6 Aralık 2006 Çarşamba

EMEĞİN SANATI'NDAN 1. MERHABA




EMEĞİN SANATI'NDAN MERHABA

EMEĞİN SANATI Grubu 04 Temmuz 2004 tarihinde antoloji.com  sitesi içinde emekten ve insandan yana sosyalist gerçekçi bir sanatın izini süren şair, yazar ve sanatseverlerce kuruldu. Hiçbir siyasi görüş ya da grubun çerçevesi altına girmeden, çalışmalarını sürdüren grup,   kendini "Ben sosyalistim!" diye ifade eden herkese   kapılarını açık tuttu...

Bu dergi,  grup üyelerinin  üretim ve yaratımlarını dışarı açma çabasının yanında,  kültür emperyalizminin ideolojisi olan postmodernizm, sanatın her alanına bir ahtapot gibi yapışırken, aynı duyuş ve düşünüşleri paylaştığımız  insanlarla tanışarak ve birleşerek yeni bir dalga yaratma amacıyla oluşturuldu.

Postmodernizm, kitlelerin direniş inancını ve istencini kırma çabasıyla sağ ya da sol görünümlü yüzüyle sanatı kapitalizmin güdümüne verirken, bizler sosyalist gerçekçiliğin bayrağını  yeniden sanat  alanlarına dikmek; sanatsal çabamızı sosyalist uyanış ve direnişe dönüştürmek kararındayız. Haykırışımıza vereceğiniz yankı, bize daha büyük güç katacaktır. Bizim temel belgimiz Bertolt Brecht'in şu sözüdür:

"BİZİM SANATIMIZ TOPLUMSAL KAVGAMIZIN BİR PARÇASIDIR!"

BU SAYININ SAVSÖZÜ

"Bu gün hümanist ve devrimci bir söylem eksikliginin yarattığı manevi yokluga dikkat çekmek istiyorum. Öykü, galiplerin yazdığı resmi tarihe karşı ayaklanırken, şiir kendi toplumlarını öldüren intiharlarıyla Roma'nın kendi duvarları dışında kalan dünyayı harap edişini yankılayan kökten dinciliğin karşısına dikiliyor. Filistin'i parçalayarak mahkum eden, kontrol noktalarında gözünü dünyaya açan bebegiyle hayatı muştulayan kadın; işte bu öykünün yazarı.Evini yerle bir edip, zeytin ağaçlarını kökünden söken buldozerlere taş atan çocuk; bu şiirin şairi."  ELİAS KHOURY

YAŞAMDA VE SANATTA 
ON BEŞ GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ


DARISI BAŞIMIZA... CHAVEZ GENE KAZANDI... 


Din, milliyetçilik,tüccar zihniyeti gibi yönelimlere saplanmadan HALKIN EKMEĞİni çoğaltma, büyültme; insani çaba ve kaygıyı öne çıkarmanın zaferi bu........





GÜN ENGELLİLERİN DÜNYA KİMLERİN? 



Bir 3 Aralık daha geldi geçti. İnsanlar birgün sonra unutulacağını bile bile  sözler verdiler, konuştular, şamatalı kutlamalarla geçiştirdiler Engelliler Gününü.. Birgün sonra gene unutuldu engellilerin sorunları. Bu konuda bir şey söylemeden önce "engelli" kavramını iyi anlamak gerekir. Kimdir “engelliler” ya da kimlere “engelli” denir? 

“Engelliler” zihince ve bedence diğer insanlardan farklı olduğu ileri sürülen insanlardır. Nedir onları engelli kılan? Ya bir organlarının eksikliği ya da organlarının yeterince etkin olamamasıdır. Peki bu durum engellilerin diğer insanlardan uzaklaştırılmasına, ayrı tutulmasına bir gerekçe midir? 

Hayır. Ne diyor 2003 Engelliler Yılıyla ilgili olarak UNESCO BİLDİRİSİ? “Toplumu bireyler ve ayrıca engelliler değil sadece bireyler oluşturur. Bunun gerçek anlamda algılayıp hayata geçirdiğimizde bizler de birer birey oluruz.” 

Demek ki birey olmanın yani insan olmanın temel koşulu engellileri de toplumun içinde görebilmek, onları anlayabilmektir. Bu konuda herkesin kendisini sorgulaması gerekmez mi? “Engelliler de bizim çocuğumuz diye mi düşünürsünüz? Yoksa, bir oyun alanında çocuğunuz engelli bir çocukla oynamak istediğinde onu oradan uzaklaştırır mısınız? Çocuğunuzun gittiği ana sınıfında engelli bir çocuk olmasını memnunlukla mı karşılarsınız, yoksa bu konuda rahatsızlık duyarak hemen okul yöneticileriyle görüşmeye mi gidersiniz?  

Eğer hep ikinci seçeneklere göre davranıyorsanız.... çocuğunuzu daha baştan “BU DÜNYA SADECE NORMALLER İÇİNDİR” gibi olumsuz bir anlayışla yetiştirdiğinizin, yanlış davranışlara yönlendirdiğinizin farkında mısınız? 

Bunun yerine, çocuğunuza insanların farklı olabileceğini şimdiden öğretmeniz daha doğru olmaz mı? Kaldı ki engelli olmak, her an, hepimizin yaşayabileceği bir hayat gerçeği değil midir? Hangimiz sapasağlam başladığımız bu hayatı, bu biçimiyle sürdürebileceğini iddia eder. Bir kaza, bir maganda kurşunu ya da bir doğa yıkımı sonucu, bir trafik canavarı eliyle engelli durumuna düşmüş nice insan var... 


ÇUKUROVA'NIN, TARIM EMEKÇİLERİNİN,
DOĞANIN ŞİİRİNİ ÇİZEN RESSAM DURAN KARACA ÖLDÜ...


