15 Şubat 2007 Perşembe

BABÜR PINAR: Sosyalist Gerçekçilik Üzerine





SOSYALİST GERÇEKÇİLİK ÜZERİNE






                          

Öncelikle kuramsal olarak, sanatta “toplumcu gerçekçilik” kavramının Sosyalist gerçekçilik kavramını tam karşılamadığını belirtmem gerekiyor. Sosyalizm, işçi sınıfı iktidarını tanımlıyor. Toplumculuk ise bir iktidar biçimini tanımlamıyor. Bir iktidar biçiminin gerçekliği, bir iktidar içerisinde, o iktidarın unsuru olan bir düşünsel akımın gerçekliğinden ayrı tutulmalıdır. Sosyalist hareketin darbe aldığı dönemlere rastlaması nedeniyle, Sosyalist gerçekçilik kavramı yerine “toplumcu gerçekçilik” kavramının kullanılması; bir geri adım olarak nitelendirmelidir. Diğer yanıyla bazı evrensel kavramların türkçe karşılığını kullanmak çabasını gereksiz görüyorum. Bu çaba ile evrensel olan bazı kavramların içeriğinin boşalabildiğini hatırlatmak gerekiyor.  

Kapitalist üretim ilişkileri, kapitalist sınıfın ezilen sınıfları sömürüsünü, dolayısıyla insanın insanı sömürüsünü ifade eder. Kapitalist üretim ilişkilerine karşı çıkmayan her kurum, sınıf, kişi ve ideoloji insanın insanı sömürmesini ve baskı altına almasını açık ya da gizli onaylar yada görmezden gelir. İnsanın insanı sömürmesini istemeyen ve bireyin özgürlüğünü savunan birey, bu isteminin kapitalist sistem içerisinde gerçekleşmediğini çıplak gözle baktığında dahi görür. Bireyin bu gerçeği görmemesi için, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı olanaklardan yararlanıyor olması ya da bu ilişkilerin sonucu olan ideolojilerin etkisi altına girerek, yanılsamalı bilinçle yaşama bakması gerekir. Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanların dışında, kendine yarar sağlamadığı, aksine sömürü ve baskı getirdiği halde kapitalizmi bir yaşam biçimi olarak içselleştirebilen bireyin bu yanılsamadan kurtulabilmesi, karşıt bir duruşa sahip olması ile olanaklıdır. Sosyalizm, kapitalist sistem içinde bir şey değil, kapitalizme karşı bir duruş, kapitalizmden kopuştur. Sosyalizm, burjuva yaşam biçimine karşı duran bir yaşam biçimidir. Dolayısıyla sosyalizm kapitalist sistem içerisinde yer alan bir düşünsel, siyasi akım değil. Kendini kapitalist üretim ilişkilerinin reddiyle tanımlayan yaşam tarzıdır. Sosyalizmi, bir yaşam biçimi olarak içselleştirmeyen bireyin düşünsel olarak sosyalizmi savunuyor olması gerçekçi değildir. Maddi olarak kapitalist bir yaşam sürdüren birey kapitalistçe düşünür. Kuşkusuz maddi yaşamın çeşitliliğine koşut olarak düşünsel çeşitlilik de söz konusudur. Ancak düşünsel farklılıklar son tahlilde özsel olarak maddi yaşamın niteliğine bağlı kalır. Kapitalist yaşam tek bir düşünsel sistemi üretmez. Kapitalist sistemde sanat akımlarında çeşitlilik de gerçekleşir. Bu çeşitlilik, sanatçı da “özgürlük “ yanılsamasını yaratır. Oysa tüm çeşitliliğine ve farklı düşünsel sistemlere oturmasına karşın, kapitalist sistem içerisinde tüm sanat ürünleri, pazara bağımlıdır. Tüm sanat ürünlerinin metalaştığı bir yerde, kendi yaşamsal ve üretimsel gereksinimlerini karşılamak kaygısıyla sanatçı, kapitalist pazarın baskısı altında, kapitalist pazarın gereksinimlerine bağlı olarak üretir. Diğer yandan bir sanatçının yaratımı “geçim kaynağı” ise bu bağımlılık daha da artar. Bu durum tüm özgürlük durumunu altüst eder. Yanılsama yaratır. Kaldı ki sanatçı, kapitalist sistemin, insanlığın ulaştığı en iyi sistem olduğuna inanıyorsa ve kapitalist sistemin semeresinden yararlanıyorsa, ideolojik olarak burjuvadır ve bu ideolojik yüklenim düşünsel üretim sürecini başından sonuna kadar belirler. Ancak sanatçı, maddi olarak kapitalist olmadığı için, rahatsızdır, kapitalist sistemin nimetlerinden tam yararlanmadığı için öfkelidir, bu öfke giderek isyancı ruh hali yaratır. Sanatçı karşıt duruş sergiler. Bu karşıtlık, sanatçıda “özgürlük” yanılsamasını yaratır. Kapitalist pazar bu özgürlüğün de metalaştırıldığı bir alandır. Burjuvazi metalaştırabildiği her duruma ve ürüne hoşgörülüdür. Kapitalist sistem içerisinde burjuvazi “sosyalist” yaklaşımlara da, sistem içi kalmak kaydıyla “özgürlük” tanır. Kapitalist sisteme karşı radikal bir çıkış karşısında sanatçı derhal burjuva saflardaki yerini alır ve özgürlüğünün sınırlarının nereye kadar olduğu açığa çıkar. Kapitalist sisteme karşı yönelmiş bir eylem aynı zamanda bu sanatçının yaşamını da tehdit eder. Kendi yaşamsal varlığını savunmak içgüdüsü, Özgürlükten vazgeçmeyi emreder. Birey nasıl yaşıyorsa öyle düşünür.  

Sosyalizm, sanatçının kapitalist pazara bağımlılığına son verecek koşulları ve olanakları gerçekleştirmeyi öngörür. Sosyalizm, faşizm, şovenizm ve sömürgecilik gibi insanlık düşmanı politikaların etkisi ile yaratılan sanat ürünlerinin dışında kalan tüm sanat yaratılarına sahip çıkar ve bu sanat ve edebiyat ürünlerini tüm insanlığın entelektüel kullanımına sunar. Sosyalizm, kapitalizmden bu niteliği ile ayrı durur. Sosyalizmde sanatçı özgürlüğünün koşullarına ve olanaklarına ulaşır. Kaba sosyalist yaklaşımın aksine, sosyalizmde, sanatçı, insanlık düşmanı bir eylemlilik içinde olmadığı sürece, devletten ve partiden özerk yaratım eylemini sürdürebilir. Kendini ifade etme sürecinde eleştirel bir duruşa sahip olabilir; olmalıdır da. Örneğin, Sosyalizmde devletin silahlanma politikası karşısında, silahsızlanma ve barış savunucusu olarak tavır alabilir. Sosyalist pratiğin aksayan ya da yanlış olan yanlarını, somut durum üzerinden eleştirir. Sosyalist gerçekçi sanatçı körü körüne parti ya da önder yanlısı değil, sosyalizm yanlısıdır. Sosyalist Gerçekçilik, gerçeğin olduğu gibi yansıtılmasıdır.  

Gerçekleşen sosyalist sistemin hatalarını belirterek, kendi günahlarını aklamaya çalışan burjuva sanatçıların, burjuva ”devlet sanatçılığı” nişanı karşısında nasıl bir tavır aldıkları biliniyor. Sosyalizm rüzgarının hızlı estiği dönemde, sosyalist kesilen bayların, siyasi örgütlerin en has adamı kesilmeleri ve sosyalist hareketin semeresi üzerinden “sanat hayatlarını” kurdukları çoğumuzca bilinen bir gerçektir. Yarın, yine sosyalizm rüzgarı hızla estiğinde bu baylar iştaha ile sosyalist örgütlerin adamı olmaya soyunacaklardır. Bu baylar kapitalist pazarda metalaştırılmış yaşamlarını ve yapıtlarını pazarlama konusunda oldukça yeteneklidirler ve Alıcının kimliği önemsizdir. Onlarca örnek verilebilir Onların sosyalizm üzerine eleştirileri ikiyüzlüdür ve bireysel çıkarlara dayalıdır. Bu nedenle, Özellikle sosyalist hareketin olanaklarını kullanarak toplumsal yer edinmiş ve bugün de yeri geldiğinde geçmişlerini kullanarak burjuva sanat ve reklam kulvarında sıra kapan küçük burjuva sanatçıların, sosyalist sanatçılara küfür etmesinde bir gariplik yoktur. Dün burjuva sanata küfür ederek “sosyalistliklerini” tanımlayan bu güç tapınıcılarının bu tavrı anlaşılabilir bir yaklaşımdır.  

