1 Ocak 2007 Pazartesi

EMEĞİN SANATI'NDAN 3. MERHABA




EMEĞİN SANATI'NDAN MERHABA

Sanatta pek çok şey, sanatçının kişiliğine ve görüşlerine bağlıdır. Tek ve aynı nesnel gerçeği, her şeyden memnun olan, varolan tüm gerçeği olağan bulan sanatçıyla, olaylara ve olgulara  eleştirel yaklaşan sanatçılar farklı görürler. İşte bu fark,  düş ile gerçek arasındaki çelişkinin dramatik biçimde farkında olan, ama kötülüğün düzeltilemez olduğuna inanan sanatçıyla,    her şeyin iyiye doğru geliştirilebileceğine inanan, sanatını toplumsal kalkınmanın hizmetine adayan sosyalist gerçekçi  sanatçı arasındaki farktır. 

EMEĞİN SANATI,  hep arka planda kalmış olanları tarihin ön safına çıkarmanın sanatsal mücadelesini verme amacıyla yola çıktı. Postmodernizmin yoğun saldırısı altındaki sanat alanında yeniden sosyalist gerçekçilik ateşini –şimdilik- internet  üzerinden tutuşturuyoruz.

Elbette sanat alanında gelişmeye ayak uydurabilmek için, bir yöntemi kaldırıp onun yerine başka bir yöntem getirmek yetmez; insanın çağında olanlara karşı duyarlı olması, yaşamı tanıması ve yaşamın akışını doğru algılayabilmesi gerekir.  Sanatın  gerçekle, okur ya da izleyicinin de sanatla ilişkisini çözümleyebilmek her zaman önemlidir.  Okur ya da izleyicinin gerçekle ilişkisini çözümleyebilmek çok daha önemlidir.  İşte EMEĞİN SANATI’nın çizgisi budur: “Gerçek” ölçütüne çağdaş bir anlam kazandırmaktır. Sosyalist gerçekçi sanatçılar olarak,   devrimci tavır ve  tarihsel sorumluluğumuzu  emeğe ve insana saygıda birleştirdik.  Ancak bu birlikteliğimiz sanata ve insana yaklaşımımızda, toplumsal sorunlara bakışımızdadır elbet.  Buna karşın, her birimiz, sanatı yepyeni buluşlarla zenginleştirerek,  kendi bireysel arayışlarımızı sürdürmekten de geri kalmayız. 

İşte bu sayımızda da  son on beş günün toplumsal ve yaşamsal yoğunluğunun izdüşümünü yansıtmanın yanında;  estetiği, sanatta nesnel yasaların varlığını asla yadsımayan, hatta bu yasaların kesinliğini vurgularken, toplumsal yaşamın temel yasalarıyla  aralarındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileri üzerine yapıtlarını kuran sanatçı dostlarımızın yapıtlarını bulacaksınız.... Eleştirileriniz ve önerileriniz  yolumuza ışık  tutacaktır...

Yapıt göndermek isteyen dostlar, yapıtlarını  emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler... 


BU SAYININ SAVSÖZÜ 

"Gerçek sanatla kapitalizmin sanata bakışı arasında muazzam bir çelişki var gibi görünüyor. Ortada bir sanat yapıtı olduğunda (çağdaş veya eski) bir bakıma onun 'işlevi', diğer bir deyişle 'ne yaptığı' ve sözüm ona 'değeri' (diyelim ki kaç para olduğu) hesaplanamaz. Bu çok çok basit, zira ortada bir sanat yapıtı vardır, birileri ona bakar, onu okur, onun içinden geçer ve bunun sonucunda içlerinde bazı küçük şeyler değişir. Ve içlerinde küçük de olsa bazı şeyler değişmişse, o zaman hayatı nasıl anladıkları, hayatlarındaki öncelikler ve nasıl davrandıkları da azar azar değişecek demektir... Bunun nedeni sanat yapıtının yaşattığı deneyimdir. Ve bir insanın davranışındaki küçücük bir değişim, diğer insanları da edciler... Mevzu bahis sanat yapıtını da görmeyenleri bile. Ve bu yüzden sanat yapıtının etkisini asla hesaplayamazsınız. Onu sayılara indirgeyemezsiniz... Sanat yapıtı bir 'best-seller'in kaç nüsha satıldığından menkûl sayısal mantığa itaat etmez. Ayı zamanda egemen bir kültürde yaşıyoruz, ben buna artık 'tiranlık' diyorum ve bu kültürde her şey maliyete ve paraya indirgeniyor... Bu sadece adaletsiz değil, saçma da..."  JOHN BERGER



YAŞAM VE SANATTA 
15 GÜNÜN  İZDÜŞÜMÜ



YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN!....



MERHABA 2007
Biz ellili yıllarda doğanlar, ellileri kitaplardan öğrendik. Altmışları şöyle böyle yarı genç - yarı çocuk tanıdık. Bu yıllardan belleğimize iz vuran 27 Mayıs İnkılâbı, Talat AYDEMİR’in ihtilal denemesi ve altmış sekiz kuşağının anılarıdır. 

Yetmişli yıllarda bizler de yavaş yavaş devreye girmeye başladık. Yeni yetmelikten delikanlılığa geçiş ve gençlik evremizi, yine darbelerle süslenen yetmişlerde yaşadık.  12 Mart Muhtırası sanki bizim için verilmişti.  12 Eylül de bizler için tezgâhlandı.

Kan, kin, nefret ve barut kokan yetmişlerden seksenlere girdiğimizde sular durulmaya başladı.Önce zindanlarda  ellerimizi, kollarımızı, ayaklarımızı, gözlerimizi bağladılar. Sonra da ailelerimiz, “Aman başlarına bir çorap örmesinler!” diyerek başımızı bağlamaya çalıştılar. “Benim memurum işini bilir” devri açılmıştı ama biz işimizi bilemedik.Doksanları, geçim sıkıntısı, medarı maişet motorunu yüzdürme çabası ve çıkan, inen ama hep vatandaşın sırtına binen  iktidarlarla geçirdik. 2 Temmuz Sivas’ında kavrulduk, 17 Ağustos’ta sarsıldık, her seçimde darasız tartıldık.

Geldik ikibinlere... Milenyum milenyum derken krizlerle, bunalımlarla inim inim inlemeye başladık. Bir türlü olimpiyatları konuk eyleyemedik. Ama futbolda  millî gururumuz şahlanışa geçti.  İMF’den ve AB’den cüzdanımıza ve onurumuza goller yerken, onların kalelerini de biz delik deşik ettik. Bir eli silahlı, bir eli bayraklı yurttaşlarımızla sevinçten çıldırarak, su gibi benzin yakarak ve ulusal onurumuza çakmak çakarak caddelerde tur attık. 