Duran Karaca, 1934'te  Adana-Ceyhan'da doğdu. İDGSA Resim Bölümü’ne 1956’da girdi. Halil Dikmen ve Cemal Tollu atölyelerinde çalıştı. 1962’de mezun olunca Paris, Amsterdam ve Kopenhag’da müze ve galerilerde incelemeler yaptı, büyük ustaların yapıtlarını yakından tanıma olanağı buldu. 1962’de İstanbul’da Lisette Zara ile ortak bir sergi düzenledi.

Duran Karaca, 1990'lı yılların başlarına kadar sürdürdüğü bu dönem çalışmalarında, yöresel içerikli anlayışı tekdüzeliğe sürükleyen tehlikelerden uzak tutmayı başarmıştı. Çukurova'nın 'sarı sıcak' yaşamını yansıtan ve renkçiliği, bu tür resmin yapısal bütünlüğü içinde ileri düzeylere taşıyan bir sanatçı tutarlılığı, Duran'ın en dikkate değer özelliğidir. 

Doğup büyüdüğü ve yaşamı boyunca da bağlarını kesmediği yöre (Çukurova) , Duran için, resimlerine tükenmeyecek malzeme oluşturmanın ötesinde, var olmanın da gerekçesiydi. Ceyhan-Ankara hattı üzerinde biçimlenen bir kişilik profili düşünün, bu profil, söz konusu hattın dışında kendisi için başka bir yaşam alanının bulunabileceği ihtimalini aklından bile geçirmemeyi bir 'dürüstlük' işareti saymıştır. Bu anlamda dürüstlük, salt Duran'a özgü sanat anlayışının olmazsa olmaz bileşeniydi. Kendi içine kapalı olmak biçiminde algılanmamalıdır böyle bir tutum. Haklı ya da haksız, çevresindeki insanlara kuşkuyla bakarak, güvenilir ya da namuslu olanlarla olmayanlar arasına kesin sınırlar koyarak, sanatsal anlamda dürüstlüğü de bu sınırlar kapsamında düşünerek yaşadı Duran Karaca; bu görüşünden ödün vermemeyi ilke edindi. Yanıldığı da oldu elbet, ama doğru bildiği yoldan sapmamakta kararlı davranması, resmine de istikrarlı bir yol haritası çizmiştir. 

Duran Karaca, ilerici aydın kişiliğiyle geniş kültürlü bir yaklaşım içinde toplumsal olayların değerlendirilmesine de hep önem vermiş bir yurtsever yurttaştı. Gözü pek, sözü tok, son derecede güvenilir bir sanat ve kültür insanıydı.  Onun yurt ve insan sevgisiyle dolu yüreği (28.11.2006 durdu.. Anıları yeni ve renk ve çizgilerde hep bizimle olacak...



NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati

BABÜR PINAR: HAYAT BİLGİSİ






HAYAT BİLGİSİ  


Her yolcu acılar bırakıyor giderken ulaşılmaza
öksüzlüğü kadar zehri de bulaşıyor öpüşünden
Düş kırımın sinsi urunda büyüyor dönüşü olmayan yol
Renksiz savrulmalarda yen içinde kalan kol
kirli kanını yüreğe akıtarak ağrıyor
yalnızlık ayazı geçiyor şairin iyi niyetinden  

Biraz ötede dursa rüzgâr ısıracak gülüşünden
aydınlık bakışı sevincin cam fanusu kırıyor
yilikçi yanım kötüsünü seçti ona sunulanlar içerisinden
Kalk git diyemiyorum yazgıma sözlerim düşüyor çıkmaza
kal diyemiyorum boyun eğişim sığınıyor kaçınılmaza
kangren ikilemlere açılan kapı kanıyor  

Yine her sabah olduğu gibi şafak çatlıyor
yüzyıllık bahar aşığı şehrin adı kaçağa çıkıyor
Kendi umarsızlığını yiyip bitiriyor endişeli güz
hüzün ekşisi dökülüyor dudağından köpüksüz
gövdesinde yer açılıyor buz beyaza
ayrılık gergin duruşunda üşüyor mağrur
Işıksız yolculuk zor kazanılmış ekmek
bir elin dokunuşunu bekliyor vakur
kışkırtıcı yalnızlığı seçerek
öylesine yakın duruyor karşı konulmaza  

Kırmızı diyorum hep kırmızı inadına kırmızı
Umudumu hiç yitirmedim insandan yana
hüzünlü bir şarkı sonrası gülümseme öper ilkyazı
Yenilenmiş şehir kucak açar çocuklarına
Dayanamaz sürgünlerde incinmiş sıfat
affeder bütün yanlışlarımızı
çünkü onarıcı ve devrimcidir hayat 



BABÜR PINAR

ÜTÜLMEK : NECİP GÜLEÇER







ÜTÜLMEK 



Torba torba ütülürdüm
Yeşilli allı, sütbeyaz
Camgöbeği bilyelerden,
Ceplerim
Gazoz kapaklarının küf tadı
Astarına varana ütülürdüm,
Gelsin aşağı mahallenin çocukları
Ütüp ütüp kaçmak var mı?
Söylenirdim...  

Kibrit kutularımı ütüldüm
Nenemin masallarını,
Turbo sakızlarımı,
Çocuk yanlarımı ütüldüm...
Ekmek doğradığım süt çanağı,
Top oynadığım meydan,
Şeytan uçurtmalarım,
Kasnaklıma çok üzüldüm.  

Yüzümü ütüldüm tanrıya dönük
Elini tutuğum dilenciler
Yitirildi sırayla,
Kilometre taşları söküldü yerlerinden
Fesleğen kokulu kavuşmalar ütüldüm...



NECİP GÜLEÇER

ORBAY EKEN: ŞAH MAT!







ŞAH MAT!