Sanat ürünü yaratma eylemi, sanatçı da kendisinin diğer insanlardan farklı olduğu kanısını oluşturur. Bu kanı sanatçının işçilerin yönetici olduğu bir iktidar biçimine önyargısını da oluşturur. Ya da hiçbir yöneticinin olmadığı bir toplumsal organizasyon onun için asla gerçekleşmeyecek bir durumdur. Çünkü insanlar eşit değildir, her birey sanat ürünü yaratamaz ve her toplumda sanatçılar ayrıcalıklı insanlar olarak vardır, varolmalıdır. Sanatçılar yarı peygamberdirler. Kapitalizm sanatçıya bu olanağı sağlar. Sanat alanında egemenliğine dokunmadığı sürece siyasi ve iktisadi alanın burjuvazi tarafından yönetilmesinde sanatçı için bir sakınca yoktur. Kaldı ki burjuvazi sömürü ve baskı sisteminin cilalanmasında önemli rol üstlenen sanatçıların alanlarına müdahale etmez, bu yarı peygamberlerin yaşamını sürdürmesi için gerekli katkıyı yapar. Bu durumu tehdit eden her düşünce sanatçının bu yaşam biçimine karşı bir tehlikedir, gayri ahlakidir, reddedilmelidir. Burjuva sanatçının komünist sisteme ve dolayısıyla sosyalist gerçekçiliğe karşı çıkışının temelinde, bu tarihsel içgüdünün rolü büyüktür. Bu tarihsel toplumsal görüş, sınıflı toplumun ürünüdür. Sınıflı toplumların ortaya çıkışı ile birlikte, düşünce alanında üretim yapan bireylerin oluşturduğu toplumsal gruplar da oluştu. Felsefeciler, sanatçılar elit bir grup olarak varolmalarını, doğrudan üretim ilişkilerin biçimlenişine borçludurlar. Bir komünist sanatçı duruş olarak, elit olmaya karşı çıkmalıdır. Bu olmazsa olmaz. Kendini sosyalist olarak gören birçok sanatçının, felsefecinin bu varolma biçimini benimsemesi nedeniyle, burjuva ideolojisinden devrimci bir kopuş yaşamadığı açıktır. Sanatçının, diğer üreten insanlardan ayrı durması gerektiğine inanan birisi için, somuttan kopuk sanat ürünleri yaratmak kaçınılmazdır. Somuttan kopmak, anlaşılmazlığa varmak, toplumun büyük çoğunluğundan ayrı ve ayrıcalıklı durmanın bir aracı olduğu anlamda, burjuva sanatçı için gerekli bir eylemdir. Yaratım sürecinde sosyalist gerçekçilik bu eylemi ve dolayısıyla çoğunluktan kopmayı yadsır. Burjuva sanatçıların ve sözde sosyalist sanatçıların sosyalist gerçekçilikten nefret etmeleri de bu nedenledir.  

Burjuva devrimleri döneminde, sanat alanında burjuva gerçekçiliğin, toplumsalcı bir nitelikte varolması, burjuvazinin feodalizme karşı yaşam alanını genişletme, çoğunluğu yanına alma gereksinimine ve burjuva gerçekçiliğin bir akım olarak ortaya çıkması, burjuva devriminin, toplumsal durumun bir sonucu olarak tarih sahnesinde yerini almasına doğrudan bağlıdır. Ya yoksa bu felsefi, sanatsal akım bazı felsefecilerin düşünerek buldukları bir şey değildir. Burjuva gerçekçiliği, Toplumsal durumdan etkilenen sanatçının yaratım sürecinin ve felsefi yaklaşımının, sonradan adlandırılmasıdır. Bu süreçte burjuva felsefecilerin ve sanatçıların toplumun çoğunluğuyla ilişkisi toplumsal durumun yarattığı olanaklar nedeniyle güçlü ve canlı oldu. Burjuvazinin gerçekçiliği terketmesi siyasi iktidarı alması ve egemenliğini kurması ile paralel yürüdü. Emperyalizm çağı, burjuva sanatçıların gerçeklikten çoğunlukla uzaklaştığı bir dönemdir. Emperyalizm çağında burjuva gerçekçilik varolma koşullarını büyük oranda yitirdi. Can çekişen kapitalizm, entelektüel yansımasını yarattı. Burjuva Sanatçı bu dönemde iki yol izledi. Emperyalizme boyun eğişin ifadesi olarak romantizm ve İnsandan umut kesişin, gerçeğin baskısından kurtuluşun ifadesi olarak gerçek üstücülük.(Kaldı ki gerçek üstücülükte boyun eğişin örtülü bir biçimidir.) Bu dönemde, Tekelci kapitalizmin boğucu bir hal alması karşısında dehşete düşen ancak, kapitalizm dışı bir çözümü de olası görmeyen küçük burjuvazinin tepkisi, yaratım sürecine karamsar gerçekçilik olarak yansıdı. Küçük burjuva gerçekçiliği, zaman zaman sosyalist cephede görünüyor olsa da, bu akımın sosyalist gerçekçilikle özsel olarak ilgisi yoktur. Küçük burjuva gerçekçiliği, toplumsalcıdır; sınıfsal duruşu itibarıyla uzlaşmacıdır. Eleştirel olmasına karşın burjuva sistemden kopamaması nedeniyle kapitalist pazara ve değerlere bağlıdır. İnsanlığın özgürlüğe ulaşmasının kapitalist sistem içinde olanaklı olduğu savı sanatçının entelektüel duruşunu belirler. Küçük burjuva sanatçı, kapitalizmin genel krizinin ara dönemlerinde soluk alır ve burjuva entelektüel alana can verir. Ancak kapitalizmin birey özgürlüğünü yokedişi karşısında çaresiz kalır ve bunalıma sürüklenir. Bunalım, yaratım sürecinde belirleyici rol oynar. Uzlaşma öngörüsüne dayanan toplumsalcı felsefesinin kapitalizmin sınıf egemenliğine dayalı pratiği ile yıkılması, ancak sosyalizmi de sınıfsal kaygıları nedeniyle kurtuluş olarak görmeyişi onun karamsarlığının zeminini oluşturur. Bu karamsarlıkla sanatçı, insandan ve insanlığın geleceğinden umudunu kesmenin ifadesi olan şaheserlerini yaratma olanaklarına kavuşur. Sanat ve edebiyat yapıtları, bunalımlı toplulukların avuntusu ve acılarını dindirme aracı olur. Kapitalist sistemde bunalımlı insanın ve toplulukların yoğunluğu, pazarda, bu yapıtlara talebin yüksek olmasını sağlar. Alıcının vasfı ve çokluğu, sanatçının “tuttuğu yolun” doğru olduğuna inancını güçlendirir. Bu popülist yaklaşım sanatçının yaratım sürecine damgasını vurur. Alıcı ve vericinin duruşu birbirini besler. Burjuva iletişim araçları da bu süreç içerisinde ateşleyici rollerini başarıyla oynar. Sınıflı toplumlarda, toplumun çoğunluğunun değer yargıları ve beğeni normları, egemen sınıfın iktidarını onaylayıcı ve boyun eğicidirler. İktisadi egemen olan sınıf, siyasi ve ideolojik olarak da egemendir. Bu gerçeği görmeyen ya da görmek istemeyen bir sanatçının “toplumsalcılığı” bu yapısal durumun cilasıdır. Küçük burjuva sanatçının “özgürlükçü” entelektüel eylemi, can çekişen burjuva ideolojisine hayat öpücüğü verir Ancak yanılsamalı bilinçle sanatçı bu durumu inkar eder. Bununla da kalmaz bu durumu açıklayan her yaklaşımı, düzen bozucu ve popüler varlığına düşman olmakla suçlar. Varoluş olanaklarını irdeleyen her insanı ve kurumu tehdit ve ihbarla sindirmeye çalışır. Sanatçı kimliğine yakışmayan bir tutumla sosyalistlere küfreder. Sınıf düşmanlarına acımasızca saldıran burjuva yüzü; üzerindeki toplumsalcı boya dökülerek, açığa çıkar.  

Sosyalizm, kapitalizmin insanı yabancılaştıran, yalnızlaştıran, ezen ve sürüleştiren yapısını analiz eder ve bireyi yoksunlaştırıcı bu ilişkiler sisteminden kurtuluşun gerçekleşebileceğini öngörür ve insana ait her zenginliğe umutla sahip çıkar. İnsanı insan yapan değerleri yokeden her duruma başkaldırır. İnsanlığın evrensel bilgi birikimini, insanın yaşamının estetik biçimlendirilmesini sağlayıcı zenginlik olarak yeniden üretir. Bireyin entelektüel ve estetik gelişmesinin kapitalist Pazar ilişkilerinden kopmasıyla mümkün olabileceğini öngörür. Sanat eylemine tüm insanların doğrudan katılımının gerçekleşmesiyle entelektüel zenginleşmenin ve özgürleşmenin var olabileceğini savunur. Sosyalist sanatçı, İnsana ve doğaya ait her eylem ve durumun estetik ifade ediliş sürecinde, sanatsal normları üretimin araçları olarak benimser; Yadsımaz. Sosyalizmi bir yaşam biçimi olarak içselleştirmiş bir sanatçı insanlığın ulaştığı tüm sanatsal biçim zenginliğini yaratım sürecinde kullanır. Onun üslubu yaşam biçiminin bir yansımasıdır. Sosyalist sanatçının yaratımda yöntemi diyalektik materyalizmdir. Devrimci sosyalistler, teorik vargılarını somut olgular üzerine oturturlar; her sorunun, maddi, entelektüel ve tarihsel köklerinden kopmadan ve o an ki durumun gerçekçi irdelenmesine dayalı soyutlamayla teorik sonuçlara ulaşırlar. Her yeni durumda, yeniden, bu kuramların da yaşananla ilişkisini irdelerler. Ancak, aynı zamanda, nesnenin, somut durumun, toplumsal fenomenin ve eylemin, yalnızca görünen, deneyle kavranılabilen yanıyla değil, içsel bağıntılarıyla da ilgilenirler ve toplumsal olguların iç bağıntılarını da birbiriyle ilişkilendirirler. Diyalektik materyalist yöntemi, kaba gerçekçilikten ayırdeden temel nokta da budur. Devrimci sosyalist sanatçı, üretim sürecine “ben sosyalist içerikli bir ürün yaratacağım” diye başlamaz. Entelektüel varlığının estetik yansıması olan ürününe, sosyalist niteliği kaçınılmaz olarak taşınır. Devrimci sosyalist sanatçının yaratım sürecinin felsefi biçimlenişinin adı sosyalist gerçekçiliktir. Sosyalist gerçekçilik yaratım sürecinin kılavuzu, aracı değil; İçselleşmiş sosyalist yaşam biçiminin sanatsal yetiyle yaratım sürecine yansımasının tanımlanmasıdır. Bu böyle olmasaydı, Sosyalist gerçekçilik tanımlanması yapılmadan önce, sosyalist sanatçıların sosyalist gerçekçi olarak görülmesi mümkün olmazdı. Bu durum bir burjuva sanatçı içinde geçerlidir. Burjuva sanatçı da entelektüel varlığının burjuva niteliğini ürününe taşır. Küçük burjuva entelektüel yaşam sürdüren bir sanatçının, toplumsal ve dolayısıyla bireysel kaygıları, yaşam tarzı, düşünüş biçimi yaratım sürecine yansır. Sanatçı ben şu ya da bu felsefi akıma bağlı olarak eserimi yaratacağım diyemez. İdeolojik (felsefi, siyasi) yüklenimi, yaratım sürecini belirler ve sanat yapıtı da entelektüel yüklenimini içerir. Sürecin felsefi adlandırılması sonra gelir. Küçük burjuva bir sanatçının, sosyalist nitelikli bir ürün vermesini ya da sosyalist gerçekçiliği benimsemesini beklemek abesle iştigaldir.  

