  nağmelerden.
Gece  saplanmış  bir hançer.
Şimdi  izbe  bir  yerde
nöbet  tutuyor,
bir  avcı,  bir mermi,  bir  kuş. 

Yıkanmış  bir  geçmiş
şimdi  vahşi  ve  diri.
Bir  gözyaşı,  bir  sevinç.
Her şey  zıttını  barındırıyor  içinde.
Hayat  önümüzde
bir  düz,  bir  yokuş.
               

Hani  kelebeklerin  dansı?
Hani  ilk  kıpırdanışı çiçeklerin?
Öfkeli  vuruşlarında
eksik  kalp  atışları.
Baharlarımızı  çalmışlar
bir  yaz,  bir  kış.


Özlem  tütüyor    barış.
Hep  yıldırım  yüklü  bulutlar.
Yürek  yangınına
bir  tesellin olacak,
esirgeme  benden
bir  gülüş,  bir  bakış. 

Tek  umudumuz  tırmanmak.
Dağlar  biraz  hırçın.
Doruklarında kar
bir  şiirle  uyanmış  gibi.
Sahiller  kuş bakışı
bir  inci,  bir oya,  bir  nakış.



 AHMET CANBABA



NURCAN UĞURLU: ....Ve Kadın




....VE KADIN







Hayat trafiğinin yoğun olduğu tek tarafı aydınlatılmış dörtlü bir kavşağın ortasındaydı kadın. Çırılçıplaktı üşüyordu… 


Kadın olduğu için yaşamına konulan ipotek, onurunu kırmış, üçüncü derece yanıklar açmıştı ruhunda...
Son kez pazarlığa oturdu kendisiyle…
Ya kendisi olacak ya da olması gerektiği gibi yaşayacaktı. 


Kapıları sıkı sıkı kapalı olan, gözleriyle yüreği arasındaki uçurumda filizlenmişti öz beni. 


Bir sarsıntı sonucu kapılar aralanmış, güneş sızmıştı içeri, istese de kapatamıyordu.
Çığlık çığlıktı içindeki sesler!
Ne norodol, ne lustral nede akineton ve zebraks!
daha adını hatırlamak istemediği yeşil reçeteli ilaçlar, susturamıyordu içindeki çığlıkları... 


Beni ben yapan ya da beni benden uzaklaştıran şey neydi?
Ya da; ben hiç ben oldum mu ki! Diye düşündü. Kararmış hayat ekranına bakarken! 


Sevgiyi tanrısallaştırıp sevdikleri için yaşarken, hesap edemedi.
Siyah ve beyaz prangalara tutsak ettiği, çocuğun büyüyüp kendine düşman olacağını.
İnsani duyguların devasa boyutlara ulaşıp öfkeye dönüşeceğini.
Öfkesinin bütün hücrelerine yayılıp, toplumsal değerlerin çerçevelerini kıracağını hesap edemedi.

“Öfke yanlış ve pahalı bir eğlencedir çaresi, ertelemektir.” Diyordu bir düşünür. Doğruydu, öfke yanlış ve pahalı bir eğlenceydi. Ertelemek bir yana, küçük küçük parçalara bölerek tamamen yok etmişti. 


Peki bu öfke değilse ne o zaman?
Ayrık otu gibi, Temmuz sıcağına, Zemheri ayazına karşı. Bir taş gibi dayanıklı.
Nokta kadar, düştüğü yerde kök salan, ancak kökünün onda birini dışa vuran, hiçbir koşulda istenmeyen bu duygu ne? 


Yaşayabilmek için, özlemlerini öğütüp, gül yaptığı dikenler olabilir mi?
Öyle olmalıydı. Onca yıl tutunduğu, koruduğu tapınakları gölgeliyor bütün olguları. Çok göreceli kavramlar haline getiriyordu.
Peki bu ben miyim? 


Eğer bu bensem, ben yıllarca kimin hayatını yaşadım.
Yaşamsal duyguların ayıp, yada günah olduğu… Geleneklerin beslediği, aderciliğin gölgesinde, kadın olarak yaşayan kimdi?

................ 


 NURCAN UĞURLU



İRFAN SARİ: Hoş Geldin Mart





HOŞ GELDİN MART 




             


Baharın ve özgürlüğün timsali MART bir kez daha güldü ve kapılardan içeri, hayat hanemize girdi.  

Yürek kabartan, titreten, bir hoş eden duygular içinde olmak lazım gelir, oysa her Mart ömrümüz bir üç yüz altmış beş günü tiki tak alıp götürür, yavru serçenin daldan dala sekişi kadar hızlı ve acemi…  

Özellikle bölgemiz için düşündüğümüzde doğanın acımasız, ağır koşullarından kurtulmanın bir zaferidir Mart ayı. Cemre Havayı yumuşatıyor, suyu ısıtıyor, toprağı eşeliyor, ruh veriyor yani.  