Garip şeyler oluyor dünyada
Kimse kimseyi görmüyor
Kimsenin ayağı yere basmıyor
Kara bir humma dolaşıyor etrafta
Aşkın göğsünde hortluyor zaman zaman
Aşk saçmalıyor..
-Vezir oluyor rezil-  

Yığın yığın insan sellerine
Türlü türlü pis sular karışıyor
Kendini hırpalarcasına
Güç çıldırıyor
Boğazlamak için önüne geleni
En ufak hırs canavara dönüşüyor..
-Karıncalar fil olmaya çalışınca-  

Garip şeyler oluyor dünyada
Pis sular akıyor
Bütün inançların
Altından çıkar kavgaları çıkıyor..
-Kale yıkılıyor bayrak düşüyor-  

Aptallar usulünce düzene uyup şahlanıyor
Akıllılar yüreğinin sesini dinleyince ŞAH MAT!
Akıllı aptal oluyor
Aptal akıllı olunca
İt ürüyor kervan yürüyor! ..
İnsanlık ŞAH MAT! ..
Ve Tanrılar kazanıyor...
Böyle giderse işler sakat! ..  



 ORBAY EKEN

MEHMET HALİL: BÜYÜK BULUŞMA







BÜYÜK BULUŞMA 







Kan emicilerin elma şekeri
Buluşuyor dinlerin liderleri
Ön planda barışı pazarlarlar
Cam gibi parlar arka planda
Savaşın ateşli köpek gözleri

Ön planda beyaz bir perde
Tanrılaştırır bencil beyinleri
Arka planda, modern siperde
Oynar Hacivat ve Karagözleri
Öyle tezgahlanır ki senaryo
Heyecan en üst düzeyde..  

Papa, papa/line, Meryem ana
Tanrı diye taparlar günaha
Yeni etler hazırlanacak Nato’da
Taze etler savaş makinelerine,
Sen köşkünden izleye dur,
İzleye dur, tanrı baba.
Umut ol kullarına. 







MEHMET HALİL

CEYLAN ŞİMŞEK: ABİ SEN DEVRİMCİ MİSİN?





DESEN: ADNAN DURMAZ


ABİ SEN DEVRİMCİ MİSİN?


İçsel tınımı hazır bulmuşken biraz düş dünyama gezintiye çıkmıştım. O da ne? Asık yüzlü kapı başlığım çattı kaşlarını. Peltek gözlü pencerem perde beğenmiyordu. Evimin cüssesi öyle korkunçtu ki, cüce olmasına karşın çatısında kırmızı renkli kiremitler yerinden oynuyor, hafif bir rüzgârda konuşuyorlardı. Bir de bacası vardı ki, mahalleye kafa tutuyor, kara dumanlar püskürüyordu.


Tınımın yorulmadan bir yere çıkacağına inanıyordum.

Bu kez bir düzlükteyim. Ağaçlar yürümekte mi, durmakta mı, gözüm kamaştı. Yaprakların renkleri yeşil mi? İlerde bir tepe, daha ilerde bir dağ, beyaz bulutlar okşamakta gökyüzünü. Usul usul uyumakta mı derinlik? Bir atlı geliyor uzaktan... Bir kuşun kanatlarına takılmış rüzgâr... Ağaçların dallarına yerleşiyor. Yaprakların tozlarını yalıyor şimdi.

Atlı yaklaşıyor gittikçe...

Yüreğim yüzmede, kurbağa yavrusu gibi acemilik çekiyor.

Atın üzerinde kara yağız bir delikanlı... Gözleri, gözlerimin içine akıyor. Korkma mı desem o anki şaşkınlığıma... Biraz önce düşündüğüm gibi yüreğim. Bulandırdığı suda kurbağa yavrusu...

Atlıyla aramızda beş-on adım kaldı kalmadı. Ayaklarım yerden kesildi. Olduğum yer daralıyor, zaman çok hızlı akıyor. Atlı ipini gerdirdi yularından. Durdu at... Dört ayağının üzerinde soylu bir akışı var... Açık kahverengi rengi. Yelesi simsiyah. Gözleri sahibinin huyuna ayarlı mı deyim uyarlı mı... Bakıyor.... Kaldırdım başımı, şimdi atlıya bakıyorum. Öyle emin oturmuş ki, binmede ustalığını kanıtlıyor duruşu. Karayağız bir delikanlı. Kara gözlerinden açık bakışını gördüm yüzünde. Dudakları kıpırdadı. Bir ses dile geldi:

—Abi sen devrimci misin?

Beklemediğim bir soru. Ama okumuş gibi beni, başımdan aşağı... Dilimin ucuna önceden sürülmüş bir mermi gibi yanıtım:

—Devrimciyim, dedim.

Biraz daha haz duydu. Yüzüne bu hazzın sıcaklığı yayıldı gözlerinden. Sigarasını bölüştü benimle.

—Abi, karnın açsa, karşıdaki evler bizim. “Tugay’ın arkadaşıyım.” de bizimkilere... Doyururlar seni.

—Teşekkür ederim kardeşim, dedim. O atını sürdü, gideceği yere. Ben de yoluma yürüdüm. İçinde, yüreğine giden yol, içinden dışına taşan duygu arasında ince, ipince oya ipliği gibi bir öz duruş. Yürüyordu belki de... O öz duruş, duyduklarından sonra sektirmeyen refleksiyle nişan aldığı yeri on ikiden vuruşu gibi...

Düşlerimin tınısı, öyle bir verime dönüşüyor ki, içimde varolduğum bir duyguyla buluşuyorum. Devletle sorunum olsa da, yollarla sorunum yok. Devletin dışında her şeyle barışığım.

Kaçağım...

Atlı, hâlimi anladı. Gözünden kaçmıyordu bir şey.

Söylediği evlerin arasından geçiyorum. Dışarda kimseler yok. Benim de sapmaya niyetim yok. Yolun boyunda sıralı evlerden son evi de geçmek üzereyken bir ses duydum. Sesin geldiği yöne baktım: Orta yaşlı, irice bir adam.

—Bir şey mi dediniz, dedim.
Kaçağım... İçimdeki ürküntüm, böyle durumlarda hazır ola geçer.