Sosyalist sanatçı kendi yolunda ilerlerken başkalarını ikna etme çabasına girmez, girmemelidir. Yaratım sürecinde diyalektik materyalist yöntemin kendisine sağladığı zenginlikten yararlanarak, toplumsal ilişkileri ve öncelikle de kendi yaşamını estetik boyutta geliştirmeye katkıda bulunacak ürünlere ulaşır. Üründen geçim kaynağı olarak yarar beklemeksizin toplumun entelektüel ilişkiler sürecine sunar.  

Sosyalist sanatçı olarak, hiçbir sanatçıya neden burjuva yolu tutuyorsun diye sormadım; sormuyorum da. Çünkü biliyorum ki kapitalist yolu izlemeleri onların iradelerini esir alan toplumsal bir sürecin sonucudur ve bu durumu aşmaları zordur ve hatta olanaksızdır. Bu değişim toplumsal bir altüst oluşa bağlıdır. Küçük burjuva sanatçıların, “azınlık” olan sosyalist sanatçılara saldırmalarının altında, bu toplumsal altüst oluş koşullarının varolması ve “kıyamet gününü “ sınıfsal içgüdüleri ile hissederek korku ve kaygıya kapılmaları duruyor. Biliyorum ki esiri oldukları kapitalizme başkaldırmadıkları sürece bunalımları sürecek ve sosyalizme saldırarak azda olsa acılarını dindirecekler. Ama sosyalizm alternatifi varoldukça, onların korkuları hep varolacaktır.  

Herkesin korkusu kendine.  




BABÜR PINAR





1 Şubat 2007 Perşembe

EMEĞİN SANATINDAN 5. MERHABA





HRANT DİNK KATLEDİLDİ!

Acı ve dolu bir gündemle kapadık ocak ayını...  Değerli gazeteci, yürekli aydın Hrant Dink, faşist çetelerin yönlendirdiği 17 yaşında biri tarafından katledildi........ Ülkeyi ayağa kaldıran bu olay, aynı zamanda faşistlere de en keskin bir yanıtla yankı buldu: “Hepimiz Hrant Dink’iz! Hepimiz Ermeni’yiz!” Hrant Dink’in toprağa verildiği 23 Ocak Salı günü İstanbul caddelerini dolduran yüzbinlerce insan, bu sloganla şovenizm ve ırkçılığa tokat gibi bir yanıt veriyordu... İlk kez bir “Ermeni”nin cenazesi böylesine kalabalık bir kitle tarafından kaldırılıyordu.....

Kapaktan da anlaşılacağı üzre bu sayımız, Hrant Dink’in katlinden duyulan acının yansımalarıyla hazırlandı.....  Şair dostlarımız, yüreklerinin başındaki acıyı dizelere döktüler.....

Kimdi Hrant Dink ?

Bir insan tanıdık; doğası zengin, toprağı mümbit Anadolu’muzun bağrından çıkan. Özü sözü doğru,  duruşu yiğit, sözleri mermi gibi...

Bir insan tanıdık; doğru bildiği yolda yalnız da olsa eğilmeden, bükülmeden giden. Doğru bildiği sözü, gözünü kırpmadan , sapmadan, kıvırmadan açık, net ve kesin bir dille söyleyen.

Bir insan tanıdık;  yaşamını kutsal görev ve özveri bilinciyle buluşturarak insan sevgisini yüreğinden fışkırtan.

Bir insan tanıdık; dobra dobra, kırılmadan, kıvrılmadan haykıran. Düzenin nimetlerinden faydalanmak için değil, düzeni mutlu ve huzurlu insanların mekânı kılmak için didinen.

Bir insan tanıdık; umudun ışığı, inancın rüzgârı, sevginin solmaz gülü olan. kaygıyı silen, kirliliği ağartan; usanmışlığı, yenilmişliği, yıkılmışlığı;  kişiliğiyle, insanlığıyla, umuduyla yok eden.

Bir insan tanıdık; yaşamının elli üç yılını onurla taşıyan, onurla sonlandıran.  İnsanlıktan yoksun sevgi yoksullarınca katledilen, halkının alanlara sığmayan sevgisiyle  taçlanan.

Seni tanıdığımız için çok mutluyuz Hırant Dink. Senin kişiliğinde örnek bir aydını, gerçek bir insanı tanımakla, insana yönelik umutlarımızı dirilttin. Bir değer öğütme makinesi olan ülkemizde faşist kurşunların son hedefi sen oldun....

Ama şunu bil ki, vurduklarına, vuracaklarına bin pişmanlar, derin kuyuların sinsi akrepleri. 19 Ocak’tan önce onurla “Ermeni’yim, Türkiyeliyim “ diyen ve inkâr fırtınasına karşı dimdik ve onurla duran bir Hrant Dink vardı...Toprağa verildiğin 23 Ocakta derin kuyuların akrepleri gördüler ki, faşist kurşunların akıttığı kanının her zerresinden fırlar gibi yüz binler alanlara , yollara sığmadı....”Ben Hrant Dink’im, Ben Ermeni’yim” belgileri her elde bir tokat gibi fırlıyordu ırkçı faşistlerin yüzüne...

Işıklar içinde yat Hrant Dink, Seni unutmayacağız, unutturmayacağız da. Senden akan kan damlalarından büyüyen halklar arasındaki sevgi ve dostluk bağı daha da pekişecektir...  Artık “Hepimiz Hrant Dink’iz”

             
 ALİ ZİYA ÇAMUR


BU SAYININ SAVSÖZÜ

Gelin hep birlikte eşit ve ayrıcalıksız yurttaşlar olma talebimizi öne çıkaralım.
Gelin, demokratik haklarımızı öne çıkaralım.
Gelin, kimliğimizi yaşatma inadımızı ortak bir hukuk anlayışına oturtalım.
En önemlisi de gelin, ruhlarımızı yanıbaşımızda esen fırtınalara kaptırırken, hiç olmazsa birbirimizin melteminden kopmayalım.
***
Ben tarihi değil, bugünü yargılıyorum.
Geçmişi bugünün değerleriyle yargılamadığım gibi esas olarak bugünü de tarihin şartları ve değerleriyle oluşturmuyorum.
Tarihimizde yaşayanlar kendi dönemlerinden sorumluydular ben ise bugünden sorumluyum. Ve bugünün değerleriyle hareket ediyorum.
Bugün benim şartlarımı "geçmişe bir tokat" kabul etmediğim gibi,
bugün"  dururken "geçmiş"le kavga edecek kadar da zamanını boşa harcayacak  biri değilim.   HRANT DİNK



 YAŞAM VE SANATTA 
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ...



HRANT DİNK KATLEDİLDİ!

İstanbul'da Ermenice-Türkçe yayımlanan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, gazetesinin önünde katledilkdi.. Aylardır yazılı ve görsel basının ve hukukçuluğu kendilerinden menkul kişilerin kışkırtmaları meyvesini bir aldatılmış kurşunun ucunda verdi....

Katil,  otuz iki saat içinde yakalandı.....  Hırant Dink’e yönelik  yazılı ve sözlü linçlere kulak tıkayan emniyet in tepesinde kişiler, cinayeti “milliyetçi duygular”la 17 yaşındaki bir çocuğun sırtına yüklemeye çalıştılar...  Katilin Trabzonlu oluşu, dikkatleri daha önce işlenen rahip cinayetine ve Trabzon’da gerçekleştirilen linç ve bombalama eylemlerine çevrildi.... Bir bildiri dağıtan devrimci gençleri kırk yıl izleyen emniyetimiz, bombalama ve linç eylemlerinin  baş sanıklarını cezaevlerinden çıktıktan sonra izlememiş, “kahraman” gibi davranmışlardı.. 

Olayın duyulmasıyla birlikte pek çok insan Agos gazetesinin bürosu önünde toplandı..... “Hepimiz Hrant’ız! hepimiz Ermeniyiz!”  belgileri yükselmeye başlandı.... Hrant Dink, 23 Ocak Salı günü bu sloganlarla toprağa verilirken, bu sloganlarda yatan “empati”yi anlama gerçekliğinden uzak gerici, şoven çevreler, “Halkların Kardeşliği”nden  ürküntülerini ateş püsküren açıklamalarla kapatmaya çalıştılar....   