Ve mart bunun yazı tahtasıdır.  

Ustura ağzı gibi keskin hava, bir karış buz bağlamış su ve göğsüne kadar kara gömülmüş toprak bir bir bu resimlerinden kurtulup yeni yüzlerine kavuşurlar cemre ile. Ve bu devinimlerin, bu atmosferin bileşeni kesinlikle marttır. Güneş çılgınca oklarını salar yerküreye, su coşar ve toprağın bağrına düşer kardelen, yanında tomurcuklanan çimen ilk tonu yeşili sunmaya başlar dağlara ve ovaya...  

Artık direniş vaktidir...  

Doğanın insana karşı kendisini kanıtlamasının savaşı başlar...  

Bizlerse kıştan çıkmanın yarattığı zaferin sarhoşuyuz. Oksijen ve Hidrojen ciğerlerimizde usta bir rakstadırlar, Karbondioksit kaçma telaşında, gözlerimize deklanşörle birlikte patlamıştır Flaş,  

Artık jönleriyiz Mart filminin...  

Bahar bir özgürlük sunar insana, dilerse deli danalar gibi koş, kuzu olup meleş çayırlarda, istersen bir küheylan ol, yavru tay gibi kişne bayırlarda, istersen şahin ol, kartal gibi süzül engin dağlarda.  

Ama ille de ille özgürlüğü baharla birlikte yaşa,  tüm benliğinle etrafa gül, gül ki yarın gülmenle canlansın, kem göz ırak olsun yaşamına.  

Evet, baharla birlikte başlar özgürlük seremonisi yeryüzü silkiniştedir. Hayvanlar rızk kaygısından kurtulma heyecanındadır. Toprakla güneşin arasında erimekte kar,”gule newroz”, Serdeşt eteklerinde sarı saçlarını savurmuştur ovaya, kelebek kozasında rengârenk çıkar gün yüzüne. Harlanmıştır diken gülünün tomurcuğu.  

Heyecan; aşk, bahar ve özgürlük bileşeninin ortak ismidir...  

Artık doğa ana, salmıştır rahmetini kusursuz dağlara. Beyaz elbisesinden kurtulmanın çabasında taşlar. Su olur kar. Düşer yollara bir salım, bir çalım gitmiştir Gever çayına. Çoban kapmıştır bir ısıtımlık karı, çalmıştır içine kaçak çayı. Rüzgâr üfler taş ocakta ateşe, alev dikilmiştir gözlerinin retinasına.  

Bu bahar evet bu bahar hiç olmazsa bu bahar kirletmeyelim yaşam alanlarını. Etrafımızı temiz tutalım der sanki kıbleden esen rüzgâr.  

Mart sıcakça girdi kapıdan içeri.  

Tandırda pişen lavaş ekmek tadımındadır ve kışlık otlu peynir kokusunda gizlidir. Hele çobanın çayı da pişmişse deymeyin keyfine ne olur.  

Toprak canlanmanın şevkindedir bu ay, hani: insanın içini titreten tüylerini diken, diken eden bir duygu var ya işte öylesine bir hal vardır onda. Çiftçi karasabanı çoktan teslim edilmiştir, makinenin eline ve nadastadır doğumunu gerçekleştiren anne gibi bir tarla. Ama; gün güzelliklere, Mart özgürlüklere gebedir. İlle de ille aşka ve sevdaya yatırır kendini bu yazıda ona münhasırdır.  

Bir defter sayfası, kalem ucu ve birazda mürekkep bir de Newroz,  

Hoş geldin dost, hoş geldin MART.   



İRFAN SARİ
Yüksekova Mart / 2006


ADNAN DURMAZ:Akıl Felci




AKIL FELCİ 




                                                                        İLLÜSTRASYON: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU


-EMPERYALİZMİN DİL, KÜLTÜR VE SANAT SALDIRILARININ REDDİ-



“Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. 'Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir' dediler. 'Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik' dediler. Dediler ki: 'Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.' Dediler ki: 'Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın? ' 'Hayır' dedi. 'Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin" (Enbiya Suresi, 58-67)