—Silâh arıyorsan, bizde bulunur, dedi.

Nedense, ömrümde duymak istemediğim en sevimsiz teklif.

—Öyle bir sorunum yok, dedim.

İçimdeki yolculuk beni yormuştu. O adamın teklifi ruhumu büsbütün bozmuştu.

Aşağıda çay akıyor, aldırmaksızın hiçbir şeye... Öyle rahat... Taşlar bile duruşundan emin. Güneş tepemi kaynatmaya devam ediyor. Oturdum bir taşın başına. Sigaramı yaktım. İçmeye başladım tedirginliğimi...


Bir başka gün aynı yoldayım. Mevsim kış. Hava gene güneşli. Ama sakin. Atlıyla yeniden karşılaştım. Oturduk, söyleştik. Onun zamanı yoktu. İşi varmış. Ben kaçaklığımı sürdürüyordum.

Çayın kıyısındayız. Karşıya geçmem gerekiyor. Çaydan karşıya geçebilecek bir yol bulabilmem için atını akan suya sürdü. Çayın ortasına varınca durdu.

—Geçilir, dedi.

Pantolonumu çıkardım. Bir elimde pantolonum, bir elimde ayakkabım karşıya geçtim. Su boyumu yutmaya yakındı. Bana karşıdan el salladı. Gülümsedim yalnız. Karıştım ağaçların arasına sonra.

İçsel tınımın dürtüsüyle uyandım düşlerimden.

Günler birikti ay oldu. Aylar üst üste tünedi yıllara döndü. Kaçaktım, yakalandım, hapiste yattım. Bir gün geldi, çıktım.

Bir gün, o atlıyla karşılaştım.

—Sen O’sun, dedi bana.

Adı Tugaydı. Konuştuk bir kahvede, bir saat belki.

Bir yıl sonra gene karşılaştık bir kahvede, “Normal değil!” dediler. Hapishanede dövmüşler. “İşkence görmüş!” dediler. Ne denli doğru bilmiyorum. Ama bir darbe almış kafasından, aklî dengesini kaybetmiş. Bir daha da karşılaşmadık.

Sonra duydum, karısını kesmiş. Çocuklarının anasını... Tutuklanmış... Rapor vermiş adli tıp, aklî dengesi olmadığı için. Şimdi dışardaymış...

Yaşamın bir yerinde diyorum, geçmiş olmasına karşın, atıyla gelişi, atıyla uyumlu duruşu ve bana “Abi devrimci misin?” dediğinde içindeki yangını söndüren dayanışma duygusu... Karşılaşsam, anlatsam, kısacık ama ilginç anılarımızı... Duysa da anlamını bilincinde canlandırabilir mi?

Duvarda bir resim. Resimde bir ev. Evin kapısı kapalı. Kapı başlığının üstünde öküz kafası. Kemik rengini eskitmiş. Nazar değmesin diye takmış olmalılar. Evin önünde ters dönmüş bir tencere. Bir ağaç var yanı başında. Kurumuş, cılız, gövdesi titriyor. Neredeyse, resmi önümde canlı bir manzara gibi göreceğim. Bu gidişle galiba ben de delireceğim........



CEYLAN ŞİMŞEK

ADNAN DURMAZ: GÜNÜMÜZ ŞİİRİ ÜZERİNE NOTLAR



YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK  GÜNÜMÜZ ŞİİRİ ÜZERİNE NOTLAR



Yaşadığımız sistemde eğitim nedir? Eğitim üzerine bir sürü alıntı yapılarak bu soruya yanıt verilebilir.Eğitim yaşadığımız dünyada,dönen,insanı insanlıktan çıkartan devasa çarka bir cıvata,bir bobin,bir küçük çark yapma işi değil de nedir.Modern,çağdaş,uygar gibi sıfatlarla yapılan eğitim hamleleri,müfredat değişiklikleri sonuçta sizi,eğer iyi bir cıvataya dönüşmeyi başardığınıza inanırsa, bir yere monte ediyor.Bunu açıkça ve göstere göstere yapıyor.İçi boşaltılmış dersler okutuluyor.Eğitim kurumları anlamından fire vere vere, eğitim kurumu olmaktan çıkartılıyor.Baytardan,ziraatçıdan öğretmen yapıyor. İşlevini tam yerine getiremediği için,dershane adı verilen yoz  kurumlar türüyor. Orada ezber öğretiliyor.Cıvatanın eğitilmesi gerekmez, cıvata ezberler. Hitler,ünlü kitabı Kavgam'ın bir yerlerinde diyordu:"defalarca tekrar edin, sürekli aynı şeyi tekrarlatın,derin şeylere gerek yok" anlamında söylüyordu.Robotlaştırma, civatalaştırma, eşyalaştırma, şeyleştirme; insanlıktan çıkartma bu olsa gerek. Cıvataların yaşama biçimleri birbirine benzer.657 'nin yaşama biçimi birbirine benzer,çünkü ekonomik düzeyi aynıdır.Böyle olunca da,oturduğu evler, dünyaya bakışı,çocukları birbirine benzer. Eğlenme şekilleri,hobileri,hayalleri birbirine benzer.Bir ev,bir araba, yazın bir hafta on gün denize gitmek gibi hayalleri.Reklamlar onlara göre dizayn edilir,çocuklarının bilinç altına seslenen reklamlar..  