Bu arada dünyanın efendiliğine talip birileri Sovyetler Birliğini allem kullem aradan kaldırdıktan sonra kamçısını Asya’nın ve Ortadoğu’nun üstüne savurmaya başladı..Önce Afganistan seferine çıkıldı.. Buna kimsenin gık’ı çıkmadı. Çünkü orada çağdışı bir yönetim, insanları bin dört yüz yıl önceki bir yaşamı sürmeye zorluyordu. Geçmişin birikimi anıtlar, yontular kırılıyordu... Uygar dünya (!)  bu Talibanlara dersini verdiği için ABD’ye ne kadar teşekkür etse de azdı.

 Eeee ABD bu... Bir defa kan tadı almasın. Bu kez,  gözünü Saddam adlı bir başka  zorbanın ülkesine çevirdi. Herhalde buna da kimse bir şey diyemezdi. Üstelik savaş denen oyun çok pahalıydı ve petrole çooookkk gereksinme vardı. Gene uygar dünyanın (!) gözleri önünde, onlardan birkaçını da yanına alarak günlerce bombaladı, vurdu, yıktı.. Sonra... Sonrası girmesine girdi ama çıkmasına çıkamadı.... Bir batak içersinde dönüp durmaya başladı...   Gene de eli dursa gözü durmuyor, gözü dursa ağzı durmuyor emperyalist ABD’nin.. Bakalım daha nerelere çomak sokacak... Gerçi  o çomağın ucu önce Vietnam’da kırılmıştı. Irak’ta  da ortasından “cart!” diye kırılıverdi.  Bakalım kalanını nerelere uzatmaya çalışacaklar.....

Ülkemizde de acayip işler çoğalmaya durdu.. Beceriksiz, hortumcu ve iş birlikçi parti ve politikacılara ders vermek isteyen halkımız, o eski partilerden klonlanmış bir partiyi çoğunlukla başa getirdi...  Tüccar kafalı hükümet, bütün dengeleri alt üst etme çabasında. Emeğe kamçı, zengine yamçı üretmekten, AB kapısında  titreşmekten, ara sıra dinsel dönüşüm denemeleri yapmaktan başka bir şey yaptıkları yok.

Veeee... orta yaşlılıktan yaşlılığa kaydığımız, ufak-tefekten kaygı vericiliğe uzanan sağlık sorunlarıyla karşılaştığımız şu günlerde, ne kadar zorda, ne kadar darda da olsak seninle kucaklaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz İKİBİNYEDİ.

Yükün ağır mı ağır. İşin zor mu zor. Beceriksiz siyasetçilerin bozduklarını yapmak; para ve tutkuları uğruna dünyayı kana boyayan eli kanlı emperyalist ülke politikacılarının, din, kin ve milliyet tacirlerinin oyunlarını bozarak barışı yeniden dünyaya egemen kılmak sana düşüyor. Bize  düşense  sadece bir umut! Yüreğimizde sürekli yeşeren, düşlerimizdeki güneşi bile bizi ısıtan gelecek güzel günlerin umudu....
Kolay gelsin!                                                   


AVUKAT BEHİÇ AŞÇI, AÇLIK GREVİNDE 270 GÜNÜ AŞARKEN 
HÜKÜMETİN KULAKLARI SAĞIR! 


Ölüm orucunda 270. günü aşan Avukat Behiç Aşçı ile ilgili eylem ve etkinlikler, yürüyüşler, ziyaretler sürüyor.  Eğitim-Sen Başkanı ve beraberindeki heyeti kabul eden Behiç Aşçı, iyaret sırasında TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın ailesi ile görüşmesini değerlendirdi: "Muhatabımız adalet bakanıdır. Herkes tecridi tartışıyor, bir tek bakan tartışmıyor" diyen Aşçı, 'iyileştirme' adı altında yapılan girişimlere kuşkuyla baktıklarını söyleyerek, somut adımlar görmek istediklerini belirtti. 

Bülent Arınç'ın "Oruç sonlandırılsın, Ocak ayında iyileştirmeler yapılacaktır" şeklindeki açıklamalarına da değinen Behiç Aşçı, "Ocak ayından sonra bir çalışma yapabiliriz ama önce ölüm orucu sonlandırılmalıdır. Bu çalışma nasıl bir çalışma olacak? Bu tür açıklamalar hep güvensizlik uyandırmıştır.19 aralık operasyonları, F tipi ve infaz kanunu iyileştirmek için yapılan şeylerdi. Üç aydır bir iyileştirmeden söz ediliyor ama kimse ayrıntılı bir bilgi vermiyor. Böyle olunca rahatsızlığımız çok daha fazla artıyor. Bir iyileştirme programı varsa açıklansın, bizde ölüm orucumuzu bitirelim, niye uzatalım. Bizde illa ölüm orucu yapalım diye ısrarlı değiliz. İyileştirme adı altında yeni bir hak gaspını gündeme getirebilirler" dedi. Aşçı, iyileştirme planını görmek istediklerini bir kez daha vurguladı.

Bu görüşmenin ardından Adalet bakanı bir açıklama yaparak, Behiç Aşçı'yı teröristlerin yönlendirdiğini ima etti. Bu olay üzerine Meclis Başkanı da görüşmekten duyduğu pişmanlığı dile getirdi.....

           

TÜSİAD GENE SAÇMALADI: "Memurlar lehine ayrımcı karar"

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), Anayasa Mahkemesi'nin Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası'yla ilgili kararının, memurlar lehine ayrımcılık yarattığını savundu. TÜSİAD'dan yapılan yazılı açıklamada,Anayasa Mahkemesi'nin,Yasa'nın emeklilik yaşı, prim gün sayısı gibi temeldüzenlemelerini 'kamugörevlileri' yönünden iptal etmesi, tüm çalışanlarıilgilendiren sosyal güvenlikreformunda, kamu görevlileri lehine ayrıcalık veayrımcılık yaratan bir kararolmuştur. Reformun temel esaslarından geri adım atılmadan,yasanın1 Ocak 2007 olan yürürlük tarihi, kesinlikle seçim sonrasına bırakılmadan,belirli bir süre ertelenerek TBMM'de yeniden ele alınması sağlanmalıdır" denildi.  İnsanî olan her şeye karşı olan bu sermaye kulübü; tüm emekçiler açlık sınırının altında bir yaşam sürerken en küçük "kâr"larından bile vazgeçemiyor, hükümetten düzeltilmesini talep ediyorlar....  Emekçi düşmanı TÜSİAD ülkemiz emekçilerine "ar" etmeden, daha çok  "kâr"  için sürünmeyi lâyık görüyor....  TÜSİAD'ın bu talebine en sert tepkiyi Tüm Emekliler Sendikası Genel Başkanı Veli Beysülen sert tepki gösterdi. Beysülen, "Bu açıklama, sermayenin ülkedeki gelirin daha adil dağıtılmasının araçlarından biri olan sosyal güvenlikten rahatsız olduğunu açıkça gösteriyor" dedi.