Akıl inmesi diyebilirsiniz, akıl felci de demek olası, kapitalizmin günümüzdeki aşamasında kitleler akıl felcine uğramıştır. Aklı felç olan insan robottur, eğer diğer uzuvları sağlamsa.Diğer uzuvları sağlam ama aklı felç geçirmiş kitleler üretmek, Küresel İmparatorluk kurmaya kalkanların planlarının en önemli parçalarından biridir. Beyni çalışmayan insanın dostluk, arkadaşlık, özveri, merhamet, iyilik gibi değerleri olmaz. Güdüleriyle yaşar; kendine özgü, iyi, güzel kavramları olmaz. İyi, güzel kavramları ona ezber ettirilir. Arapça bilmeden, Kur’an’ı ezberleyen bir insan, içeriğine dair hiçbir yorumda bulunamaz.  Tanzimatla başlayan süreçte bize özgü olan güzel kavramı tümüyle ortadan kaldırılmıştır.Kendi “güzel” kavramımızı evrensel bir olgu da yapamadık.Beyni felç geçiren, seçici değildir.Sadece ona, güzel, iyi, moda diye sunulanı seçer. Güzel, televizyonlarda gösterilir kendisine, iyi de öyle, doğru da; o da onlara ulaşmaya yönlendirilir.Yol iz olmayan, doktorsuz ilaçsız köylerdeki yıkık kerpiç evlerin tepesinde uydu antenler, emperyalizmin bayrakları gibi yükselirken, artık bizim hayalimizde var olan Ayşeler Çoban Memetlere aşık olup onun için büyük ve acıklı aşklar yaşamıyor. Onların yakışıklısı, televizyonların pembe dizilerindeki Brezilyalı tiptir, Tarkan’dır veya benzeridir. Erkek çocuklar da kendilerine, pop şarkıcılarını veya amerikan dizilerindeki tipleri model alarak büyüyor. Bir bakıyorsunuz her on sekiz yaşına gelen delikanlının dudak altında az bir kıl veya çenesinde sekiz on tüy. Kitle kendisine sunulanın fotokopisini yapmayı deniyor. 

Güzel kavramı ile genelde sanatın tüm dalları, özelde edebiyat ve şiir çok yakından ilgili. Kendi değerlerimizi bozmaya çalışanlar, yerine emperyalizmin değerlerini koymaya çalışıyorlar. Evrensel olan sanat kavramıyla emperyalizmin sanatını karıştırmayalım burada.  Evrensel olmuş her sanat ürünü, her şiir, resim, müzik, mutlaka aynı zamanda ulusaldır, bir ulusa aittir ve o ulusun sesini, insanlığın sesiyle buluşturmuş bir zenginliktir.

Put tabudur. Tabu anlaşılamaz, açıklanamaz. Putçu anlayışlar, dogmalara sığınır. Dogmalar, kendilerinin varlık sorunsalları hakkında düşünmeyi yasaklamıştır. Tabu anlaşılır olsa, tabu olmaz. İşte bu nedenle, yıkılmak kaçınılmaz olarak yazgısıdır putun;  put olmayan, canlıdır ve yaşamaya devam eder.  Homeros, dogma değildir, çünkü canlıdır, hâlâ okunur, çok önemlidir, yaşamaya devam eder, ölümsüzdür.  Sümerli Ludingirra, Muazzez İlmiye Çığ’ın toprağı karıştıran parmaklarında,binlerce yıl sonra, yüzlerce tablette anlattıklarıyla, yeniden dirilmiş ve konuşmaya başlamıştır.  Gayet net olarak anlaşılabilir.

İkinci Yeni şiiri anlaşılmazlığın şiiridir. Anlaşılmazlığın dayatılması ise akıl felci yaratmaya yöneliktir. “Okur sizi anlamıyor.” diyene, okura küfrederek yanıt verir; zavallıdır İkinci Yeni şairi.(Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı)

Küreselleşme çağının akıl felci yaratma yolundaki sanat silahı post/modernizm, bir bellek silme ve bilinç karıştırma eylemidir. Resim iş öğretmenlerinin, değişik malzemeleri bir kartona yapıştırtarak yaptırttığı çalışmalar gibi; ama alakasız nesneleri bir yere yapıştırmadır postmodernizm. Geçmiş kültür mirasını toptan unutturup, belleğini kazıyarak, aptallaştırdığınız kitlelere sunulmuş övgü dolu anlaşılmazlıktır… Burjuvazinin ve tekellerin satılmış sanatçıları, öncelikle çok iyi bir bilgi birikimiyle yola çıkarak, bu akıl karıştırma işini yaparlar. Gerçek anlamda tutarsızlıklarını, aykırılık olarak lanse eden, giderek, her türlü iletişim aracı yoluyla putlaştırılan canlılardır. Gerçek anlamda içinde yaratıcılık barındırmayan aykırılık, soytarılıktan başka bir şey değildir.