Geri dönüyorum:okullarda felsefe kaç saat okutuluyor,ya edebiyat kaç saat. Edebiyat ders kitaplarında,diyelim Yakup kadri'nin Yaban romanından iki sayfa koyarak,roman inceleniyor..İnsana düşünmeyi öğretmiyorsan,düşünmemeyi öğretiyorsun demektir.İnsana düşünmemeyi öğretmenin en kısa ve bilinen yolu,ezberletmektir. O halde gerçekten de düşünmeyen insanın olsa olsa olacağı bir cıvatadır. Okullarda İngilizce dersi türkçeden çok okutuluyor. Okullarda yararsız demiyorum ama,divan edebiyatı daha çok okutuluyor.. Daha önce de yazmıştım,dilini unutturduğun ve yerine başka bir koyduğun insanı kendi kültüründen,tarihinden,  geleneğinden kopartıyorsun.Bir ulusu yok etmenin en iyi yolu bu olmalı.Bobinsel,  cıvatasal,dişli çarksal ilişkiler çıkıyor ortaya. Arkadaşlıklar,aşklar,dostluklar artık işte bu anlattığımız insanın bir türlü memnun olmadığı arkadaşlıklar aşklar ve dostluklar oluyor. Çıkar.. 657 bir aile yaşamını devam ettirmek için kendine benzer ekonomik konuma aşık oluyor.Öğretmen öğretmene aşık oluyor veya yaklaşık bir gelir grubuna, yargıç yargıca,hekim hekime.. İstisnalar oluyor,ama sorun da çıkıyor.  

Güzel dediğimiz kavramı biçimlendirip televizyonlarda sunuyorlar.İşte güzel bu. İşte aşk da bu.Kültürel,ulusal değerlerle bağı zayıflayan insan kendisine sunulanı alıp,uygulamaya koymak istiyor.Ama kimse aşkı bulamıyor.Giderek,ya inkar ediyor,aşkı dostluğu ve benzeri,insan yaşamına anlam katan değerleri,ya da  her defasında duvarlara çarpıyor.Sanki büyük bir duvarın üzerinde bize gösterilen illüzyona koşuyor ama her defasında dubara çarpıyoruz.Belki aşık ve maşuk,en çok burada ateş ve pervaneye  benziyor..maşuka aşkla çarpıp yanıyor.Herkesin yaşamında onca hayal kırıklığı rastlantı değil.Sanki birer sanal canlı gibiyiz,ne kadar çırpınsak bize sunulan dünyadan habersiz,kötü kaderimizi oynamaktayız.İsterlerse bir günde en bilinçlimize bile kuş gribi palavralarını yutturup,yönlendirebiliyorlar. 

Cıvatalaşmış ya da insanlıktan çıkartılan toplumlarda,aykırı gidenler en şiddetli şekillerde cezalandırılıyor.Bu tür toplumlarda sanat eğitimi,kırk yıldır okullarda resim diye zorla sandalye çizdirmektir.Zaten felsefe gibi,resim ve müzik eğitimi de iyice daraltıldı.HİÇ BİR YETEĞİ OLMAYAN ÇOCUKLARA sandalye çizdiriyor öğretmenleri, oysa ne çok iyi olurdu,baktığı zaman bir resmin hangi ressama ait olduğunu bilmesi,onun resim anlayışı üzerine birkaç söz söyleyebilmesi resim zevki olması. 

Buradan hareketle açıkça diyebileceğimiz bir şey çıkıyor ortaya,bize abartılarak anlatılan bunca yazar ve şair,mutlak anlamda onu abartanların işine gelen şeyler yazıyorlar..İnsan oğlunun yaptığı her şey,geçmişin bilgi birikimleri üzerine zamanının geçerli değerleriyle ortaya çıkar.Ekmek yapmaktan ev yapmaya kadar tüm eylemler bu gerçeğe uygun olarak,kuşaktan kuşağa aktarılarak gelişmiştir.İçinde yaşadığı zaman ve koşulların var olan anlayışıyla kavrar insan ve bu kavrayışı geliştirir.Gerçeğin algılanışı da zaman ve koşullara göre farklı olmuştur.Sanatçı,kendi döneminin,kendisini etkileyen gerçeğini alıp,dönüştürerek tekrar dışa vurur.Dünyanın en iyi on ressamı aynı yerden aynı dağı çizse farklı çizecektir. '... gerçek ve gerçeklik kavramları sadece gerçek alanın başlıca sorunlarından değil, aynı zaman da (...) felsefî ve insanî bir sorundur. (...) Sürekli olarak düşünülmüştür: Gerçek sadece var olanı mı kapsar, yoksa araştırılması durumunda bizim için varolabilecek varsayımsal gerçekleri de kapsar mı Sadece bilincimize yansıyan nesneler mi gerçektir, yoksa imgelem alanına giren ancak henüz somutlanmamış kavramlar gerçeklik alanında yer alabilirler mi? Gerçekliğin bölünüp birbiriyle uzlaşmaz bölünmelere ayrılması insanın nesnel dünyayı ve içsel varlığını bütünsel olarak algılayıp kavramasına her zaman engel olmamış mıdır? ' Robotlaşmış toplumlarda her türlü gerçek,kalabalıklara,  istenildiği gibi değiştirilerek sunuluyor.
'İnsanlar içinde yaşadıkları ve kendilerini koşullandıran evreni anlamaya, kavramaya ve açıklamaya çalışmışlardır. (...) Bilim evreni, gereklikleri insan eylemiyle doğrulanmış kavramlar, ulamlar ve yasalarla yansıtır. İnsanca dayanan (...) dinin nesnel dünyaya bağımlı olmak gibi bir isteği yoktur. Sanat ise, bilim kadar olmasa bile, nesnel dünyaya bağımlı kalmayı amaç edinmiştir. Ancak onu nesnel dünya ile kelepçelemek gerekir. '(Özdemir İnce Şiir ve Gerçeklik) diyor Özdemir İnce..Her sanatın kendine özgü dilidir kullandığı araç.Ressam için dil renkler, şekiller,lekeler ve çizgilerdir.Edebiyatın ifade aracı ise,sözcüklerden kurulu olan dildir.Her ulusun kendi edebiyat geleneği vardır ve geçmişin mirası yaşanan zamana dil aracılığıyla bir gelenek olarak yaşanmıştır. 