TÜSİAD'ın açıklamasının altında, özel, bireysel emeklilik ve özel sağlık sistemlerinin hayata geçirilmesi, sosyal güvenlik ile sağlığın piyasaya açılarak bu hizmetlerden rant geliri elde edilmesi ve sermayeye kaynak aktarılması isteği olduğunu belirten Beysülen, "TÜSİAD bilmelidir ki, Türkiye'de sosyal güvenliğin, bugün içine düşürüldüğü durumun asıl nedeni, ülkeyi ucuz emek cenneti haline getiren taşeronlaşma ve kaçak işçiliktir. Yıllardır çalışanların sendikal örgütlenmesini engellemek için büyük işletmeler küçük parçalara bölündü, çalışanlar örgütsüz, kayıtdışı ve ilkel koşullarda çalıştırıldı" diye konuştu. "Bütün bu politikalarda Türkiye'de en etkin işveren örgütü olan TÜSİAD en büyük pay sahibidir" diyen Beysülen, TÜSİAD'ın önce kendi üyelerinin taşeron eliyle kayıtdışı istihdam uygulamalarına karşı çıkarak, milyonlarca çalışanın yok sayılmasına karşı tedbir alması gerektiğini söyledi. Beysülen, "Yıllarca kayıtdışı çalıştırmayı uygulayarak, ülkenin ucuz emek pazarı haline getirilmesini teşvik edecek, işçilerden kesildiği halde sosyal güvenlik kurumlarına yatırılmayan primlerin ve gecikme faizlerinin affedilmesi için kulisler yürüteceksiniz, sonra da sosyal güvenliğe aktarılan devlet kadcısını bahane göstererek, anayasal haklardan olan yurttaşların sağlık ve sosyal güvenlik haklarının ortadan kaldırılmasını isteyeceksiniz" açıklamasını yaptı.


MARAŞ’IN SORUMLULARI YARGILANSIN , 
KATLİAMIN ARDINDAKİ GERÇEKLER AYDINLATILSIN

Maraş katliamının 28. yıldönümünde düzenlenen eylemlerde katliamın aydınlatılması talep edildi 

Başbakan Bülent Ecevit’in arşivinden çıkan belgeler doğrultusunda, olayın planlayıcıları olarak MİT’in ve Türkeş’in adının karıştığı Maraş katliamı, düzenlenen eylemlerle protesto edildi. Gerici-faşist güçlerin saldırıları sonucu 21-24 Aralık 1978 tarihleri arasında yaşanan ve Türkiye’yi 12 Eylül darbesine götüren sürecin önemli dönemeçlerinden biri olan Maraş katliamı, 28’inci yıldönümünde eylemlerle lanetlendi.

Ankara ‘78’liler Derneği öncülüğünde oluşturulan Darbe Karşıtı Platform üyeleri, 100’ü aşkın insanın katledildiği, Alevilerin kenti terk etmek zorunda kaldığı, sonucunda 13 ilde sıkıyönetim ilan edildiği Maraş katliamını lanetleyerek, katliamın mutlaka aydınlatılması gerektiğini söylediler.

Ankara ‘78’liler Derneği Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, “Bugün artık daha bir netlikte görüyoruz ki egemen sınıfların emperyalizmin güdümünde tezgahladığı Maraş katliamı gibi sayısız katliamın ardındaki gerçekler, tüm yönleriyle aydınlatılmadan ülkemizdeki demokrasi mücadelesinin başarıya ulaşması ihtimali yoktur” dedi. Sümbüloğlu, devrimcilerin o yıllarda, sağ-sol, Alevi-Sünni çatışması olmadığını, faşist katliamların yaşandığını söylediğini hatırlatarak 12 Eylül darbe düzeninin, sistemli katliamlarına ve ayrılıkçı politikalarına devam ettiğini dile getirdi. Maraş katliamının mutlaka aydınlatılması gerektiğini söyleyen Sümbüloğlu, üzerinden geçen bunca zamana rağmen katliamı unutmadıklarını, unutamayacaklarını ifade etti.


   EKVATORDA DA İKTİDAR SOL'UN: CORREA'DAN 7 KADIN BAKAN...

GEÇEN ay yapılan devlet başkanlığı seçimlerini solcu aday Rafael Correa'nın kazanmasıyla Latin Amerika'da Venezüela'nın başını çektiği sol kervana katılma umudu yükselen Ekvador'da, Correa'nın 17 kişilik kabinesinde 7 kadın bakan olarak atanırken, kadınların getirildiği önemli bakanlıklar arasında Savunma Bakanlığı dikkat çekti. Rafael Correa,kadın-erkek eşitliğine ulaşılması için çalışacağını, başarıya ulaşamasalar da çok yaklaşacaklarını söyledi. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'in dostu ve müttefiki olan Correa, geçen ay yapılan seçimleri ikinci turda kazanmıştı. Kabinesini belirleyen Correa, 15 Ocak'ta yemin ederek devlet başkanlığı görevini üstlenecek.


    


TEKELLERE KARŞI TEK BAŞINA SİNEMA:NURİ BİLGE CEYLAN
             


Çok fazla sermayeye gerek olmadan, yürek ve beyinle de  film çekilebileceğini gösteren Nuri Bilge Ceylan, ABD'de yılın en iyi yönetmenleri arasında gösterildi. 2006'da ABD'de gösterime giren tüm filmler içinde 'İklimler'le Ceylan yılın en iyi yönetmeni değerlendirmesinde altıncı oldu. Toplam 189 filmin incelendiği Indiewire dergisinin geleneksel anketinde, 2006 yılında ABD'de gösterime giren filmler arasında "İklimler" 12. sıraya yerleşti.Dalında da  "İklimler"in görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki 5. sıraya yerleşti. . "İklimler" in başrol oyuncusu Ebru Ceylan ise 25. sırada yer aldı. Sözün özü, beynini ve yüreğini sermayenin buyruğuna  değil kendi düşlerinin emrine sunanlar, yollarını caf caflı reklamlara ve kulislere gerek kalmadan kendi kendileri açacaklardır... Yeter ki değer kıyma makinesi sermayenin başta çekici gibi gelen vaatlerine  aldanılmasın


11. BURSA EDEBİYAT GÜNLERİ KAPSAMINDA
EDEBİYATIMIZDA "KADIN" KONUSU TARTIŞILDI.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin bu yıl 11.’sini düzenlediği Edebiyat Günleri, ünlü yazar ve şairleri Bursalı edebiyat severlerle buluşturdu. Etkinliklerin ilk konusu “edebiyat ve kadın” olarak belirlendi.  Panel ve toplantılarda “Yazın Dünyamızda Kadın”, “Tiyatroda Kadın”, “Yazar Kadınların Kadın Tiplemeleri”, “Okur ve Edebiyatta Cinsiyetçi Bakış”, “Toplumda Kadın-Tiyatroda Kadın” konuları işlendi. Edebiyat Günleri’nin 2. gününde Bursa Kent Müzesi’nde gerçekleştirilen ‘Yazın Dünyamızda Kadın’ konulu Mine Ergen’in oturum başkanlığını yaptığı panelde, kadının edebiyattaki yeri ele alındı. Bilgesu Erenus’un “Tiyatroda Kadın”, Mediha Göbenli’nin “Yazar Kadınların Kadın Tiplemeleri”, Tülin Tankut’un “Okur ve Edebiyatta Cinsiyetçi Bakış” ve Ülker Köksal’ın da “Toplumda Kadın-Tiyatroda Kadın” başlıklı konuşmalarında kadın yazarlar, kadınların birçok alanda olduğu gibi edebiyatta da ayrımcılığa uğradığını dile getirdiler.