Anlaşılmaz olmak zorundadırlar.defalarca okursunuz ama ya anlayamazsınız, ya da anladığınız şey, reklamlarda göklere çıkartılan ürünle aynı değildir. Durum böyle olunca da siz, gerçekte onu anlayamadığınızı düşünerek, kendi bilgi ve sezgilerinizden kuşkuya düşersiniz:  “İnsanlığın iki bin yıldan fazla olan düşünce tarihi içinde sağlam kalan kazanımlar uzun mücadeleler ve çatışmalar sonucu elde edilmiştir. Bu nedenle, onların korunması kuşaktan kuşağa, çağdan çağa devredilen belli bir sorumluluk anlayışı ile mümkündür. İlerici düşüncelerin, güzel değerlerin ve yararlı bilgilerin yok olması ya da tersyüz edilmesi tehlikesi karşısında, her şeyden önce, böyle bir tehlikenin varlığından haberdar olmak gerekir. Bu, ele aldığım konu açısından, somut olarak «faşizm» denen olguyu yakından tanımak demektir. İkinci olarak, eski kültüre (hümanist kültür birikimine) gerçek anlamda sahip çıkıp onu yanlış yorumlardan uzak tutarak insanlığın hizmetine sunmak güncelliğini kaybetmeyen bir görevdir. Bu görev, engin bir tarih bilgisi ve eleştirici bir kavrayış olmadan yerine getirilemez. Kültür ve sanat ürünleri, ancak gerçek sahiplerinin ellerinde hak ettikleri değerlere kavuşacaklardır” (Tarih Bilinci Ve Edebiyat Bilimi, Sargut Şölçün, Dayanışma Yay, 1982 Ank)

Kendine ait güzel kavramı olmadan, kendine ait sanat kavramı da olamaz. Kendine ait güzel kavramı olmayanın aşkı, kendisine dışardan reçeteyle sunulmuş aşktır.İşte bu nedenle, aşk yok mu sorusuyla yüzleşiyor düş kıtıklığına uğrayan insanlar.Çünkü gerçekten de, pembe dizilerdeki ve çok satan romanlardaki aşk yalandır, sadece insanları uyutmaya yarayan bir illüzyondur. Bu illüzyonun peşinde bir ömür boyu, mutsuzluktan kurtulamayan, kendi değerleri olmayan insanların hayal kırıklıkları yatar.

Ne büyük bir arayış, ağlayış ve kanayıştır; Ahmet Altan’dan Cezmi Ersöz'e Murathan Mungan’dan, Hilmi Yavuz’a, Ferdi Tayfur’dan Orhan Gencebay’a aşk kovalamak, olmayan bir şeyi kovalamak … Onlar da bu kovalamanın farkında olarak sürekli kendi kitlelerinin ruhuna uygun reçeteler üretiyor. Cezmi, Ahmet ve benzerleri kişisel deneyimlerini AŞK diye yutturmaya çalışan birer puttur  Yeni idol diye tanıtılır genellikle bu tipler... İdol, put demektir, putun Fransızcası.

Hiç de garip değil, Hilmi Yavuz, röportajlarında bol bol Aragon vb dünyanın sosyalist gerçekçi ozanlarından alıntılar yapabiliyor. Kendisinin bu anlamda tanımlayabileceği bir duruş noktası olmamasına rağmen. akıl felcine sanatsal katkıda bulunuyorlar.  “Yanlış bilinçlenme.”illüzyon” yaratan unsurlar, kapitalist ilişkiler içinde. günlük hayatta sürekli olarak yeniden üretilir. Egemenliğin sürmesi için insanların toplum ilişkilerinin özünün açığa çıkmaması gerekmektedir.Diyalektik neden sonuç bağlantısı içinde, «şeyleşen» toplumsal ilişkiler, insanların görüngüler peşinde koşmasına neden olur. Bu genel bağlam içinde burjuvazinin kültür mirasını kullanmasına karşı mücadele etmek gerekir. Çünkü: 1- Günümüzde burjuva ideolojisi, kültür mirasını açıklamaya ve geliştirmeye yetmeyecek kadar güçsüzdür. 2- Burjuvazi geniş kitlelerin görüngülerle oyalanmalarını sürdürmek için, kültür mirasını tahrif edecek ve şimdiki zaman için etkisiz duruma getirecek kadar güçlüdür. Bu iki nedenden dolayı, kültür mirası ideolojik mücadelede özel bir önem kazanmıştır, önyargılı ve illüzyona dayanan burjuva ideolojisiyle hesaplaşmaya girilirken, ilk önemli bilgi kaynağı, yine kültür mirasının kendisi olmaktadır. Bu bakımdan, iki yüz yıldır kitlelerde derin kökler salmış yabancılaşmanın etkisiz kılınması ve onlarda sağlıklı bir tarih bilincinin uyandırılması için, söz konusu kaynağı büyük bir titizlikle seçmek ve yaratıcı biçimde kullanmak zorunludur..”(Tarih Bilinci Ve Edebiyat Bilimi, Sargut Şölçün, Dayanışma Yay, Ankara 1982)

Akıl felci, emperyalizmin geçmişinden kopardığı insanlığı, orta yerinde çaresiz bıraktığı bir Arasat’tır, bir savaş alanıdır, kaostur. Neye karşı ve niçin savaştıklarını bilmeyen silâhsız askerlere benzerler. Hatta onlar savaşmıyordur, onlara karşı açılan bir savaş vardır ve bundan haberleri yoktur. 