Kendi ulusun için yazmıyorsan kimin için yazıyorsun ?
Bu günkü şiir geçmişin tüm şiir mirasından yararlanarak zenginleşmekte ve gelişmektedir. Yazıdan daha önce vardı şiir.. Şiir yalnızca günümüzde popülarite kazanan kelime cambazlıkları,söz incelikleri değildir.Karac'oğlan da yüz binlerce ağıt,türkü gibi engin kalabalıkların sinesinde zamandan taşındı günümüze. Toplumu robotlaştıracaksan,toplumun dilini şiirini romanını müziğini,her şeyini yozlaştıracaksın.Gerçeği çarpıklaştırma ustalarına şair ve yazar adını takıp payeler, ödüller dağıtılıyor.  Burada diyebiliriz ki,edebiyat gerçeği kavratmada ve çarpıklaştırmada büyük bir işleve sahiptir. Hastalıklı toplumlarda iltihaplanmadan aldığı pay kadar her hücre iltihaptanpayını alıyor..Kitlelerin bilinç düzeyi,sınıfsal konumu, sosyal yapısı, tabii ki ekonomik yapısı,iltihaplanma sonucunda nitelik değişimlerine,soysuzlaşmaya uğramak durumunda. 

Hiç kimsenin anlayamadığı şiirler yazmak ayıptır.Ama ayıp kavramı olanlar için ayıptır.  Orhan Veli resmi sanatçıdır; Milli Eğitim Bakanlığı'nın tercüme bürosunda çalışıyor,Yahya Kemal şairdir,büyükelçilik ve milletvekilliği yapmıştır.Garip şiir akımı haksızlığa karşı mücadeleyi reddeder,yılgınlığın akımıdır.O zamanlar resmi sanatçı devletin estetik anlayışını yazıyor.Günümüzde ise holdingler hesabına çalışıyor.(Salkım Hanımın Tanelerini yazan Yılmaz Karakoyunlu,ANAP sözcüsü oluyor) 1945'li yıllarda Anadolunun içinde bulunduğu durum şöyledir:Muhalif aydınlara büyük bir baskı uygulanmış bir sürü insan hapislere tıkılmıştır.Nazım'ın yükseldiği ve on üç yıl hapse  atıldığı zamanlardır. Rıfat Ilgaz o dönemde hapishanede verem olmuş,çıkınca da üç duvarı olan,dördüncüsü olmayan bir gecekonduda yaşamak zorunda kalmıştır.Bireyciliğin şairi Orhan Veli Süleyman efendinin nasırını yazarak,kişilerin gözünü ülkenin gerçeklerinden,kendi kişisel dünyasındaki sorunlara yönlendirmek üzere zuhur etmiştir.Garip şiiri,uyağı, her türlü söz ve anlam sanatını,aruz ölçüsünü, hece ölçüsünü reddeder.Halkın diliyle yazmak adına, bireyciliği körüklemektedir. Daha sonra,özeleştiri niteliğindeki şu cümleleri yazmaktadır Orhan Veli; 'Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıpların dışına çıkışından değil; çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşundandı. Gayretimizin; nasıl bir sebebe dayandığı anlaşılınca biz de yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık, şiire-sokulan alelade konuşma; bir de eski şiirin büyük konularının büyük heyecanlanılın yanıbaşında yer alan, küçük alelade olaylar, küçük alelade-insanlardı. İlk niyet hiçbir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama, bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp birçok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu alelâdelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu.'(Yaprak, sayı: 5.) .Oysa konuşma diliyle yazmak anlayışıyla ortaya çıkan ürünler,on bin yıllık şiir geleneğini tümüyle reddederek, şiirsizliğin ta kendisidir.Ülkemiz küçük burjuvasının kendine döndüğü her noktada yeniden popüler olmaktadır.Oysa Nazım'ın şiiri de "çınarlarında kolan vurup/hapishanelerinde yattığı"bu ülkenin diliyle dokunmuştur.NAZIM DER Kİ: '(...) Şiirimin kökü yurdumun topraklanandandır. Ama dallarıyla bütün topraklara, Doğuda, Batıda, Güneyde, Kuzeyde uçsuz bucaksız yayılan bütün topraklara, o topraklar üstünde kurulmuş medeniyetlere, büyük dünyamıza uzanmak istedim. İnsanoğlu nerede, ne zaman, hangi dilde olursa olsun, yüreğime ve kafama uygun bir şiir söylemişse, onun söylenişindeki ustalığı incelemeğe, ondan bir şeyler öğrenmeğe çalıştım.' Asıl iş,gerçeğe nereden, kimin yanından baktığın, nasıl algılayıp aktardığın oluyor. 

Batıda gerçeküstücülerin bilinçaltı devindirme akımının etkisini taşıyan 2. yeni ,garip şiir akımının salt anlatmaya anlama yönelişine de bir tepkidir.Anlamdan kurtulmak,sözdizimi dışında sözcükler üretmek,sözcüklerin gerçek ve mecaz anlamlarının ötesinde yeni çağrışımsal anlamlarla kullanılmasını uygulamaya koymuşlardır. 'Dil bir anlaşma aracıdır. Karşımızdakine, vapurun yüzdüğünü anlatmak mı istiyoruz, vapur'la yüzmek eyleminin dildeki işaretlerini, vapur'la yüzmek kelimelerini yan yana getiririz. Bir dilin kelimeleri birer işaret olarak gerçeği gözümüzün önüne getirmekle ödevlidir. Ama bizler konuşurken gerçeği kurcaladığımızı, gözden geçirdiğimizi pek anlamayız. Bir dili kullanmak; kelimelerin bizde uyandırdığı görüntülerin (imge, hayal) yardımıyla bir şey anlatmak demektir. O şeye anlam diyoruz. Bir sözün anlamı çoğu zaman o sözün gözümüzün önüne getirdiği görüntüden başka bir şey değildir. Ahmet Yürürken düştü sözünde olduğu gibi. Yürürken düşen Ahmet'in görüntüsü bu sözün anlamıdır. Her söz bir görüntü ve karşımıza çıktığına göre her sözün bir anlamı vardır demek yanlış olmaz. Ama biz sözle arasında bir ayrım yaparız. Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü olabilecek bir şeyse o sözün anlamlı, olmayacak bir şeyse anlamsız deriz Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir Lâmbanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lâmbanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenemez.' (Oktay Rıfat Perçemli Sokak adlı şiir kitabının girişi)  Alın size aynı kitaptan bir şiir:
Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
Çıldırtırlar insan gözü kedileri
Ay doğar kuyulara yalın ayak
Telgraf tellerinde gemi leşleri
II
İşte kara dutları güneşin
Papatyaların renkli camları
Başaklan evlerin
Kan rengi kız çocukları yelesîz
Lokma lokma ağaçların altında
Tiren yolunda eğri büğrü
Damlan doğrayan makas