Hrant Dink,  vicdan sahibi olanlarla vicdansızları ayırdı, insan olanla insanlıktan çıkmış olanı da. Bir arada yaşamak isteyenle boğazlaşmak isteyeni. Geleceğimiz umut olsun isteyenle karanlık isteyeni. Bir devrim oldu bu ülkenin bilincinde. 100 yıldır olmamıştı böyle bir şey. Türkiye'nin yaklaşık 50 şehrinde Avrupanın 20 şehrinde Türkçe, Ermenice, Kürtçe, mumlar yandı, "Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant'ız!" belgileri yükseldi..  Hrant gibi Ermeni kardeşlerimiz için çok önemli, tarihi bir gün 23 Ocak. Belki 1915'in, 6-7 Eylül'ün acısını bir nebze hafifletecek. Bu ülkede yaşayan milyonların kendilerine bile söyleyemedikleri yürek ağrısına merhem olacak. Bu bir miting değil, Hrant'ı uğurladık ama bu bir cenaze töreni de değil. Bir başka Hrant yok, bir daha 23 Ocak da olmayacak. Belki yeni 23 Ocakların olmamasının da başlangıcı olacak. Bu yürüyüşe Türkiye’nin ve Dünyanın dört bir tarafından koşup gelen Türk, Kürt, Ermeni ve başka yüz binlerce insanımızla 100 yıldır bu ülkede söylenmiş en güçlü sözü söyledik. Farklılıklarımızla bir aradayız, ortak vicdanımız, insanlığımız, geleceğimizin karartılması girişimine karşı ortak direnişimizle yürüdük.

HEPSİNİ BİRLİKTE ANALIM...

Hrant Dink'in silahlı suikaste uğramasıyla 102 yılda öldürülen gazeteci sayısı 62'ye çıktı. TGC'nin listesine göre gazeteciler, yayın organları ve öldürülme tarihleri şöyle:

Hasan Fehmi Bey/Serbest 1909, Ahmet Samim/Sada-yı Millet 1910, Zeki Bey/Şehrah 1911, Hüseyin Kami/Alemdar 1912 veya 1914 , Hasan Tahsin/Hukuk-u Beşer 1919, Silahçı Tahsin/Silah ve Bomba 1914 , İştirakçi Hilmi/iştirak.Medeniyet 1922, Ali Kemal/Peyam-ı Sabah 1922, Hikmet Şevket 1930, Sabahattin Ali/Marko Paşa 1948, Adem Yavuz/Anka Ajansı 1974, Ali İhsan Özgür/Politika 1978, Cengiz Polatkan/ Hafta Sonu 1978, Abdi İpekçi/Milliyet 1979, İlhan Darende-lioğlu/Ortadoğu 1979, İsmail Gerçeksöz/Ortadoğu 1980, Ümit Kaftancıoğlu/TRT 1980, Muzaffer Fevzioğlu/Hizmet 1980, Recai Ünal/Demokrat 1980, Mevlüt İşit/Türkiye 1988, Seracettin Müftüoğlu/Hürriyet 1989, Sami Başaran/Gazete 1989, Kamil Başaran/Gazete 1989, Çetin Emeç/Hürriyet 1990, Turan Dursun/İkibine Doğru ve Yüzyıl Dergileri 1990, Gündüz Etil 1991, Mehmet Sait Erten/Aza-di Denk 1992, Halit Güngen/İkibine Doğru 1992, Cengiz Altun/Yeni Ülke 1992, İzzet Kezer/Sabah 1992, Bülent Ülkü/Körfeze Bakış 1992, Mecit Akgün/Yeni Ülke 1992, Hafız Akdemir/Özgür Gündem 1992, Çetin Ababay/ Özgür Halk 1992, Yahya Orhan/Özgür Gündem 1992, Hüseyin Deniz/Özgür Gündem 1992, Musa Anter/Özgür Gündem 1992, Yaşar Aktay/Serbest 1992, Hatip Kapçak/Serbest 1992, Namık Tarancı/Gerçek 1992, Uğur Mumcu/Cumhuriyet 1993, Kemal Kılıç/Yeni Ülke 1993, Mehmet İhsan Karakuş 1993, Ercan Güre/ HHA 1993, İhsan Uygur/Sabah 1993, Rıza Güneşer/Halkın Gücü 1993, Ferhat Tepe/Özgür Gündem 1993, Muzaffer Akkuş/Milliyet 1993, Nazım Babaoğlu/Gündem 1994, Erol Akgün/Devrimci Çözüm 1994, Seyfettin Tepe/Yeni Politika 1995, Metin Göktepe/Evrensel İstanbul 8 Ocak 1996, Kutlu Adalı /Yeni Düzen (Kıbrıs) 1996, Selahattin Turgay Daloğlu 1996, Reşat Aydın/AA, TRT 1997, Ayşe Sağlam 1997, Abdullah Doğan/Candan Fm 1997, Ünal Mesuloğlu/TRT 1997, Mehmet Topaloğlu Kurtuluş 1998, Ahmet Taner Kışlalı/Cumhuriyet 1999, Hrant Dink/Agos 19 Ocak 2007. 



       AVUKAT BEHIÇ ASÇI ÖLÜM ORUCUNA ARA VERDİ...  

Şişli'de bulunan evinde 293 gündür F tipi cezaevlerinde tecride son verilmesi amacıyla ölüm orucunu sürdüren Avukat Behiç Aşçı ile Adana'da 262 gündür ölüm orucunda bulunan Gürcan Görüroğlu, taleplerin kabul edilmesi üzerine eyleme son verdi.

DISK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Türk Tabipler Birliği(TTB) Merkez Konsey Başkanı Prof.Dr. Gencay Gürsoy, Istanbul Barosu Başkanı Kazim Kolcuoglu ve Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından Taylan Talay, Asçı'nin ölüm orucunu sürdürdüğü Şişli'deki evinin önünde basın açıklaması yaptı.

Gürsoy, TTB'nin F tipi cezaevlerinde yaptığı incelemeleri rapor halinde sundukları Adalet Bakanlığı’ndan 'F tipi Cezaevlerindeki koşulların değiştirilmesinin kabul gördüğünü ve bunun bir genelge ile bugün yayınlandığını' anımsattı. Genelge uyarınca her hükümlünün sosyal alanlarda diğer mahkumlarla haftada 5 saat olan birlikte zaman geçirme süresinin 10 saate çıkarıldığını belirten Gürsoy, 'Daha sonra onun 20 saate çıkarılma ihtimali var. Daha başka açılımlar da olabilir. Biz de bu gelişmeyi Behiç Aşçı'ya ilettik ve ondan da ölüm oruçlarının durdurulacağı haberini aldık. Acı olayların sonunda bu sevindirici haberi vermekten mutluyuz' dedi.  

DİSK Genel Başkanı Çelebi de, F tipinde tecrit konusunun yıllarca tartışıldığını ve gerilimler yüzünden insanların öldüğünü, sakat kaldığını belirterek, 'Demek ki bugünküne benzer düzenlemeyle, bu sorunlar aşılabilirdi. Bu kadar insan ölmeden bu adımlar atılabilirdi. Biz DISK, TTB, KESK ve TMMOB olarak bu konuda önemli girişimlerde bulunduk. Hrant Dink'in ölümünden sonra tabi sıkıntılıyız ama az da olsa bu haber bizi sevindirdi. Böylelikle belki, ikinci bir ölümü yaşamayacağız. Umarım Aşçı'nin tedavisi gerçekleşir ve eski sağlığına kavuşur. Genelgeye ilişkin gelişmelerin takipçisi olacağız. Aşçı'yla konuştuk, bu görevi ondan devraldık.

İstanbul Barosu Baskanı Kolcuoğlu ise, Asçı'nın sabırla ve kararlılıkla davranarak, insani taleplerinin bir ölçüde yerine getirilmesini sağladığını söyledi. Kolcuoğlu, bakanlık genelgesini, cezaevlerindeki insani koşullar konusundaki isteklerin tamamını karşılamasa da, önemli bir baslangıç olarak nitelendirdi.

Aşçı adına açıklama yapan Halkın Hukuk Bürosu'ndan avukat Taylan Talay da Aşçı'nın, sürecin tarafı olan demokratik kitle örgütlerine sonsuz teşekkürlerini ilettiğini aktardı. Şu anda Aşçı'yla birlikte, Adana'da ölüm orucunu sürdüren Gülcan Görüroğlu'nun da eylemine 'ara verdiğini' söyleyen Talay, 'Uşak Kapalı Cezaevi'nde 268 gündür ölüm orucunda bulunan Sevgi Saymaz bulunuyor. Adalet Bakanlığı'nın yayınlanan genelgesini Aşçı'ya ilettik, kendisi de ölüm orucuna ara verdi. Bundan sonra tecride karşı mücadelesini farklı eylemlerle sürdürecek. Sevgi Saymaz'ın, bırakıp bırakmadığı belli değil, umuyoruz o da bırakır' diye konuştu.

ASÇI TEDAVI ALTINA ALINDI

Behiç Aşçı evinde yapılan ilk müdahalenin ardından ambulansa bindirilerek, tedavi altına alınmak üzere İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürüldü. Şişli'deki evinden ambulansa bindirilerek götürülmesinin ardından Aşçı'nin ailesi ve sevenleri sevinç gösterileri sergiledi. Halaylar çeken grup, “Behiç Aşçı onurumuzdur, yaşasın ölüm orucu direnişimiz!” sloganları attı.

                                                 
         NÂZIM'A EL KOYMA GİRİŞİMİNE  KARŞI TEPKİLER ARTARKEN  
YKY KOŞULLU GERİ ADIM ATTI...

Nazım Hikmet’in 105. doğum günü kutlanırken, YKY tarafından, şiirlerinin sitelerde yayınlanması önce yasaklandı. Gelişen tepkiler üzerine YKY koşullu geri adım atarak “On şiire kadar yayınlanabilir.” koşulu getirmeye çalıştı. 