Kültür mirasını zaman içinde kuşaklara taşıyan en önemli araç dildir. Onlar, dillerinin değiştiğinin ayrımına bile varmazlar. Yerli işbirlikçilerle birlikte emperyalist yamyamlar, dünya halklarının dillerini değiştiriyorlar. “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” (2 eylül 1930) Mustafa Kemal’in bu sözleri bu gün de söylendiği gün kadar, hatta çok daha fazlasıyla önemlidir. Küreselleşme imparatorluğu, dünyanın başına çöreklenmiş bir canavar DEMOKRASİ (!) , İNSAN HAKLARI(!) , ÖZGÜRLÜK(!) , REFAH(!) adı verilebilecek kollarının uzandığı her yerde ne varsa paramparça ediyor. İnsanları milyon milyon, yüz bin yüz bin kırması yetmiyor.Ulus bilincini yok etmelidir, çünkü ulusların halkları, bilincini yitirmeden, emperyalizm rahat olamayacaktır.Hiç bir zalim huzurlu olamaz, olamadıkça da bu huzursuzluğunu kanla besler.Beynini felç etmelidir ki dünya halklarının, egemenliğini garantiye alabilsin.

Mustafa Kemal’in dediği, millî his ile dil arasındaki bağı kopartmak zorundadır. Zamanımızda okullarda Türkçe dersinden çok İngilizce okutmayı çağdaşlık uygarlık sayanlar kim, onları iyi tanımak lazım.  Arap kaynaklarının “etrak-ı bi idrak” dediği ulusuz biz. Araplar bize tarih boyunca “etrak-ı bi idrak” diyor, “idraksiz Türk” anlamına geliyor. Burada insanımızı, idraksızlaştırmak için, yedi yaşından başlatarak okullarda yarış atına çeviren anlayış, beyin felci ve belleksizleştirme gibi emperyalist amaçların yandaşları ve yerli memurlarıdır. Üniversiteler yabancı dilde eğitim yapıyor, bu demek oluyor ki, “Türkçe bilim dili olarak gelişmesin.” Liselerde Türkçe’den çok daha fazla saat okutulan zorunlu yabancı dil dersleri sonuçta “cola turca” reklamındaki gibi yarı İngilizce yarı Türkçe bir dili öngörüyor.

Önceden Dallas Kıraathaneleri açılırken, sonradan televizyon haberlerine kadar İngilizce oluyor. Konuşurken argüman diyor politikacılar, art galeri denmeye başlanıyor. Türk Dil Kurumu 1980 sonrası hiçbir şey yapmıyor “mcdonalts”lar yayıldıkça “khebapchi”lar da açılıyor. Yazlık giysisine “seni seviyorum” yazdıran yok ama “I love you”dan geçilmiyor. ihanet medyasının uşaklaşmış yazarları buna çanak tutuyor. Leyla ile Mecnunu, sözümona roman yapan divan edebiyatı profesörü İskender pala, kapağına L&M yazıyor, Leyla ve Mecnun’un baş harflerini İngilizce okumamızı istiyor, okuyunca ELEM oluyor. Garip bir karmaşa.

Hilmi Yavuz, “Edebiyatın globalleşmesi söz konusu mudur? Ve bunun içerisinde, Türk  Edebiyatının yeri nedir?” sorusuna  “Eğer bir globalleşme söz konusu olacaksa, bu globalleşmenin içinde ulusal kimliklerin kesinlikle korunacağı kanısındayım. Yani bu büyük bir mozaik olacaktır. O büyük mozaiğin içinde bir bütünlük olacak, ama her biri kendi rengini, kendi formunu korumak durumunda kalacaktır. Bu çok önemli bir şey. Avrupa medeniyetinin globalleştirdiği insan hakları, sivilleşme, demokrasi gibi kavramlar var. Bunlar kökende Avrupa uygarlığının temel kavramları ve bunlar Fransız İhtilali'nden sonra zaten büyük ölçüde globalleştiler. Ama bugün globalleşme adı altında öne çıkarılmakta olan şey Amerikan kültürüdür. Globalleşen Amerikan kültürüdür. Fast food'tan, giyim kuşamdan, yiyecek adetlerimizden ya da içme adetlerimizden, giyim kuşam adetlerimize, dinlediğimiz müziğe kadar globalleşen, hatta dilimizle birlikte globalleşen aslında Amerikan kültürüdür.” Diyerek yanıt veriyor. Ne diyor bu adam? Globalleşmeyi övüyor mu yeriyor mu; yoksa kafa mı bulandırıyor. (7 Ocak 2001 tarihli Binyıl gazetesinde,Murat Gülsoy’la röportajından)