Panelin ardından atölye çalışmasında Şair Baki Ayhan, şiir yazma usulleri hakkında bilgi verdi. Ayhan’ın yanı sıra Sennuz Sezer, Küçük İskender, Salih Bolat, Sezai Sarıoğlu, Zeynep Uzunbay, Ömer Erdem, Murat Batmankaya, Metin Celal, Nurduran Duman, Metin Önal, İhsan Deniz, Mustafa Efe ve Hilmi Haşal’ın da katıldığı atölye çalışmasında genç şairler, ünlü kalemlerden işin ustalığını öğrendiler.

Edebiyat Günleri’nin diğer etkinliğinde ise Tayyare Kültür Merkezi’nde Hande Öğüt “Öykücü, Romancı Sevim Burak”, Mahmut Temizyürek “İki Öncü Yazar: Leyla Erbil-Latife Tekin”, Necmiye Alpay “1990’lardan Günümüze Kadın Şairler”, Yakup Deliömeroğlu “Avrasya’da Türk Edebiyatı Çalışmaları”, Zeynep Uzunbay “Gülten Akın’ın Şiirinde Kadın” ve Salih Bolat, “Kadın Şairler Ne Kadar Kadın” konularında 20’şer dakika görüşlerini dile getirdiler.


  HEDEF DAHA ÇOK ÖYKÜ... 

Kül dergisi, farklı bir format ile öyküyü geniş kitlelerle buluşturmayı ve genç öykücülerin önünü açma adna  gazetesi formatıyla Kül Öykü adıyla yayınlanmaya başladı. Art arda kapanan öykü dergileri, genç öykücülerin yer bulamamaktan yakındığı edebiyat dergileri yeni bir arayışı gündeme getirdi. Aylık olarak yayınlanan Kül Öykü gazetesi, “sadece öykü ile ilgilenenlerin değil herkesin okuyabileceği” bir öykü yayını olma iddiasında... Kül Öykü Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Bilal Kolbüken yayın politikalarını şöyle özetledi:

“Dergilerin kapanmasının asıl nedeni, yani öykü dergiciliğinin ya da daha genel anlamıyla ele alırsak, edebiyat dergilerinin yara almasının en büyük nedeni editörlerin yayın politikalarıdır diye düşünüyorum. Kendisine öykü gönderen yazarına yanıt bile vermeyen, büyük bir çoğunluğu genç bir nüfusa sahip olan ülkede genç yazarlara yer vermeyen dergilerin yazarlar tarafından takip edilmesini beklemek ne kadar doğru olur? Yayımladıkları öykü ve şiirlerle nitelikten uzaklaşan dergilerin okuyucu tarafından takip edilmesini beklemek ne kadar doğru olur?

Bizim gazete biçimini seçmemizdeki temel etken öykü türünün yediden yetmişe herkes tarafından okunabilir, takip edilebilir bir tür olduğuna inanmamız ve 500-1000 arasında kalan sınırlı okur kitlesi ile değil onbinlerle ifade edebileceğimiz okura ulaşma kaygımızdır. Ayrıca öykü dergilerimizin tarihini incelediğimizde öykü dergilerinin çok büyük bir çoğunluğunun iki aylık olarak yayın yaptıklarını görüyoruz, aylık bir gazetenin öykücülüğüme biraz daha dinamizm katacağını düşünüyoruz. Daha anlaşılabilir, daha keyifli bir yayıncılık yapacağız... Polisiye, mizah, korku, her türlü öykü türüne yer vereceğiz, ayrıca her sayıda diğer dillerden, özellikte Türkçe ye pek çevrilmeyen ülkelerden ve yazarlardan öyküler yayımlayacağız. Fiyatımızı da herkesin alabileceği bir rakamda tutacağız, gazetemiz 1 YTL olacak. Gazete, tabloit boyda 40-48 sayfa olacak... Aylık olarak yayınlanacak... Hedefimiz nitelikli edebiyatı keyifli bir şekilde sunmak... Öykünün, insanların sempatisini kazanmasını, dolayısıyla öykü türünün yaygınlaşmasını ve daha çok öykü okunmasını sağlamak... “


METİN GÖKTEPE'Yİ ANIYORUZ!

Metin Göktepe'nin 8 Ocak 1996 günü  "faili malûm" bir cinayete kurban gitmesi olayı,  onun  Ümraniye Cezaevi olaylarında öldürülen Rıza Boydaş ile Orhan Özen adlı iki tutuklunun cenaze töreni ile başlar. Metin'in izleyeceği cenaze töreni "olay çıkmaması" için polis tarafından ailelerinden bile kaçırılarak operasyonel biçimde yapılıyor. Alibeyköy Mezarlığı gazetecilerden arındırılmış bölge haline getiriliyor. Cumhuriyet'ten Kerem Ilgaz, UBA'dan Satı Kaya, Yeni Yüzyıl'dan Murat İnceoğlu ve Evrensel'den Metin Göktepe mezarlığa girmek için ısrar edince komiser muavini "Sen fazla konuştun" diyerek Metin'i gözaltına alır. Ardından da Kerem Ilgaz'ın kollarını arkaya kıvırarak tutuklar. 

İki gazeteciye kimlikler soruluyor. Kerem'in Cumhuriyet'te olması, faili meçhule karşı "caydırıcı" etki yapar: "Onu bırakın başınıza iş alırsınız!" Metin, muhalif basından olduğu için güvenlik kuvvetleri kendilerini alabildiğine özgür hissederier. Metin'i son gören Murat ve Kerem olur.Ancak ertesi gün ölü olarak bulunan Metin Göktepe için devlet adına İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Göktepe'nin sandalyeden düşerek öldüğünü açıklıyordu. İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan ise sandalyenin yüksekliği konusunda kuşku duyduğundan olsa gerek, "Metin Göktepe duvardan düşerek öldü, bize gelen bilgiler bu şekilde" diyordu.

Metin Göktepe'nin yaşamını yitirdiği cehennem Eyüp Spor Salonu'nda kurulmuştu. Toplam bin 52 kişi gözaltına alınmıştı. Metin "Ben Evrensel muhabiriyim, gazeteciyim" diyordu.  Gözaltına alınanlar arasında bulunan Deniz Özcan, "özel muameleyi" şöyle anlatıyordu:"O sırada Metin getirildi. Amirlerden biri "özel muamele"  dedi. On kişi Metin'in üzerine çullandılar. Cop ve kazma sapına benzeyen şeylerle vuruyorlardı. Metin bayıldı. Su döküp ayılttılar. Tekrar dövmeye başladılar. Çok kan kaybediyordu. Tuvalete götürüp yıkadılar. Metin yığıldı kaldı. Polislerden biri "Ölecek, hastaneye götürelim" dedi. Diğerleri "ölürse ölsün" diyerek dövmeye başladılar. Metin hareket etmiyordu.