Nazım Hikmet’in telif haklarını elinde bulunduran YKY, daha önce de benzer bir uygulamasından ötürü eleştirilmişti. Bu uygulamada, Anadolu Müzik tarafından yayına hazırlanan ve Türkiye’de yapılan NATO toplantısı öncesi bu kurumu eleştiren “Duyuyor musun?” adlı albümde, Nazım Hikmet şiirine yapılan bir beste engellenmişti. “Sesini kaybeden şehir” adlı şiir, bahsi geçen çalışma için Taner Öngür tarafından bestelenmiş, fakat yayınlanması için YKY engeline takılmıştı. Albümün yapımcısı Anadolu Müzik’ten Cem Yılmaz, “Albüme alınacak bu parça ile ilgili YKY’yi arayıp bize telif bedelini göndermelerini istedim. Onlar da yarım saat sonra beni arayacaklarını söylediler. Aradıklarında ‘NATO ile ilgili olduğu için izin vermiyoruz’ dediler” ifadelerini kullanmıştı.  

NÂZIM Hikmet Kültür Merkezi ve Sanat Cephesi, basına ve tüm kamuoyuna bir açıklamada bulundu. Açıklamada Nâzım Dostları Eyleme; Nâzım Hikmet Kültür Merkezi ve Sanat Cephesi'nin YKY'nin Nâzım'ı ve daha birçok şairi tekeline alma girişimine karşı aldığı bir dizi karar doğrultusunda Nâzım'ın şiirlerini internetten yayınlamaya bu hafta başlayacağı ve tüm Nâzım dostlarını, kaleme alınmış olan deklarasyon ile Nâzım şiirlerini Kadıköy sokaklarında dağıtmak üzere, 27 Ocak Cumartesi saat 14:3o'da Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde buluşmaya çağırdığı ifade edildi.

Ayrıca Nâzım sevenler, ücretsiz bloglarda Nâzım şiirleri yayınlamaya çağrıldı.. http://nazimusta.com adlı site de, interaktif uygulamayla  izleyenlerini Nâzım'dan şiirler kaydetmeye çağırdı....

EMEĞİN SANATI olarak biz de her sayımızda Nâzım Usta'dan şiirler yayınlamayı sürdüreceğiz:

                                   
 YKY'NIN NAZIMI İPOTEK ALTINA ALMA ÇABASINA TEPKİLER

Soygun öneriyorum! / Tevfik Taş


YKY, yani bankalar; Nazım Hikmet’in yaşamı boyunca savaşım verdiği kurumlardan biridir

Ben, yaşamımda hiçbir zaman banka soygununa karşı olmadım, eğer soyulan hakça, insanca işlere kullanılacaksa; tam tersine destekledim, istedim.

Soyalım hanımlar beyler…

Nazım Hikmet’in bütün yaratısını bilgisayar ortamında hep birlikte yayınlayarak.

5 Ocak 2007’den itibaren internette şiiri öne çıkararak kurulan sitelere girip Nazım Hikmet, Edip Cansever, Orhan Veli, Turgut Uyar gibi şairlerden şiir okumaya yeltenenler, ekranda “Yapı Kredi Kültür Sanat ve Yayıncılık A.Ş.’nin isteğiyle okur erişimine kapatılmıştır” ibaresiyle karşılaşıyor. Yayınevi, kendi bünyesinden şairlerin eserlerine internet sitelerinden erişimi yasaklamıştır. Artık www.antoloji.com, www.siir.gen.tr, www.siirci.net, www.siirperisi.com gibi her gün binlerce kişinin girdiği sitelerde, bazı şairlerin ürünlerini okumak olanağı kalmamıştır.

YKY Genel Yayın Yönetmeni Raşit Cavaş, yaptığı açıklamada “ahlaki zafiyete”, “ticari suça” ve “şairlere hakarete” karşı “şairlerin ve varislerinin haklarını savunduklarını” söyledi.

Bu sözlerin aslı şudur: ‘Bu şairler, yazarlar, sanatçılar artık benim bankamın ticaret nesneleri arasındadır ve ancak bana parasını ödeyen bunlardan yararlanabilir.’ Meselenin bu bakımdan tanımı “teliftir” ve söz konusu olan, bu kazancın kime gideceğidir.

YKY’nin, içlerinde Nazım Hikmet’in de bulunduğu birçok yazara/şaire getirdiği ve giderek ressam, müzisyen, heykeltıraş vb. sanat erbabını kapsaması öngörülen yayın yasağı, ne yazık ki kafası mülkiyetin en ilkel, en yobaz haline çalışanlarca da desteklendi.

Radikal gazetesinden Mahmut Hamsici’nin yaptığı soruşturmaya (18. 01. 07) yanıt verenlerden bazıları şunları söylemiş: Lale Müldür, “Şairlerin zaten telif sıkıntısı çektiği bir durumda, sitelerin yaptığı ayıptır.” Hilmi Yavuz: “Şiirlerimin internete yanlış konulmasından ötürü kararı destekliyorum.” Egemen Berköz: “Yayınevinin uygulamasına temel destek nedenim, usta şairlerin isimlerinin herhangi bir internet okurunun yazdığı şiirle yan yana durmasıdır.” Tuğrul Tanyol, yayınevinin yaptığına destek çıkarken farklı bir çözüm önermiş: “Açıkçası telif haklarından çok, beni ilgilendiren, sitelerde şiirlerin yanlış basılması. Ama yayınevleri, sitelerine tadımlık olarak şiirler koyabilir.”

Burada paragöz durumuna düşen sadece Lale Müldür gibi gözüküyor, çünkü H. Yavuz, E. Berköz, T. Tanyol daha sunumdaki özensizlik ve ustalarla halk kesimlerinin eşitlenmesinden ötürü YKY’yi desteklemişler. Ama belli ki YKY Yöneticisi Çavaş, etrafında daha geniş bir soruşturma yürütmüş; çünkü yayınladığı açıklamada, “bu konuda gerçek şiirseverlerin ve şairlerin de kendilerini desteklediğini” söylüyor.

Telif sözcüğünün birinci anlamı “uzlaştırmadır”.

Gel gelelim, sözcük çoktan çatışmaya dönüştü.

Çatışalım.

Ama önce şu gerçeği söyleyelim. Bugün bilgisayar ortamında bulunan ve bu haberlere konu olan pek çok site de ticaridir ve bizim meselemiz birkaç site değildir. Ancak YKY’nin başlattığı “yasaklama”, mevcut yasayla bu ülkenin kültürel kökleri arasında sayılan pek çok değeri, tekellerin himayesine ve yalnızca onların kullanımına mahkum etmeyi gütmektedir. İlgili bütün yasaları kullanarak ve telifi öne sürerek kültürel alanı denetim altında tutmayı amaçlamaktadır. YKY bunu başlattı, yayıncılığa el atmış öteki bankalar ve tröstler de başlatacaktır. Şunu görmek için de kahin olmak gerekmiyor; YKY başta olmak üzere bütün bu tröstler, bilgisayar ortamında da bu sanatçıların ticaretini çok yakın bir zamanda yapacaklardır.

Mesele nereden dolaşırsa dolaşsın, bütün yollar parada ve güçte birleşiyor.

Şairin (gerçekten eğer şairse) yeryüzündeki ana dertlerinden biri, şiirin bir geçim nesnesi olmaktan çıkmasıdır, çünkü şairin sahici derdi, geçimin geçim nesnesi olmaktan çıkmasıdır. Sanatçı (sahiden eğer sanatçıysa) yarattığı sanat nesnesinin; yeryüzünün, bütün insanlığın ortak değeri olmasından, yarattığı nesnenin, insanlığın aklının ince kıvrımlarında dolaşmasını, yeniden üretilmesini istemekten başka nasıl bir dileği olabilir?!..

Nazım Hikmet yaşarken kitaplarından gelen parayla geçinmek istemezdi, çünkü eğer kapitalist üretim ilişkileri içinde değil de insani bir dünyada yaşasaydı, Nazım Hikmet geçinmek istemezdi.

YKY faizcilikle, halkın ve devletin birikimleri üzerinden bankacılığın o kendine has yöntemleriyle para kazanmak üzere kurulmuş ve bunu da kendi arzu ettiği yasaların kendisine verdiği olanaklarla yapmakta olan bir kuruluştur.

YKY, yani bankalar; Nazım Hikmet’in yaşamı boyunca savaşım verdiği kurumlardan biridir, Nazım’ın oğlu, babasının “telif” haklarını oraya vererek geçinmeye karar vermişse ve yasalar böyleyse, Nazım’ın ne suçu var; bizim suçumuz ne?

İnsanın ailesi her daim ilerici olmayabilir. Nazım’ın oğlu faşist de olabilirdi. Nazım’ın eserlerinden kazandığı ve kazanacağı parayı faşist partiye, savaş kışkırtıcılığına yatıran biri de olabilirdi. Adam hem bunu yapıp hem de toplumun parasız çoğunluğunu, parayı kullanarak şiirden men edebilir.

Yasa böyle.

Miras ve tereke kanunu böyle.

Adalet, insanlığın değil MÜLKİYETİN TEMELİDİR…

Soru şu: Parayla Nazım Hikmet yaratabilir misiniz?

Yanıt: Hayır.

Pir Sultan’ı, Yunus’u, Picasso’yu, Aragon’u, Ritsos’u, Karacaoğlan’ı, Nazım’ı, Mevlana’yı ve değerdaşlarını ancak bir ülke, o ülkedeki halklar, o coğrafyanın bütün geçmişi, kültürel birikimi, gelecek özlemleri yaratabilir.

O halde, YKY (=paranın) yaratamayacağı bir şeyin, toplumun bütün katmanlarına ulaşmasında bunca hak sahibi olmasına neden razı olalım ki?

Ben yaşamımda hiçbir zaman banka soygununa karşı olmadım, eğer soyulan hakça, insanca işlere kullanılacaksa; tam tersine destekledim, istedim.