Edebiyat bir dil sanatıdır ve bu sanatın ustalığına soyunanlar dillerinin bu denli aşağılanmasına hiç ses çıkartmıyorlar, hatta çanak tutuyorlar. Görevleri beyin bulandırmak, bellek kazımak olunca, yapıtları da beş para etmez oluyor. ”Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözüne uygun olarak, bilinç yoksulu kitaplar üretip, insanlardan kendilerini idolleştirmesini istiyorlar. “En üstün benim” diyebiliyorlar. Eş, dost, akraba, ahbap-çavuş takımı ve tekelci medya onları alıp “star” yapıyor. Biz okurlarsa, reklamlara uyup, alıp bakınca, ”dumura uğruyoruz”

Bir alıntıyı tekrar ediyorum: “Adı, ‘‘yumuşak’’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘‘sert’’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası. Zaman zaman çeşitli yazarlarla, edebiyat dünyasının dışına taşacak kadar sert polemiklere giriyor. Kolay beğenmiyor, beğenmediğini açık açık söylemekten çekinmiyor ve bu tavrıyla edebiyat çetelerinin tekerine çomak soktuğuna inanıyor. Ona göre edebiyatçıları narsizm motive ediyor. Belli ki o da aynı kaynaktan besleniyor: ‘‘Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddüdüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil...” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar) 

“Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘‘hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: “Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüzelli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi.”  Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, “Sen nasıl böyle söylersin?”. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: “Sen de söyle!” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998)

Aklı felce uğratılıp yalnızlaştırılan insanın dostlukları, aşkları, evlilikleri, toplumsal ilişkileri şeyleşir. Şey, eşya kökünden gelen bir sözcük, eşyalaşmak oluyor. Bu anlamda, sevgili, dost, arkadaş,  eş, birer eşyadır, kullanır ve atarsın; işine yaramadığı noktasında biter ve yenisi başlar. Her gün binlerce aile boşanmaktadır. Her boşanan çift yeni bir ev ve yeni evinde yeni eşyalar demektir. Kredi kartlarınla takside girer, eşya alırsın. Hayat eşya alıp atmaktan ibaret olur. Özveri, vatan için ölmek, başkalarının acısına yanmak, merhamet, sevgi, aptalcadır.ve en çok da, “kadın-erkek eşitliği”, “aşk”. “sex”, “sevgi” konuşulur. O kadar konuşulur ki, yaşayan yoktur ortada, sadece konuşulur.

Aşkı parçalar emperyalizm, kadın ve erkeği parçalara ayırır, aşkı mutlaka yok etmesi gerektir, bunun yolu, aşk diye başka bir şey icat edip onu kabullendirmektir. Sanatı paramparça etmelidir ve bunun için adamları olmalıdır; yaratır onları. Ne kadar “şey” varsa bölünebilecek, böler. Dini parçalar ama yok etmez; kendine uygun hale getirir, tarikatlar kurar. Milliyeti parçalar birbirine düşürür. Giderek eğitim sisteminde “çoklu zeka kuramı“ adıyla bir kuram icat edip, geri bıraktığı ülkelerde bunu ders olarak okutturur. ”çoklu zeka kuramı”, zekayı sekiz parçaya bölen bir kuramdır; insan zekasını parçalamak gerekir çünkü. “Tam gelişimini faşizmde bulan emperyalist felsefe, merkezi kategorisi olarak, paradoksal bir şekilde 'yaşam' denilen, ama yaşama karşı olan her türlü ilkenin bir bileşimi olan 'bir anlayışı kabul eder. Bu yaşam anlayışı, insan yaşamına, insan ruhuna, binlerce yıllık insani evriminin doğurduğu değerlere karşı bir savaş ilânıdır”(G.Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği, İstanbul, 1977)

Ün sağlamak, nam yürütmek egemen güçlerin sanatçılarının en büyük tutkusu oluyor, Narsist ve megaloman bir hezeyanla bir yandan birbirini yiyerek, diğer yandan ödüle boğuyorlar yandaşlarını. Nedense NAZIM hapse düşünce, Süleyman Efendinin nasırına ŞİİR yazan Orhan Veli, piyasaya sürülüyor. Orhan Veli bireyciliğin şairidir. Sabatayist Orhan Pamuk, içi boş değerleriyle Nobel adayı olabiliyor, Orhan Pamuk, Ahmet Altan kuşkusuz ki bir Orhan Kemal'den çok daha geri çizgide yazıyorlar. Yazdıkları bizden bir yerlerin teline asla dokunamıyor. Edebiyat değerleri ise yok. Eğer bize söylenenlere göre değerlendireceksek, edebiyat değerleri tartışılamaz; eğer kendi beğenimize göre bakacaksak yok öyle medyadaki besleme yazarların anlattığı gibi bir olağanüstülük. Murathan Mungan, benim ve benzerlerimin yazılarımızın konuğu olacak, İsmet Özel de, elbette Hilmi Yavuz da, varlık vb dergilerin şairleri de, şiir anlayışı da, atölyelerde şiir hocalığı yapan ne kadar hoca varsa, onları tek tek incelenip yeteneksizlikleri deşifre edilecektir. Kim putlaşmaya kalkıyorsa yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Putları yıkacak olanlar mutlaka çıkacaktır ortaya.