Bir de polislerin anlattıkları vardı. Polis Başmüfettişi Birinci Sınıf Emniyet Müdürü Yaşar Gökışık'a verdikleri ifadelerde Çevik Kuvvet Grup Amirliği'nde görevli Şuayip Mutluer anlatıyordu: " Ben salona döndüğümde yerde yatan şahsı (Metin Göktepe) sordum, polis memuru Metin Kuşat bana gazeteci olduğunu İstiklal Marşı'nı bilmediğini söyledi. Ben de boş ver dedim, bir tekme de ben attım. Bir süre sonra polis memuru Saffet Hızarcı'nın yerde bulunan şahsa "Bu Ali için, bu Rüştü için, bu da Süleyman için" diyerek vurduğunu gördüm. Görev bittikten sonra Hızarcı copunu göstererek "Bu akşam iyi çalıştı" dedi. Sonradan adam dövmekten copunun kırıldığını arkadaşlarımdan öğrendim. 

Metin Göktepe'yi yukarıda anlatılan şekilde döverek öldürenler, "Kastı aşan müessir fiil"den yani istemeden öldürmekten yargılandılar. Bir de öldürücü darbe hangi polisin elindeki kalastan çıktığı belirlenemedi. Oysa her şey avukat Fikret İlkiz'in Afyon Ağır Ceza Mahkemesi'nde söylediği gibi netti: " Eğer istemiyorsanız, bir kere vurduktan sonra geri çekilirsiniz. İstemeden bir insanın kafasına kalasla 40 kere vurmazsınız! Metin Göktepe seçilerek alınmış, Evrensel muhabiri olması nedeniyle bilinçli olarak dövülmüş ve isteyerek öldürülmüştür." 

Sanık polislerin yargılanacakları yer sorun oldu. Adalet Bakanı Mehmet Ağar, güvenlik gerekçesiyle Göktepe Davası'nı 25 bin polisin görev yaptığı İstanbul'dan Aydın'a aldırttı. Susurluk Davası'nda mahkum olan Korkut Eken, Göktepe yargılamaları sırasında Afyon'dan geçti. Duruşmalardan bir gece önce kente gelip konakladı. 12 Mart döneminin tanınmış işkencecileri arasında adı geçen Neçdet Küçüktaşkıner sanık polislerin savunmasını üstlendi.Sanık polis avukatlarından Ahmet Ülger, ilk duruşmada şöyle diyordu:" Bu dava, basınla devlet arasındadır!"

Can Yücel, Metin Göktepe'nin katledilmesinin ardından yazdığı şiirde, acısını şöyle dile getiriyordu:

METİN'E METİN BİR METİN 

Metin'in kafasında bir darp var
Polis karakolundan morga kadar
Mosmor
Bir darbe var
yüreğimizde beynimizde
Soruyor bir işaret fişeği
Biz ölerek mi yaşamayı
öğreneceğiz hâlâ...  

CAN YÜCEL



ONAT KUTLAR’I 12. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE SAYGIYLA ANIYORUZ....

 Şair, yazar ve sinema adamı Onat Kutlar, 30 Aralık 1994'te The Marmara Oteli'nde İBDA-C  saldırısı  sonucu ağır yaralanmış,  11 Ocak 1995'te yaşamını yitirdi..

Onat Kutlar, Türk edebiyatının en özgün yazarlarındandır. 1959 yılında yayınlanan Ishak çocukluğunun geçtiği Gaziantep'e olağandışı bir bakıştır. 1960 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü kazanan Ishak, Fethi Naci'ye göre dünya edebiyatında büyülü gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.  Edebiyatımızda “doğu” olgusuna oryantalizm ve popülizme kaymadan ilk yer veren o olmuştur... Şair ve öykücülüğünün yanı sıra  denemelerinde de  yazınsal yetkinliğini ortaya koymuştu.
1965'te Türk Sinematek Derneği'ni kuranlar arasında yer aldı. 1965-1976 yılları arasında, kuruluşundan kapanışına dek, Türkiye'ye dünya sinemasının kapılarını açan Sinematek'i yönetti. Yusuf ile Kenan, Hazal ve Hakkari'de bir Mevsim adlı yurtdışı ve yurtiçi festivallerde çok ödüllü filmlerin senaryolarına imzasını attı. 1985'te Berlin Film Festivali'nde jüri üyeliği yaptı. 1994 yılında Fransız hükümetince verilen L'Ordre des Arts et des Lettres ödülüyle onurlandırıldı.

Yapıtları : İshak (öyküler 1959 ), Sinema Bir Şenliktir (sinema yazıları), Yeter ki Kararmasın (deneme), Bahar İsyancıdır (deneme), Peralı Bir Aşk İçin Divan (şiirler,1981), Unutulmuş Kent (şiirler, 1986)

BULUTLU BİR GÜNDE DOĞAN ÇOCUĞA 

Baban bu toprağın en delikanlı
boğasıydı bir nevruz
şenliğinde kestiler
Ne tuhaf sen
kirli yeşil eylül bulutları altında
ve aylardan temmuz
onun gelinciklerinden doğdun
Burcunda yıldız görünmüyor 
Ölümün kapısını aralayan güz
çok sürmez
Yeniden vurur dallara bahar
İşte sana mavi gökyüzü
ve mavi deniz defteri
üstelik tertemiz
El koymanın tam zamanıdır ufukta
kargalar henüz görünmüyor 

ONAT KUTLAR


2006’NIN SON SÜRPRİZİ : SADDAM İDAM EDİLDİ!

Kurban bayramı ile yılbaşı çakıştı. Kurbanlar arasına bir  de Saddam karıştı.  Bir zamanlar sırtını ABD’ye dayayarak Irak halklarına ve çevresine şiddet estiren Saddam Hüseyin, son kullanma tarihini doldurunca önce tahtından indirildi, daha sonra da idamın dünya düzeyinde tartışılmasına  tartışılmasına fırsat vermeden  30.12.2006 sabahı saat 04.55’te asıldı.... Artık ABD'nin  kendisine daha sadık  başka kuklaları vardı Irak'ta... 







NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati

İRFAN SARİ: NEHİR



NEHİR




Durmadan akıyordu, al aşağı kıyılarına çarparak küçük, kimi zaman iri dalgalar yaratarak nefessiz uykusuz alabildiğine uzun yoluna durmadan yürüyordu.  