SOYALIM HANIMLAR BEYLER

NAZIM HİKMET’İN, EDİP CANSEVER’İN, ORHAN VELİ’NİN BÜTÜN YARATISINI BİLGİSAYAR ORTAMINDA HEP BİRLİKTE YAYINLAYARAK.

ŞİİRLE SOYALIM.

SEVGİYLE

SOYALIM.

Ben bu suçun bedelini ödemeye hazırım. Çünkü onlar benim ülkemin, benim dünyamın şairi, sanatçısı...  (evrensel.net'ten aktarıldı.)



   NEPAL’DE BARIŞ, GERİLLALAR MECLİSTE!

Nepal'de, on yılı aşkın süredir hükümet güçleriyle savaşan Maocu gerillaların 330 sandalyeli geçici parlamentoda 83 sandalyeye sahip olmasını öngören yeni geçici anayasa kabul edildi. Taraflar arasında Kasım 2006'da sağlanan barış anlaşmasının ardından dün kabul edilen yeni geçici anayasa, Maocuların ilk kez hükümete katılmasına da olanak sağlıyor. Adalet Bakanı Narendra Bikram Nemwang, Krala karşı Nisan 2006'daki demokratik hareketin ertesinde, yeniden tesis edilen parlamentoda kabul edilen geçici anayasanın "Nepal halkının anayasası" olduğunu söyledi. Başbakan Yardımcısı Amik Sherchan da, "Bu, otokratik ve feodal bir sisteme karşı de mokrasinin zaferidir" dedi.Mevcut parlamentonun gün içinde feshedilmesi, yerine ülke tarihinde ilk kez Maocu milletvekillerinin katılacağı yeni geçici parlamentonun görevi devralması ve eski gerillaların da bakanlıkların dağılımının yapılmasından sonra, birkaç hafta içinde ulusal birlik hükümetine katılması bekleniyor. 

Maocularla hükümeti oluşturan 7 parti, 21 Kasım'da iktidarın paylaşımını öngören tarihi bir barış anlaşmasına imza koymuş, Şubat 1996'dan beri 12 bin 500 kişinin ölümüne yol açan iç savaş sona ermişti. Gerillalar, anlaşma uyarınca silahlı mücadeleden vazgeçmeye ve gerilla hareketini siyasi bir partiye dönüştürmeye söz vermişti.
                        

                            KORİDOR, KALABALIK BİR SALONA AÇILIYOR...

Ankara’nın kalabalık bir kadroyla çıkardığı yeni kültür, sanat, edebiyat dergisi Koridor; bir hayli kalabalık olan salona açılıyor!  Üç ayda bir yayınlanan Koridor, ikinci sayısını da okurlarıyla buluşturdu. Dergi; ilk sayısında yer verdiği ürünleri bu sayısında 114 sayfada daha da fazlalaştırarak, edebiyat okurlarına zengin bir içerik sunuyor.
                                                             


 ANADOLU DERGİLERİ “İNATLA” SESLERİNİ YÜKSELTİYORLAR! 

Giderek metalaşan sanatla birlikte  marketleşen , holding markası olan  dergilerin arasından, birer papatya, birer gelincik gibi Anadolu kentlerinden, ilçelerinden sanat dergileri “İNATLA” seslerini yükseltmeyi, sanat, edebiyat, şiir, öykü adına Anadolu insanının yaratım ve üretimlerini yansıtıyorlar.. 

Geçen ay, EMEĞİN SANATI’na  biri Akdeniz’in diğeri Karadeniz’in kıyıcığındaki iki ilçeden çıkan iki sanat dergisi ulaştı: 

ANDIZ 

“Şiir ve edebiyat konalgası” öndeyişiyle Silifke’den filiz veren mevsimlik dergi Andız’ın 9. sayısı çıktı.. Şair Uğur Olgar yönetiminde çıkan dergide yerel ve genç şair-yazarların dışında, Ahmet Günbaş, Ahmet Uysal, Aziz Kemal Hızıroğlu, Bülent Güldal, Kemal Gündüzalp, M. Mahzun Doğan, Mehmet Aydın gibi tanınmış şair ve yazarlar da yer almakta...  İlk sayfada “Şiirde Adalet Duygusu”nu işleyen Uğur Olgar, Türk şiirinde büyük kent ve taşra ayrımının getirdiği, taşralı şairlerin dışlanmasına , görmezden gelinmesine yönelik adaletsizlikleri dile getirdiği yazısını şöyle bitiriyor: “Şiirde de eşitlik ve düzeni etkileyecek olan, büyük kentin, eski, köhne, kalıplaşmış, şaire üstten bakan, yanaşılmaz gücüne karşı, hukukun galip gelmesine yardımcı olacak olan ve adalet duygusuna adaletsizliğin önüne geçilebilmesi için önlem alma içeriğini kazandıracak olan bu adaletsizlik duygusudur ve bu sürecin işlemesini beklemekten başka yapacak bir şey yoktur.” Necmettin Sarı, “Şiir karakterin zırhıdır. Yaşantımızın içrek yanıdır. Bakışların dövündüğü olanca  parlaklığına rağmen göz bebeklerini küçülten ışığı dışarıya öksürmenin adı.”  diyerek  sürdürdüğü “Şiir Karakterin Zırhıdır” başlıklı yazısında, ilginç saptamalar yapmakta.... Adil Okay, postmodernizme karşı taşra dergilerinin direncini anlatarak “Evet amatörüz, evet çocuğuz, evet ütopyalarımız var, evet insanı merkez alıyoruz”sözleriyle taşra dergilerinin tavrını yansıtırken düşüncelerini  Ali Yüce’nin dizelerinde somutlamakta: “Şiirlerim çok okunsun / Kitaplarım çok satsın diye / Okurun bilinçaltında / Solucan görülemem ben / Postmodern bir aferin için / Gerçeğe allık süremem / Aydınlığa, uygarlığa / Arkamı dönemem ben...”

ŞEHİR 

Şehir dergisi, İbrahim Tığ yönetiminde Zonguldak’ın Devrek ilçesinden ayda bir seslenmekte.... Ocak 2007 22. sayısının şöyle sunulmakta Şehir: “Zamanın çarkı dönüyor. Şiirin, dönen çakın dişlileri arasında erimemesi için şiire görüntüden daha çok yer ve zaman ayırmak gerkiyor. Şehir bunun için var. Edebiyat ve şiir için var.”  Şehir’de Bülent Güldal, Müslim Çelik, Ahmet Özer, Ahmet Uysal, Mustafa Kademoğlu, Fahrettin Koyuncu...  gibi tanıdık adların yazı ve şiirleri de yer almakta..... Dergide Hamit Kalyoncu’nun, maden işçilerinin “Büyük  Ankara Yürüyüşü” nün 16. yılı nedeniyle yazdığı “Yalın Yürek Yollarda” adlı 17 bölümlük uzun soluklu bir şiiri yer almakta. Bir bölümünü tadımlık olarak buraya alıyorum: “Binlerce adım kadın erkek / Binlerce türkü coşku / Binlerce ayaz soğuk / Binlerce açlık yorgunluk / Sabah yelleri ki / Bir avuç sudur yüzüne / Yangın yürekte / Bir umuttur yaşamak / Binlerce madenci / Binlerce bayrak / Binlerce Zonguldak” 
                                                             

"MAHSUS MAHAL" CEZAEVLERİNİN DUVARLARINI AŞIYOR! 

Behiç Aşçı'nın tecride karşı açlık direnişiyle gündeme çakılan cezaevleri sorunları ve yükselen F tipine direnişle birlikte ocak ayında, tümüyle mahpus dünyası ile ilgili bir de dergi yayın hayatına başladı: MAHSUS MAHAL. Bu ülkenin en fazla acı çeken, yoksunluğu en fazla yaşayan bireyleri, mahpuslar. Hayatın tüm renklerinden koparılıp çoğu kez tek renkli soluk gri ve sağır duvarlar arasında yaşamaya mahkûm bırakılanlar. Mahsus mahal, işte bu koşullarda yaşayan mahpusların sesi soluğu olmaya niyet etmiş. Üç yıldır Anadolu Kültür tarafından yürütülen ve koordinatörlüğünü de eski bir mahpus olan Aytekin Yılmaz'ın yaptığı "Hapishane Duvarlarını Aşmak" projesinin bir devamı gibi Mahsus Mahal dergisi. Hapishanelerde yazılan öykü, şiir, deneme, mektup ve çizilen karikatürlerden oluşan yedi de kitap yayınlanmış bu üç yıllık zaman dilimi içinde. Bir başka yönüyle de PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi'nin Projesi olmuş Mahsus Mahal dergisi. *Mahsus Mahal, üç aylık hapishane ve edebiyat dergisi. Ocak 2007. sayı 1.5 YTL. Tel: 0 212 292 00 26 İstanbul. 

                

                                               

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati

İRFAN SARİ: ÜZÜM, BUĞDAY VE MUTLULUK!



ÜZÜM, BUĞDAY VE MUTLULUK!    