Akıl felcinin elemanları, aslında asla aydınlığın meşalesi olamamışlardır. Birer sarmaşık türü bitkidirler ama sarmaşıkgillerden değiller. Sadece gerçeğin üzerine sarılarak onu gizlerler, onları izleyenleri yanıltmaları zaten görevleridir, meyve veremezler, fazlaca boy atar ama bir anda yok olurlar “Ancak entellektüel olarak ölü idiler: basit, özel çıkarları için, tezgâh ve bahçeleri için yaşıyorlardı ve ufuklarının üstünden, insanlığı kaydıran güçlü hareketten haberleri yoktu. Sessiz bitkisel yaşamlarında rahattılar ve sanayi devrimi olmasa, bu rahat, romantik olmakla birlikte insanoğluna yakışmayan varlıklarından hiç çıkmayacaklardı. Gerçekte insanî varlık değildiler, o zamana kadar tarihi sürüklemiş olan bir avuç aristokratın hizmetinde emek makinalarıydılar”.(K. Marx-F. Engels, Colîected Works, Vol. IV, s. 309.) Demek oluyor ki tarihin her döneminde, egemen olanların, kitleleri uyutmak için yetiştirdikleri sarmaşık türü bitkiler vardır.

Aşk şiiri mi yazıyorsun? Hangi aşkın şiiri bu? Eğer yüreğinde, başkalarının ezberlettirmediği duyguların şarkısıysa söylediğin, hiç kimse beğenmese de, en güzel aşk şiirini yazıyorsun demektir. Zaten sen onu, sevgilin için yazmadın mı, git öyleyse ona oku, çünkü ona okuyunca, gerçek anlamda duygularını, ait olduğu insana söyleyerek, amacına ulaşmış olacaksın. Eğer bir yalnızlık şiiri yazıyorsan, sözcükler yüreğinin en derin noktasından, tıpkı dağın derinlerinden çıkan bir pınar gibi akarken, daha önce başkalarında okumadığın ve sana ait olan imgelere dönüşecektir. Kuşkusuz pınarlar hep ve kendi dağlarının yüreğinden akan yalnızlardır. Görev anlayışıyla yazamazsın yalnızlığını, dostluğun yüceliğini ve vatan sevgisini de öyle. Ancak duyumsadıklarını yazarsın, vatanını sevmeden vatan sevgisi anlatılamaz. Ayrılık şiiri, aşk şiiri, haksızlığa başkaldırının şiiri, sana kendini yazdırmadan asla yazamazsın.zorlama kendini.

Hiç kimsenin anlamadığı abeslikler, henüz kimsenin görmediği, galaksimizin dışındaki yıldızlar değildir. Sadece sözcük oyunları ve absürd imge yığınaklarıyla yazılamaz şiir; ancak sayıklama türünden olan bu tür söylemler, bir tür mastürbasyondur. Kendini kendinle tatmin edersin. Bunu üst düzeyde yapanların amacı, başından beri söylediğim gibi, akıl felci yaratarak, put olmaktır. Anlaşılırsa put olunamaz, anlayamayanlar ancak odunu put sayar. Biri gelip putu yıkana dek.

Şair yalnızca kendisi için yazamaz. Şair bulunduğu dünyanın ve zamanın bütün haksızlıklarının, karanlıklarının karşısında muhaliftir,  Prometheusun ateşidir.  “Belki de şair tarih boyunca hep aynı yükümlülüğü taşıdı. Sokağa çıkıp, şu ya da bu dövüşte yer almak şiirin alâmeti farikası oldu. Şair, kendisine isyancı dediklerinde korkmadı. Şiir başkaldırıdır. Şair, kendisine yıkıcı dediklerinde alınmadı. Hayat tüm yapılara üstün gelir ve ruhu yönetmek için yeni kurallar yaratır. Tohum her yere filizler sürer; tüm fikirler egzotiktir; her gün büyük değişiklikler bekleriz; insan düzeninin değişimini istekle yaşıyoruz: Bahar isyankârdır." (Pablo Neruda,Şiirin gücü adlı yazısından)