Gel bulutsuz masalara yaslan
Elimi tut büyüsün
Yüzüme bak çalsın
İçimdeki çalar saat
Dönüş yollarında sarmaş dolaş
Vapurlar geçsin aramızdan

İkinci yeninin gerçeği budur.Fazla yorum yapmaya gerek yok sanırım. Fakat bu şiir anlayışı dilin boyutlarının genişlemesine katkılar sunmuş bir anlayıştır aynı zamanda, özellikle zaman içinde ortaya çıkan bazı şair ve şiirlerde. Sözcüklerin dil içinde önemini açığa çıkartmada etken olmuştur.Ama şiiri toplumun dışına çıkartmış,şiirle gerçek arasındaki ,bağı kopartmıştır. Günümüzde ise açıkça anlamsızlığı yazanlar ,ortadadır.Açıkça ülke gerçeklerini ya çarpıtarak yazanlar ya da özenle bu gerçeklere kör bakanlar ortadadır.Robotlaştırmaya çalıştıkları kitleleri insani duygularından soyundurarak onlara gres yağı tadında söz kalabalıkları şırınga eden birer yağdanlık işlevi yapmaktalar şiiri (?) okuyun:
DNA
sen sen
sen sen
sen sen
sen
sen sen
sen ben
sen sen
ben ben
ben ben
ben ben
ben
ben ben
ben sen
ben ben
biz biz
biz biz
biz biz
biz
biz biz
biz
biz biz
onlar onlar
onlar onlar
onlar onlar
onlar
onlar onlar
onlar siz
onlar onlar 
KEOPS 
Ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş
ştaştaştaştaş nil öneminin farkında mı staştaştaştaştaştaştaştaştaş
aştaştaştaştaşta her kadını feda edebilirim onun için astaştaştaştaş
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt annemi bile staştaş
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
aştaştaştaştaştaş güneşin benden haberi var mı taştaştaştaştaştaş
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt
taştaşta ölümsüz olduğum söylendi hep çocukluğumdan beri taştaş
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş
ştaştaştaştaştaş rüzgarın emrimi dinlediği görülmüş mü taştaş
taşt aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş
taş taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
ştaştaştaştaş kum taneleri şu koca taşlara aldırıyor mu astaştaşta
aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ölümsüz taştaştaştaştaştaştaştaşt
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt
ştaştaştaştaştaş faniliği anlayayım diye mi hastayım astaştaştaşt
aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
taştaştaştaştaştaştaş niye yazıyorum bunları taştaştaştaştaştaşt
ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta
aştaştaş bir gün bir aspirin tableti bundan değerli olacak taştaşt
taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş ştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşta aştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaşt taştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaştaş 
devam edeyim mi
Davet 
zifirî
bir mağara
tabu
bu mekân
uzak'laş
ki yaklaş
tabut tabu
tabu
tabut
uçsuz
bu mağara
gir
bak
karanlık göz kamaştıracak
yaklaş
gözbebeğine
h/içe dönük
her çözüm
düğüm
her yol tuzak
uzak
yakındır
yakın
uzak

Varlık, Ekim 1996 
Bu şiirleri (!) Yapı Kredi Yayınları basabiliyor.Şairin adı Tarık Günersel; vatana millete hayırlı uğurlu olsun. 

Halkları aptal yerine koyanlar tarih boyunca bunun yanıtını çok sert bir biçimde almışlardır.İnsanlık denilen ulu orman,ne oğullar kızlar yetiştirerek binlerce diktatörü ve onların yağdanlıklarını,saltanatlarının yıkıntıları arasına gömmüştür. Zalim,kültürleri,duyguları,dilleri,aşkları yok etmediği sürece rahat uyuyamayacaktır. Bütün zalimler mutsuz ve hayal kırıklığı içinde ölmek zorunda Bu dünyadan erken giden Dostum Adnan Yücel'in dediği gibi "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek" mazlumun hak arama direnişi,aşkın ve insanlığın direnişi devam edecek Adnan Yücel'i sevgiyle selamlayarak bitiriyorum sözümü..

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK 

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! 
Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa...
Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar.
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! 
Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz... 
Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler... 
Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda.
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!  

ADNAN YÜCEL  



ADNAN DURMAZ / 23 Haziran 2006

ALİ ZİYA ÇAMUR: DÜNDEN YARINA


FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ



DÜNDEN YARINA 



Dünlerdir kazıyor gözlerimi bir çığlık,
Ezbere bir uğultu kaplıyor soluğumu
Pıhtılaşıyor küllerde kaygının çıplak teri
Yankısız içbükey mercek oluyor
Kendi vuruşuna çakılan mermi...


Uzak müfrezelerin ıslığında tükeniyor
İmzasız mektuplarda ürkek adresler,
Büzgüsünden sızıyor gece yarısında ay
Konserve bir kentin yarık duvarlarına...


Kırandan kıyıya vurgun çamın yazgısında
Döküyor körlemeden yazanaklarını tanıklıklarım,
Hasretin duldasına dadanmış yollarımda
İlerliyor bir sustalı canevimin son sekisine.