O, oval yüzünün alın altındaki kaşlarını yay edip ok gibi kirpiklerinin altındaki göz kaynağından nasıl da alımlı ama kimi zaman durgun, kimi zaman coşkun, usul usul öyle işte, öyle derin akıp akıp yol alıyordu. Dere çalısına bir yılan tıslamasıyla dokunur, hafif eğerek yapraklarını yalayarak, belki de okşayarak akardı. Bazen, koca bir kayaya olağanca hızıyla çarpardı. Her seferinde biraz biraz alır, bir kıyısından bir göbeğinden koca kayayı un ufak eder de giderdi. Gözleri çalım çalım. Yakamoz misali seyr eylerdi etrafı. Narin uçuşta rengarenk kelebekler göz kamaştırırcasına ve kuzular yürür, oğlaklar her iki yanından analarından bir emiş süt için. sonra tepişmek oynamak için bin bir renk cümbüşünün içinde.  

Yün yıkayan kızların türkülerinde çağlar, bir ses verir cümbüş gibi. “Tin tin tini mini hanım” At koşturtan yiğitlerin cıwanların haşmetine aşıktır alır derinden göğsüne şekl eder, aks aks eder.  

Yol alır, titrer, üşür, naz eder durmadan. Bir öğle üstü köy yerinden geçer. Çoban da tuzu vermiştir koyuna, pırıltısına göz merceklerini diker de koşar. İncecik dudaklarını koy verir suya ve kana kana doyumsuzca yansımasına baka baka içer. Akşam üstü güneşe eğik durur yansıtır kurda kuşa son ışıklarının kırıntılarını günün.  

Bir ağıt ahengindedir gece, düşer sırtına suyun, karanlıklar da çığrışmalar, kurt ulumaları, cırcır böcekleri, uzak köylerden davul sesleri, kulaklara kadife yumuşaklığında oturan çoban kavalının iniltileri, homurdanmalar, koşan bir keşmekeş hakimdir. O, durmadan akar. Saman yolundan Zühre yıldızına ay dede ve daha niceleri.  

İni cini çıkmıştır gecenin hakimliğine. Yol bilenin bilmezi sevda meşgalesinde olsa bile aşıklar, onlar yürek oyunundadır, ekmek kavgasındadır. Gündüze varmadan gümbürtüsünü kalbinin duymak zorundadır. Namlusu terlemiş keleşinkofun burnu aka dursun. Bu yerler ne yiğit görmüştür, uçurum dibinde, karıncanın rızkı olmuş. Göz bebekleri akbaba gagasında, göğsü siper, kaburgaları keskin kılıç, taşa çarpsam, uçurumdan salsam.  

Bir yeni günle öpüşür, horozun ötüşüyle, üşümüş bedenini güneşe sunarak sonra gecenin kirliliğinden arınmak için kırk kez, kırk tas su.  

Salkım söğüdün dalı düşer bir dalgaya, bir akıntıya. Ötede sıra sıra durmuş söğüdün kararmış gövdeleri devrilir ılıcana suyun dibine. Teneşir sanırsın cesedin böyle kabuk bağlayanı da var mıdır acep?  

Durmadan akar ama durmadan kuşluk vakti. Bir kentin eteklerine sarılışı vardır yürek dağlayan. Yavrunun ana eteğine tutunuşu gibi, feryat feryattır. Gün ezan seslerinden sonra, sela okunuşu da nedendir? Yoksa boy verince çimenler bilmeden toprağımı düşürdüler çınarları? Koca gövdelerinde usta ressamın ölümsüzlük sergisini sergilediği çınarları. Akardı dedim ya! Durmadan bir sabahtan ötekine. Yıldızlar altında, güneşin koynunda, bir kızın kulak memesinin hattında ve gencin yeni terlemiş bıyıklarının yurdundan durmadan akardı durmadan...  



İRFAN SARİ 


VEDAT KOPARAN: UYANAN GÜNE USTALARLA




UYANAN GÜNE USTALARLA   





-birbir adınızı saysam her biriniz bir tarih birbir çoğalsam 
birbir koca nehirler gibi aksam yaşamın gürzüne örs çekiçle 
vursam yılmazlığına çağlasam kaldırıp başını kocadağlarca aksam/
uyansam bu esaretten uyansam kırılsa paslı kölelik zinciri yeni güne uzansam-

doğup parlamıştı bir güneş gibi yaşanan- yaratılan yeni bir tarihti
kimi izini sürdü, çoğu döneklik etti O herşeye rağmen yenilemezdi
heyy bre koca ustalar tarihi geçit yaparlar altın harfle yazıldı isimleri
sizler ölmediniz ölümsüzlük güneşimizsiniz unutmadık hiç birinizi   

hüznü birikirken kanlı bir nehir akar gözlerinden şimdi
peşin satan tüccar gibi ellerini sıvazlar okşar sevinir kimileri
aç bir leş yiyici, diri ve ölülerimizden, çoğaltır sömürgesini
an be an kırılır yaşamın beli, sanılmasın ki bu sürer ezeli   

dirençle kaldırıp bakar tarihin izinden, vurgundur düşleri
gün olur ayağa kalkar,kendini bulur emeğin karanfilleri
tarumar eder yaşama kara bir perde gibi gölge edenleri
uyanan güne ustalarla unutmadık halk için düşenleri   




VEDAT KOPARAN


EVİN OKÇUOĞLU: ÇOCUK ONLAR



ÇOCUK ONLAR 



RESİM: artpolitic.org sitesinden alınmıştır.


- Çocuk emeği ve bedeni sömürüsü, 
ulus üstü sermayenin çıldırttığı dünyanın ürünüdür-




Sayısal verilerde milyonlarcaydılar
Dünyanın yoksul yüzünde kararan
Aç şehvetlerin beden diye saldırdığı
Çocuk onlar  

Oyun çağı hiç gelmeyen bedenlerdi onlar
Dünyanın kanayan yerlerinde toplanan
Çürümüş lanetli ellerin uzandığı
Çocuk onlar  

Gözyaşı kurumuş kaç çift boş bakıştılar
Köhne barakalara çığlıkları asılan
Hoyrat düşlerin pençesiyle kaptığı
Çocuk onlar.  

Şefkat içirin susayan çığlığa şimdi
Milyonlarca örtü getirin ısınsınlar
Donmuş yerlerinde dünyanın
Çocuk onlar.  



EVİN OKÇUOĞLU

[23 Aralık Dünya Çocuk Pornosuna HAYIR günü için...]

MELİH COŞKUN: CESARET




CESARET 








Ardında kaybedecek
Hiçbir şeyi olmayanın cüretidir
Cesaret dediğin
Yüreği göğsünün kafesine sığmayan bir adamın
Kendi gölgesinden korkması gibi karanlık sokaklarda  
Uzun uzun düşündüm
Ayın ondördü beyazlığını salarken tedirginliğime
Her şeyini kaybetmişsen eğer
Neyin kalır geriye kazanmaktan başka...
Senin için ağlayan kimse kalmayacaksa ardında
Neden çılgınca korkar insan ölmekten  
Oysa asıl kahramanlık
Vazgeçebilmek demekti sahip olduğun her şeyden
Ardında onca bekleyenin varken
Boğazına takılan o koskoca yumruğu yutup
Ardına bakmadan yürüyebilmekti
Bir düşün peşinden...  