                                     RESİM:MARTİROS SARYAN

Çocuk bağrışları dağların doruklarında yankılanıyordu. Günün artık yavaş yavaş güneş ışınlarıyla vedalaştığı saatte hep böyle olurdu. Köyün çocukları tezahürat yağdırırken ağabeyleri, babaları ve amcaları da Brané denilen oyunu oynuyorlardı. Branaé: iki grup erkek oyuncu arasında oynanan pratik bir zeka ve fiziki güç oyunuydu. Bu oyunda mağlup olanlar ortaklaşa bağ bahçelerinin en güzel meyve sebzelerini galip gelenlere sunar ve karanlıklara kadar Kürtçe şarkılar söyler ve halay çekerlerdi. Kuralları çok katı olan bu oyuna oynama yaşı gelenler, yani on beş yaşını geçenler her sene katılırdı. Fakat bu son iki senedir yaşına göre gelişmeyen tek çocuğu Darevan mutlaka oynatılırdı…  

Darevan Türkçe de ormancı anlamına gelirdi. On üç yaşında olmasına rağmen bir yetişkinden fazla çalışırdı. Buna rağmen babasıyla yıldızları bir türlü barışmazdı. O yaz boyunca dağları dolanır, kışlık olabilecek kurumuş odunları toplardı evlerinin önüne. Ovada buğdaylar hasada gelir gelmez, bu kez buğday taşırdı köye. Bu alış verişte para hiç kullanılmazdı, Çünkü o köyde yetişen üzüm, nar, tütün, bal, domates, salatalığı götürür, ova köylülerine buğday karşılığı verirdi. Buğdayın önemini çok iyi biliyordu. Hele bu dağlarda kar düştü mü yollar 7-8 ay sürecek mahkumiyeti yaşardı. O zaman her şey buğday demekti.  

Darevan okul okumamıştı. Çünkü okulları bölgede sürecek çatışmalı ortam dolayısıyla sürekli kapalı kalacaktı… Ama o yinede azimliydi. Mektup yazacak kadar yazmayı muhtar amcadan öğrenmiş ve Türkçe konuşmayı da sökmüştü.  

Küçücük yaşına kolu komşunun acısını yüklemişti. Kimin bir acı günü olsa oturur saatlerce derinlere giderdi… Ne zaman bir kuzu, oğlak, yavru serçe ölüsü görse defin işlemini kendi yapardı. Küçücük ellerini göğe kaldırır onlara dualar yağdırırdı… Bu dağlarda çiçek var olduğu sürece onun avucunda ve yakasında kır çiçekleri bitmezdi.

Bir gece evin damına çıktı. Komşu köyün elektrikleri cıvıl cıvıl etmişti geceyi… Düşündü… Aklı ermedi… O gün Brané’de çok yorulmuştu. Yatağına girdi derin bir uykuya daldı. Rüyasında bayram olduğunu ve babasının elini öpmek istemesine rağmen babasının ona izin vermediğini gördü… Sabahı bulana kadar canı çıktı. Kaç gün düşündü. Sonra annesine sordu bayrama kaç gün olduğunu. Velhasıl muhtarın evindeki takvimden şeker bayramına 3 ay olduğunu öğrendi… Ocağın sonunda olacaktı bayram.  

O gün Zerene isimli katırına sepetler dolusu meyve ve sebze yükledi… Köyden aşağı inerken karakolun önünden geçmesi lazımdı, hem kestirmeydi de…  Konyalı asker seslendi; “Darevan kalem bulursan getir! ”diye.  Elini salladı ve geçti.  

Ovaya geldiğinde neredeyse güneş doğacaktı bugün oldukça farklı olacaktı onun için. Hep kestirmeyi düşündü, bu mevsimde sazlığın suyu çekilir diye sazlıktan geçip şehre yakın köylere gidecekti. Ancak düşündüğü başına bela sardı…  Katırı Zerene çamura saplandı.  Çek çek çıkmadı. Bir ara katırın gözleri yaşardı, çakısını çıkardı ve boynuna daladığı ipi kesti sırtındaki sepetleri kıyaya taşıdı ve koşmaya başladı. At hızıyla sapsarı ovayı rüzgar gibi geçti… Onun en sadık müşterisi Lezgin Amcaya nefes nefese durumunu anlattı. Lezgin Amca traktörü de verdi yanlarına ve katırını o azaptan ölmeden kurtardılar.  

Köye geldiklerinde bütün eşyalarını Lezgin amcaya teslim etti ve hayatında ilk defa bu kadar heyecanlı bir şekilde şehre doğru yol aldı.  Öğle vakti şehirdeydi. Direk, Hecı Vado’nun dükkanına gitti. Mevsimin ilk balını, kara kovan olanını, polenleri derman olan bu baldan anlardı Hacı Vado. “Ne istersin buna?”  dedi. Sıraladı Darevan: “Babama gömlek, anama fistan kiras, bana cızlaved pantolon kazak. Bütün kardeşlerime kazak ve kara lastik(boğabaşı),  Konyalı’ya kalem defter mektup kağıdı ve zarf.  

Hacı, 'Vermem! 'dedi!    Hiç aldırmadan ballarını koltuğuna aldı tam dükkandan çıkacakken; “dur” dedi.  Onun aksanını anlamadığı için arkasına bakmadan dışarı çıktı… Hacı arkasından koşar adım çıktı tuttu kolunu ve içeri götürdü dükkanına… Eşyalarını bir bir beğenip torbaya koyuyordu sayarak. En son alış veriş bitecekken masadaki tabakayı da aldı bunu da alacam dedi… Hacı bir baktı yüzüne, “Çocuk değil bu aslan parçasına ne denilebilinirdi ki.” diye geçirdi içinden. Eğildi tezgahın altından Epa marka kauçuk bir kundura çıkardı. Çünkü ayağına uygun numara cızlaved yoktu. Ona da kara lastik verme zorunda kalmıştı. Teneke yağının üzerindeki siyahi bezi sürdü ayakkabıya parlıyordu simsiyahtı… Hayatında ilk defa bu kadar sevindiğini hatırlamıyordu artık…  

Mis gibi ikram kavurmayı bile alelacele atıştırdı ve yola koyuldu.  Akşam çökmedeyken buğday yüklü katırıyla köye doğru tırmandı. Katır önden o arkadan sazlığı geçerken güneş batmak için naz ediyordu. Katır nasıl olsa yolunu ezberlemiş ben son kez ayakkabıma bakayım dedi içinden ve dinledi içinden gelen sesi… Sırtındaki torbayı açtı ayakkabısını çıkardı ayağına giydi ve güneşin sudan sekişlerine karşı tuttu. Bütün dünya görünüyordu içinde. O katırına ve torbasına yüklediği mutluluğu taşıyacaktı ailesine…  

Bu yollar karanlıklarda pek tekin değildi. Geçti. Ama başka şansı yoktu köye varacaktı. Karakola yaklaşınca zor ışık veren aydınlatma ışığında görünmüyordu katırı… Anlaşılan epey mesafe düşmüştü araya… İçine anlamsız bir korku girdi birden… Çalılığı geçmek üzereyken “dur” diye bir ses geldi. Korktu hemen gizlendi oracığa sanki kurşun gelse şansı varmış gibi… Kısa bir sessizlikten sonra silahların kurma kolu çekildi. Metal soğukluğu şırakladı...  

Ses, vadi boyunca yankılandı. Artık namlunun ucundayken başka bir ses “komutanım yapma o Darevan” ve gelip komutanının elindeki silahı zorla çekti.  

Bu sesi duyan Darevan canlandı biraz. Kalktı ışığa doğru yürüdü. Hiddetlenen komutan yaklaşır yaklaşmaz bağırarak bir dipçik darbesiyle Darevanı yere düşürdü. Zor bela kalktı düştüğü yerden hiç bişey olmamış gibi. Konyalının emanetlerini teslim ettikten sonra yıldızların altında geri kalan yolunu tamamladı.  

Herkes uyuyordu annesi hariç….  Buğdayı ambara boşalttıktan sonra hediyeleri annesine gösterdi… Annesi nasıl sevinmişti bir bilseniz… Ana oğul sabaha kadar konuşup derleştiler… Bir ara uyur gibi olunca oğlunun kafasını duvara dayadı. İçerden bir yorganla üstünü örttü. Hemen kazan dolusu su ısıttı, sırayla çocuklarını yıkadı. En son Darevan’a seslenince artık saat dokuza gelmişti.
- Hadi oğlum yıkan sana su ısıttım…
- Tamam ana! Ama tandıra bırak leğeni ben orda yıkanacam… 

Buna bir anlam vermese de dediğini yaptı. Darevan içeri girince kapı kırığından oğlunu seyretti….   O da ne..  sırtı mosmordu…  Oturdu kapı eşiğine sesizce ağladı…  Oğlu banyo ettikten sonra köy yumurtası bal peynir yoğurt sofrayı döşedi…  

O ara babası da geldi.
- Oh oh oh keyfine diyecek yok beyefendinin. Biz it gibi çalışalım beyimizde yesin. Çabuk kalk ve oduna git! Deyince Darevan cevap vermeden sofradan kalktı.   

Katırını ahırdan çıkarmak üzereyken. Babası geldi sinirli bir şekilde sırtını açtı mosmordu sırtı çocuğunun… Oğluna sarıldı burnundan dakikalarca nefesine çekti başından kokularını…  Mor yarasını defalarca öptü…  Annesi bütün olanları anlatmıştı. O yıl onlar için bayram üç ay erken başlamıştı… Kardeşler bir bütün sevmişlerdi bu yokluk denen acımasız yaşamı… Ama sözleri de vardı onu yeneceklerdi…. Çünkü üzüm onlara buğdayı ve mutluluğu Darevan’ın düşlerinde getirmişti.  