Gene de yüreğimde susmak bilmez bir kuş,
Öpüldüğü şafaklara ötmede hâlâ...
İçimde öksüz kalmış bir çocuk
Elmasını dişliyor pas tutmuş bir umudun...


Seheri dikiyor dağlara terzi
Kapanmaz bir diş izinde dönerken iğne,
Sarılıyor yolların gizli ufkunda
Gelincik ağzı işlek bir yara.




 ALİ ZİYA ÇAMUR

RUHANMAVRUK: UÇURUMUN AĞZINDAKİ ŞİİR






UÇURUMUN AĞZINDAKİ ŞİİR


Maskesiz yaşam gücünü yakalayan ve yüreğinin mağaralarını ardına kadar açanlara karşı duyulan ilk izlenim korkudur. Çünkü onlar başkalarının içindeki “ben”i harekete geçirecek, baskılar, alışkanlıklar ve kolaycılıklar sığ sularda çalkanıp duran ruhlar yeni bir rüzgârın soluğuyla altüst olacaktır

Şiirin kanadı özgürlüktür. Emperyalizmin dayattığı yabancılaşmayı, bizi kuşatan hücreleri, içimizdeki ve dışımızdaki karakolları yıkmanın yolu yürekli yaşamak, dünyayı sorgulamak, sürekli derinleşmek ve korkusuzca dışa vurmaktır içimizdeki çocuğu.

“Tüm aydınlık sular arasında/köprülerin gölgelerinde en az oyalananlardır/yeniden nitelendirilmiştir/içindeki gelecek yaşamdır şiir”. İnce ve yüce bir duyguya dayanması için ülke ve dünya kültürüyle harmanlanması gerekir. İmgelerin altını kaldırıp baktığımızda bilgelik ve gerçeklik çıkmalı karşımıza. Dizeler kendi gizlerine sürüklemeli okuru. Derinlere indikçe gerçeğe daha çok bağlanır insan. Her sözcük, her harf şiirsel ve felsefî yönünü onurla taşımalı... Güvenli kıyılarda yüzmez şair, uçurum ağızlarına gerili bir ipte tek ayağı üstünde durur, hüzünle gülümser bize.

Tüm sıkıntıları ve ezilmişliğiyle bir tıkanıklık dönemi yaşanıyor günümüzde şiirde, yeni hep yadırganıyor. Bu çılgın ve dönüştürücü gücü sevmiyor egemenler. Tufan günler kendi imgelerini yaratıyor çünkü. Dizeler ezilmişlerin öfkesinin biriktiği denizi taşırır diye korkuyorlar.

Edebiyatta metalaşma, sanatçının ekonomik ve sosyal korunaksızlığı, düşünce üzerindeki baskı militer güçler gibi şairin üzerine saldırıyor. Biri daha rengini soldursun, biri daha düşsün bankaların kültür merkezlerinin haraç mezat tuzaklarına diye...

Oysa özveri demektir şiir. Çöller boyu bedevi olmaktır. “Yiğitlerin ciğerlerini hilton ruhlarında meze yapıp yiyenlere” sunmaktansa, bütün yazdıklarını bir bavula koyup fitili ateşlemektir.

Kapitalizm gerici kurum ve değer yargılarından beslenir. Ve bunlar eskiye sığınmasını ister insanın. Ama insanoğlu eskittiği şeyleri aşarak yenilerine ulaşabilir. Şiirin sınırsız akışına uygun olan süreç de budur.

Hepimiz tanıyoruz onları. Varlığının kızıl yanını köle tacirlerine teslim etmektense yok olmayı seçen o kadar çok sanatçıyı konuk etti ki tarih. Vaptsarov, Lorca, İlya Ehrenburg, Victor Jara, Pir Sultan Abdal gibi...

“Aşk için kurşuna dizilmek nasıl bir kararlılıktır Leo? Hayatın onca güzelliğini es geçen düşlerin kurşuna dizilir gibi bir yalnızlığı yaşaması haksızlık değil midir? Bu yüreği taşıyanların hayatlarında ne tür güller açar... Sonuçta neyiz biz Leo, oynanan oyunun bir parçası mı yoksa oynamak zorunda olduğumuz rollerin bir bütünü müyüz?.. tüm olmak gerçekten zor mudur Leo?.. Hayat aşk uğruna ölünebilecek kadar tüm olmaktır...”

Gelişim ve değişim adına, vareden ve dönüştüren yaşam adına kutsuyorum onları... Öyle yaşayıp öyle ölmek istiyorum. Yıldızlara söylemek istiyorum şiirlerimi, ıssız adalara, dağlarda savrulan karlara... İsterse kimsecikler bilmesin beni.

İçlendikçe kendinle barışır, hiçlendikçe çoğalır şiir...


RUHAN  MAVRUK

KAYNAK: Devrimci Demokrasi Dergisi/1-16 Haziran 2004


UYSAL HİMMET ASLAN: HARAMİLER ÇAĞINDA







HARAMİLER ÇAĞINDA








sararır akarsın gecenin içinde
var oğlu varsındır
hüznün tuzuna sevinç banarsın
kayar bir yılan bir ağaçtan usulca
derin kayganlaşır dil çatallaşır
sokarsın kendi yüreğinle yüreğini
yeni çağda hayat
işte böyle bir şeydir

karıştırırken çöp tenekelerini
sarılmış jelatinler içinde
bizi de bulursa çocuklar
ellerinin naylon olduğuna mı inanırsın
ellerindeki naylonlara mı yanarsın

köküne beton dökülen ağaç
rüzgara salar çiçeklerini
masallar yazar duvarlara gece yarısı
hele kadıköy'de bir çiçek ezmeye görsün
işkenceciler vardiya değiştirir
ve çoktan çalmıştır borazanını
yeni çağın borazancısı

bir yürek daha başlar yüreğinin içinde
hangisi senin şaşırırsın
ve çiçeklerini de dağıtınca elektrik
bir karşılığın oluverir
umudu toprak edinir
betonu parçalarsın





UYSAL HİMMET ASLAN