“Dizelerimden her biri açık olmaya çabaladı; şiirlerimin her biri yararlı bir alet olmaya çalıştı; şarkılarımın her biri yol ağızlarında bir toplanmayı işaretlemeyi ya da birinin, daha sonrakilerin üzerine yeni işaretler koyacağı bir taş veya odun parçası olmayı arzuladı.  Şairin görevlerini mantıkî sonuçlarına ulaştırarak doğru ya da yanlış, bu karara vardım: Toplumda ve hayatta yükümlülüğüm alçakgönüllü bir partilininki olmalıdır. Bu kararı parlak başarısızlıklara, kimsesiz zaferlere, sersemletici yenilgilere tanık olduğum halde verdim. Kendimi Amerika'nın mücadeleleri içinde bir aktör bularak, anladım ki, insan olarak görevim; yeteneklerimi, birleşen halkların kabaran gücüne katmaktan, onlara maddi ve manevi olarak, tutku ve umutla katılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü yalnızca o kabaran selden, yazarlar ve halklar için gerekli ilerleme doğabilir. Durumum sert ya da nazik itirazlara yol açtıysa, ya da açsa da, gerçek şu ki, geniş ve acımasız topraklarımızda eğer karanlığın çiçek açmasını istiyorsak, henüz okumayı öğrenmemiş -hatta okumayı hiç öğrenmemiş, henüz yazamayan- ya da bize yazamayan, milyonlarca insanın bir onur ortamında yaşamasını istiyorsak -ki bu olmadan, tam bir adam olmak mümkün değildir- bundan başka bir yolu kabul edemem.

Yüzyıllardır bedbahtlıkla damgalanan halkların sefaletini miras aldık -en cennetlik, en temiz halkların; taştan ve metalden harikulade kuleleri, göz kamaştıran, parlak hazineleri yaratan halkların; bugüne süregelen korkunç sömürgecilik çağında hayatları ansızın yıkılıp susturulan halkların.-  Bize yol gösteren yıldızlarımız, mücadele ve umuttur. Ama tek başına umut ya da mücadele diye bir şey yoktur. Her insanda, tüm geçmiş çağlarla, zamanımızın ataleti, yanlışları, tutkuları, ivedilikleri, tarihin hızlı akışı birleşmiştir” (Pablo Neruda, Şiir Boşuna Yazılmış Olmayacak)

Bin yıllar önce de zalim zulüm ve mazlum vardı.  Aşık maşuk ve engel vardı. Karanlık ve aydınlık..  Acı ve sevinç vardı…  Egemen olanlar, günümüzün silahlarıyla kitleleri umutsuzluğa, karamsarlığa, çaresizliğe boğmaya çalıştıkları kadar, hatta binlerce defa fazlasıyla, bu robotlaştırmaya çalıştıkları kitlelerden korkuyorlar. Otuz üç yıl tahtta kalan Abdülhamit, dişini bile kendisi çekecek kadar güvensiz ve şüphe doluydu. “yıldız” ve “burun” gibi sözcükleri yasaklıyordu zamanın dergilerindeki yazılarda. Zalimdi ama korkuyordu.  Bu günkü dünyaya ve geri kalmış ülkelere egemen olanlar da korkuyor kanları ve terleri üzerine saltanat kurdukları kalabalıklardan. Bundan olmalı, top yekun olarak bellek kazımaya ve akıl felcine tezgah kurmaları.

Reddediş ve seçicilik insan olmanın en belirgin kanıtıdır Kendisine sunulanı reddedenler, ancak kendisi olabilir Yaşamak başkalarının sunduğu reçetelerle yapılıyorsa insan bir robottur. Robotların duyguları, ilişkileri, yapaydır .

“İşte bu yüzden, bugün yazan gençler, hakkında yazmaya değen, dert ve yorgunluğa değen tek şeyi, sırf bu yolla iyi yazmalarını sağlayabilecek olan tek şeyi unuttular: kendiyle çatışan insan kalbinin sorunlarını. Bunu yeniden öğrenmeliler. Olabilecek en bayağı şeyin korkmak olduğunu kendilerine öğretmeliler: bunu yaparken de çalışmalarında ezeli gerçeklerden ve yüreklerinin doğrularından, geçici ye yok olmaya mahkûm herhangi bir öykü içermeyen evrensel doğrulardan -sevgi ve onurdan, şefkat ve gururdan ve merhamet ve fedakârlıktan- başka hiçbir şeye yer bırakmayacak biçimde, her şeyi sonsuza kadar unutmalılar. Yoksa bir lanet altında çalışırlar. Aşkı değil şehveti, kimsenin değerli bir şey yitirmediği yenilgileri ve umut içermeyen, en kötüsü de şefkat ve merhamet içermeyen zaferleri yazarlar. Kederleri hiçbir evrensel kedere neden olmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalpten değil, hormonlardan yazarlar.”
(W. Faulkner, 1949 Nobel Ödül Töreni Konuşmasından)  




ADNAN DURMAZ
16 Haziran 2006