İRFAN SARİ

ADNAN DURMAZ: Zamanın Son Ateşbazı



ZAMANIN SON ATEŞBAZI 



                                       DESEN: ADNAN DURMAZ



-1-

O yorgun üveyiktir sesim uzak çalılıklarda
Vahşi bir yalnızlıkta ilkel bir suskunlukta
Akşamları kekreleşmiş buruk esrime
Bir bozlağın yamacında büyüyen kekiktir sesim
Bütün ağlamaların en gül yeridir
Nasıl olsa duyamazsın  

Devasa bir ıssızdır ömür
Kerpiç yalnızlıklarda atım tökezir
Bir yıldız ürpertisidir hüznüm
Bulut kamaşmasıdır
Her adımda yalnızlığın toz burgaçları
Bakışımda kan dökülmüş şafaklar
Uzaklığım sabırlardan dağ olmuş da dağlanmış
Yaralıyım ben ey
Nasıl olsa saramazsın  

Kaç ömür seni bekledim sabrın yamaçlarında
İşledim ne günah varsa
İçimde taşıdım cellatlarımı
Her günü çarmıhta ömrüm
Ben seni binyıllardır bekledim
Bütün ıssızları vatan kılarak hüzne
Sana dizeler yolladım kalbimin varaklarında
Zamanlar ötesinden
bilemezsin  

Beni sende terk etmişsin
Sonu gelmez gökyüzünde yurtsuz bir turna gibi
Acıdır kanırtır aşkı
Aşk ki
Ankalar ateşidir parmaklarımda
Ben ki zamanın son ateşbazı
Yollarında yol yitirdim ey sevda
Sen ömür ömür uzak
Varsın bütün yağmurlar dövsün yamaçlarımı
varsın darmadağın olsun dardağan bahçeleri
Nasıl olsa gelemezsin  

-2-

Taştan ne öğrendimse onu söyledim
Ağaçtan ne duydumsa onu
Hışır hışır bir ay geçti yaprakların arasından
Kalbime inen sağanakların dilinden söyledim  

Taş taşa dulda olur zemheri çıktığında
Mayısta kuş kuşun yüzüne öter
Yaşamak bir derin sevdanın çölleriydi ey yar ey
Sonu gelmez yolların dilinden söyledim
Bülbül dikene ne söylerse onu
Bir turna katarı düşüm
Tipilerde yol yitirip ölen var ya
Bu dünya zindanında ömür çürüten
Demir çürüten
Ölürken ağlayanın gözyaşıyla söyledim
Üç turna kalktı tam da oradan
Üç ateş damlası uçmakta hala
Benim dilim bu ey yar ey yar
Ben aşkı paramparça yüreğimle söyledim  

Kuş kadar masum
Kuzu kadar günahsız
Öyle üryan düştük ay yar ay
Lakin puşt bir zulüm iklimi devran
Kırıla kırıla öğrendim
Ateşten sözlerle söylemeyi ahımı  

Aşkım bir isyan patlamasıdır gayri
Yüreğim
Dünyayı yıkmak üzredir
Demiri kıran öfkeler umanıyım
Karınca ne öğretmişse oydu türküm oysa
Kuşun sevinciydi
Ananın ninnisiydi
Kan içinde koydular  

Üç turna kalkar ölüsü ağlayan ülkenin gözlerinden
Gayri ateşler ilmini bildim
Bin öldüm
Geri geldim
Ateş suretindeyim 

Gayri aşkı yana yana
Yaka yaka söylerim
Başka dilim yok benim 




ADNAN DURMAZ


MANOLİS ANAGNOSTAKİS: Şimdi O Sıradan Bir Seyirci




ŞİMDİ O SIRADAN BİR SEYİRCİ 







Şimdi o sıradan bir seyirci
Belirsiz bir adam kalabalıkta
Şimdi o artık ne alkışlıyor ne alkışlanıyor
Caddelerin çağrısında gezinen bir yabancı
Uzaktan yeni davulcular geliyor
Geleceğin seçilmiş sınıflarından
Haykırışları yıkıyor çürümüş duvarları
Çamuru eritiyorlar ışıldayan ırmaklara
Saflık geliyor, iki yüzlü olmayanlar,
Ve bizim günlerin kayıtları
Büyük ateş geliyor
Kutsal suyun ortasından fışkırıp
Son ölüm fermanları geliyor.
Ama şimdi o sıradan bir seyirci
Anonim küçük bir adam kalabalıkta
Göğsü üstündeki kollarıyla ölü bir adam uzanan
Şimdi o artık ne alkışlıyor ne alkışlanıyor.



MANOLİS ANAGNOSTAKİS

ÇEVİREN: EVİN OKÇUOĞLU 

________________________________________
ÇEVİRENİN NOTU:
Manolis Anagnostakis 1925'te Selanik'de doğdu. Tıp okudu ve radyoloji stajını yaptı. Anagnostakis, Direniş hareketinde ve onu izleyen İç Savaşta etkin rol aldı. Askeri mahkemece ölüme mahkum edildikten sonra, uzun yıllar hapiste ve sürgünde kaldı.
Anagnostakis İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra en önemli Yunan şairlerinden kabul edilir. Ki bu Seferis, Elytis ve Ritsos'un "ünlü" modernist neslinden sonradır. Aynı zamanda makale ve nesir yazarı olan Anagnostakis birçok Avrupa diline çevrilmiş olan şiirleriyle ödüller almıştır.  


YAŞAR DOĞAN: Hicran





HİCRAN    
  





                                                      



Ey teleği kızıl sfenks
Tut yüreğini
Kaosa giden bu yol üstünde
Ince ince kes
Kan tutsun
Yediverenleri
Kendini kollarına alan
Güz mahzeninde
Bu tufan
Kendi yüreğini tutup koparan
Bir boran

Kalk dilinden çıkar
Kendini ısıran her çarkı
Dudaklar mosmor
Hafızada bin bir yankı

Yürek aşkını kesilmemiş sulara çarpıyor
Attığın her adımın altında bir sel
Seni senden uzaklara alıp götürüyor
Seyelanlarını tut da gel
Canını nihilizm cıvasına bağlayam!

Yanmak
Karanlıkta
Kalmamaktır
Gök düşmüş üstümüze
Bu
Yeryüzünü
Kim bu çamurdan
Tutup kaldıracak!

Sevdasız yaşamak
Kendini
Nereye ne kadar
Taşıyacak
Biber sürdüm dilime
Gören
Hicran
Ağlatıyor sanacak.





YAŞAR DOĞAN (Lolan) 

24.01.07

TEMEL KURT: Çengelli Harfler Devrimi




ÇENGELLİ HARFLER DEVRİMİ
 





Çan/dan dan dan
yıkıldı kule.
bayrak düştü
beyaz çarşafa sardı kolunu general...

Aynaları aynı yerden çatlamış aşkları sevmiyorum
büyüdüğümüz şehirde yitmemizden olsa gerek
içinden devrimin aktığı şehirler düşlüyorum
ve denize değen sonsuzluklar saklıyorum içimde.

Kilise duvarlarına çizilen azizelerin
birer fahişe olduğunu yazmayan
ansiklopedi kalınlıklarının içerisinde
gül kurutmayı saklıyorum /yüzüme sinmiş tozlarında tarihin

Ermeni vilayetlerinden sürgün yemiş çan sesi
ya da Kakava`nın özgür firarını saklıyorum
resmi olmayan kayıtlarında
yüreğimin.

Işıltılı bir sabah emziriyor denizimi
gökkuşağı büyütüyorum göz yaşlarımda
şimsek düşüyor bir ağaça/ağlıyor toprağım.

Çocuklar çoğalıyor her yıldız kayışında
bir taş gelip kırıyor aynalarımızı
yüzüne dokunuyor parmaklarım
bilinmeyen bir çoğrafyaya benziyorsun
yüzün DEVRİM.

Çengelli harfler birleşiyor şimdi...



TEMEL KURT


AYHAN SÖNMEZ : Türkçe Öpüyordun Beni




TÜRKÇE ÖPÜYORDUN BENİ



 - hrant dink'in anısına-




rüzgâr, giyitini çıkarmış örtmek için gecenin karanlık yüzünü, şehir utanç içinde
gözlerimde bir yanma ki sorma; uykusuzluk mu, sensizlik mi bilmiyorum
ikisi de olabilir, başka bir şey de; mesela ellerimde unutmuştun en son ellerini
ellerin cayır cayır yangındı, alenen yanıyorum ben de tepeden tırnağa
mahmur bakışlarında biriken mamur hüzünleri de yedeklemiştim kalbime

haberin olmamıştı hiç, gülümseyişini yüklenip gittiğini düşünmüştün belki
üstelik benim kürt ya da ermeni olma olasılığımı da geçirmemiştin aklından
öylece uzatıvermiştin dudaklarını, insan olmam yetiyordu beni sevmene
türkçe öpüyordun beni, ben bütün dillerde seviyordum gözlerindeki yeşili

milliyetçilik, tanrı'nın varlığını inkara giden şahlanmış bir at gibi aldı gemi azıya
kan, her damarda aynı kırmızının şırıltısıyla akıyor kurşunların adresi şaşmasa da
oysa tanrı yaratmıştı hırant'ı da, aynı güneş emzirmişti anadolu bozkırlarında
beni mi tepeleyecekler gavur mahallesi'nde; yoksa mıgırdıç'a mı geldi şimdi sıra
karadeniz'de hamsi mevsimi ve ben seni özlediğim kadar özledim hamsi yemeyi
çocukluğumun ahı kalsa da gürcüce küfürlere lazca şarkılar katıp öpebilirim seni

"bebeklerin ulusu yok"tu hani, "kurşun adres sormaz" demişti bir zamanlar biri
bir ülke kalbinden nasıl vurulur'un akşamüstü versiyonuydu halaskargazi
on dokuzuydu ocak'ın, ödenecek borçlar vardı, seni güneşlerden toplayacaktım 
daha boş verecektim işsiz kaldığıma filan, öpecektim gülüşündeki acemi bakıştan

bir çerkez güzelinin iri gözlerine konan martılar da insanlığın sularında değil mi
nedir öyleyse "halkların kardeşliği"ne uzatılan bu kokuşmuş bağnaz dil
çingene pembesi en çok sana yakışıyor, gülüşün bile pembe senin, ölüm de nesi
çok çiçekli bir bahçe işte memleket ve bütün kökler aynı topraktan emiyor güneşi



AYHAN SÖNMEZ
 ocak '07, antalya