MELİH COŞKUN



HAMZA İNCE: BİRİ UNUTMAK İHANETTİR DİYOR



BİRİ UNUTMAK İHANETTİR DİYOR 









Bir sis düştü bu şehire
Gamzen hazanda,
Unutmadım unutmadım,
Kaburga ile etim arasında
Yaşatırken seni Dilan Dilan.

Bir sis düştü bu şehire,
Dudakları patlamış çocuklar,
Yırtıyor göz yaşlarda buruşuk suratı,
Birileri unut diyor
Biri unutmak ihanettir diyor.
Oysa
Çekemedim resmini bir kez olsun,
Nede sevişen kuşları söğüt dalından.

Bir sis düştü bu şehire,
Dalıyorum mektepli yıllarıma
Sayfalarımda sen,
Bir şiir okuyorsun Nazım'dan.
Özlem parçalanarak yüreğimde,
Gitmeliyim hazanda
Gitmeliyim,
Pasaportsuz bir yürüyüşe.

Bir sis düştü bu şehire,
Gidenler kitap sayfalarında,
Kıpkızıl nilüfer çiçeğinden
Oluyor aradıklarım.
Sisler altından
Saç tellerinde çalarken mızrabım,
Kar tutsun tutsun.
Kar tutanda ucu,
Hep bizim şiiri oku
Dilan Dilan. 



HAMZA İNCE

HİDAYET ONAT: YASAK - DAR FİDANI




YASAK





Her sevgili, her kadın, her adam, her çocuk,
Mutlu olacak bundan böyle,
İşenebilecek artık
Bütün yasakların duvarına,



HİDAYET ONAT





DAR FİDANI




Fidanları sevemiyorum,
Korkuyorum,
Büyüyünce dar ağacı olacaklar diye..
Alıyor her fidan,
Her fidanımızdan bir can,
Büyüyünce,
Büyüğümüze, küçüğümüze bakmadan..

Neden yaprağı yok hiç bir
Dar ağacının?

Yaprak solduranın
Yaprağı olamaz....




HİDAYET ONAT


TEMEL KURT: KASIRGAYA MEKTUPLAR




KASIRGAYA MEKTUPLAR 





FOTOĞRAF:  SEBASTİÃO SALGADO
(Aylar süren işgalden sonra,  arazilerini resmi olarak teslim alan  Brazilya/Sergipe Eyaleti Köylüleri,. 1996. )




Şüphesiz geçtiğimiz yüzyıl, dünyanın belleğine devrimler çağı olarak kazındı. Yüzyıl ile başlayan alt-üst oluşlar, beraberinde yeni arayışları getirdi. "Daha çok özgürlük" sloganı ile kendini ifade eden bu arayışlar, değişimin sadece iktidarın el değiştirmesi üzerine kurulu olmadığı gerçeğinden hareketle yeni bir kültür yaratmanın gerekliliğini daha işin başında kavramışlardı. Peki bu kültür tastamam yeni bir kültür mü olacaktı, yoksa yaşamın mevzilerinden bu güne insanlığın taşıdığı bir kültür mü? Devrimin buna cevabı netti: "yaşamın bu güne taşıdığı "hak edilmiş bir kültür."

O güne dek tarihin alışık olmadığı bir biçimde kültür, toplumun bütün katmanlarına yayıldı. Çok yoksul insanlar özgürlüğü anlattı, çizdi, bestelediler.. Gorki, Mayakovski, Şolohov, Nazım, Neruda..... Bir ilki denemenin hevesi o kadar sıcak bir nefesti ki, o yıllar bütün görkemiyle yaşanıyor, hayata ve umuda yeni mevziler kazandırıyor, ümit büyüyordu...

"Komünizm hayaleti" her alanda güçlü bir ses olarak yükseliyor, insanlığa ümit adına yeni mevziler kazandırıyordu. Yegâne bir biçimde yükselen bu dalga, durgun denizlerin yüreğinde mayalanan fırtınaya benziyordu.

Burjuvazi bütün amacını devrimi yok etmeye adamış ve kibritini Avrupa`nın yüreğinde çakmıştı. Yaşlı kıta, Hitler faşizminin boyunduruğunda hiç olmadığı kadar mutsuzdu. İşte devrimin geleceğe dair ilk hatası bu oldu. Yarının aydınlık değerlerini geçmişin silahlarıyla yenmeye kalkıştı... Avrupa, bu vebaya karşı bütün mevzilerde direniyor, büyük acılar yaşıyordu. Milyonlarca (büyük çoğunluğu yenilikçi) insan kayıp verilmiş ve sonunda zafer kazanılmıştı. İnsanlık bir kez daha galip gelmişti. Sosyalist kültür yaşlı kıtanın yeni umuduydu. Ama anavatanda (SSCB) devrim büyük oranda güç kaybetmişti.Dünyanın sosyalizmin başına örmeğe çalıştığı belâ, burjuvazinin bütün hesaplarını alt üst etmiş, devrim yeni mevziler kazanmıştı...

Özgürlük arayışları insanlık tarihi kadar eskiye dayanıyordu ve sürekli bir biçimde kendini yeniliyor, sürekli bir biçimde sürüyordu. Bir yerde durduğunda, özgür akıl köleleşiyor, yeniden geçmişin çanları çalmaya başlıyordu. İşte devrimin ilk hatası bu oldu! Zafer: hiç bir zaman kazanılmamış bir gerçeklikti. Büyük kayıplar vermiş anavatanda yavaş yavaş geriye dönüşün işaretleri belirmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı, devrim karşıtlarını Amerika'nın önderliğinde bir araya getirmişti. Artık iki cephe oluşmuş, yeni bir kültür (hayat) yaratma kavgasının yerini dünyayı yeniden paylaşma kavgası almış, özgürlükler yasaklara dönüşmüştü...

Bütün bunlara bugünden bakmamak adına, ama bugüne gelişimizi de sorgulayarak, kültürün gelişim ayaklarından biri olan şiiri sorgulamak gerekir. Çünkü şiir değişimin aynasıdır, toplumun kültürel ve siyasal değişimi şiirde belirgin olarak ortaya çıkar. Nazım Hikmet, Neruda, Mayakovski, Can Yücel..... tüm bu sanatçıları besleyen o güçlü kaynak, bugün her zamankinden daha gür çağlamakta; emperyalizm bugün globalizm silahıyla dünyanın bütün topraklarında umudu yok etmekte...

Yaymaya çalıştığı (yeni) kültür o kadar caf caflı sunuluyor ki, zaman zaman biz bile kendimizi buna kapılmış hissediyoruz. Gerek kadına biçtiği rol (Bülent Ersoy`un cinsiyet değiştirip kadın olduğunu sanması ve rolü, popüler kültürün kimlere karşı kullanıldığı ya da alıcısının kimler olduğu, futbol ve para ile temastaki tüm spor dallarının hangi millî duyguları beslediği...v.s.) ve her gün hayatımıza karışan yozlaşmanın miktarı... Global kültür yayılırken azalan ümit...

"Güncel sanat" olarak karşımıza çıkan, her alanda burjuvazinin açık desteği ile alıcılarına ulaşan ve yanıltıcı bir biçimde burjuvazinin yeni ve ilerici her adıma kucak açtığını sanmamızı sağlayan bugüne dünden bakıldığında ve dünyamızın bugün yaşadığı sorunlarla değerlendirdiğimizde (Irak'ın işgali meselâ...) bütün bunların birer yanılsama olduğu açık. Tanrılardan ateşi çalacak ve yeryüzünü aydınlatacak sanatçılara şimdi daha çok ihtiyacımız var.

Kasırganın yüreğinde buluşmak dileğiyle... 





TEMEL KURT 


UYSAL HİMMET: İKİ DİZE'NİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI / ŞİİR CEPHESİ





İKİ DİZE'NİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI 
/ ŞİİR CEPHESİ


                                                                                                     

                                                            

1. dize: "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür"
2. dize: "yaşamak bir orman gibi kardeşçesine"

Kimi zaman birinci dize yokmuş gibi yaşadık, kimi zaman ikinci dize... ve birini diğerine tepki olarak...

Birinciyi okumayı yeni insanı yaratmakla ilgili, ikinci okumayı yeni düzeni yaratmakla ilgili görüyorum.

Tüm bir devrimler tarihinin çözülememiş sorunu bu iki dizeyi birlikte okumakla sıkı sıkıya ilintili... “Yaşamak bir orman gibi kardeşçesine”nin birinci dizesiz mümkün olmadığı ve üstümüze yıkıldığı yerden ayağa kalkmak gerek.. Ayağa kalkmak için bunun üzerinde düşünmek....  Ve işte Che... İki dizeyi birlikte okuyan ender devrimcilerdendir diye düşünüyorum... Ve o iki dizeyi birlikte okumak kültürü bugün yarım yamalak  da olsa Cheler'in ülkesinde var...

Tek ve hür insanlar arasından Fidel’e kardeşinden başka halef düşünülememesi, tüm bir yarım yamalaklığın işareti sanırım. Bir lider değişimi hangi kültürde bir düzen değişimini işaretler? Daha önce yazılmış her şeyi bir kez daha yazmak, daha önce olmuş her şeyin bir kez daha olmasını engelleyebilir mi? Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’de yani burjuvaların ülkesinde Irak işgaline, Nato’ya karşı bunca eylemlilik yapılabilirken, işçilerin, emekçilerin ülkelerinde resmi açıklamalar dışında bir kitle öfkesi görebildik mi?  Bu kitle hangi ''proleter'' kültüre sahiptir?  Aynı şeyi Vietnam konusunda da sorabiliriz...  Vietnam’ı savunabilen kitlelerin en çok Fransa’dan, Türkiye’den, Hatta ABD’den çıkmış olması neyi anlatır? ?

Devrim, parti, sosyalizm... Bu yüce değerler ancak birer araç olarak değerlidir ve araç oldukları sürece... Ancak bunların araç niteliklerinin arka plana amaç niteliklerinin ön plana alınması bizi, yani o kardeşlik ormanını bir araç haline getirme kültürünü yeşertmeye adaydır ve araçlar pasiftir... Ve o pasif araçlar, sonra bu amaç olmuş araçları bile savunamazlar ya da savunmazlar...

Kitlelerin kapitalizmden tüm nefretlerine karşın sosyalizm alternatifini marjinallliğe hapsetmelerinde, sonuçlarına olan bu derin güvensizlik rol oynamış olabilir mi ve biz bu güvensizliği eski sözlerimizi tekrar ederek aşabilir miyiz?

Yani sözün özü şu: Berlin duvarının Doğu Alman değil Batı Alman tarafından örülmesini nasıl sağlayabilir, ve Batı Almanya’ya değil Doğu Almanya’ya geçmek için yıkılmasını nasıl sağlayabiliriz?

Fikir jimnastiği olabilir mi yazdıklarım bilmiyorum...

Sosyalizm için sanat, devrim için sanat... Tüm sanatsal-kültürel yenilgilerden dersini almak zorunda... Almış mı?...

Politik derslerle yetinen hiç bir politikanın başarıya ulaşacağına inanmıyorum. İdeolojik derslerimizi iyi almamız gerekiyor ve bence tüm yukarıdakilerle bağlantılı bir sanat anlayışına şu sloganı bir kez daha inceleyerek adım atabiliriz: “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!!"



UYSAL HİMMET


NOT: Bu yazı antoloji.com'daki EMEĞİN SANATI grubundaki tartışmalardan derlenmiştir.
( http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati )



ŞİİR CEPHESİ





-"o güzel insanlar, o güzel atlara binip...’’
geldiler yine-

Bugün
96 şehitlerinin anmasıydı
eski bir televizyonda
bir video filminde
Sevgi’yi gördüm
çöp gibiydi
aç çocukların
gözleri hayatta öz kardeşiydi
ve canım parmakları
o canım parmakları
yüreğimi çizen kemik gibiydi
kızıl bantlı başı
yavaşça yaklaştı
yaklaştı
yaklaştı
eğildi üstüme doğru
‘’yaşamak istiyorum’’ dedi ‘’herkes kadar’’
yaşamayı seviyorum fedakarlık ediyorsam
bunun için ediyorum! ’’
doğruldu sonra
gözleri
dudakları
ve kemik uçlarıyla
engin bir deniz gibi
gülüşüne yerleşti yavaşça
melike
bugün bir kez daha emin oldum ki
onlar
candan önce
gülüşü cepheye sürmüşlerdi
bugün mutluyum melike
bugün orada
‘’düş işçileri’’ ni okudum
ekmeğe
ve zafere
ihtiyacı olanlara

bugün mutluyum melike
çünkü bugün ilk kez
kaldırıp şiirin başını
izli bir mermi gibi
ekmek gibi
su gibi
sürdüm cepheye





UYSAL HİMMET


ADNAN DURMAZ: YAKINDAN BAKIN ONLARA..DAHA YAKINDAN!



YAKINDAN BAKIN ONLARA... 
DAHA YAKINDAN! 







- Günümüz Şiiri Üzerine Notlar -


“İlericilik yalnızca gerici güçlere saldırmak değildir.Yaşam için bir şarkı yazmak da ilericiliktir; böylesine berbat bir hale getirdikleri yaşamın başka bir yanının olduğunu söylemek de,güzel gün batışlarını,gün doğumunu,güzel kadınları,dostlukları,güzel sevgileri söylemek,en kötü koşullar altında yaşamın güzel ve yaşanmaya değer olduğunu söylemek; daha da güzelleştirmek için mücadele gerektiğini söylemek de ilericiliktir. Aşk şiiri ilerici şiirdir” diyor Yannis Ritsos,Aragon,onun şiirlerini ilk okuduğunda ‘gözlerinin dolduğunu ‘söyler; ve onu ‘çağımızın en büyük ozanı ‘kabul eder:”Başlangıçta onun çağımızın en büyük ozanı olduğunu bilmiyordum; yemin ederim ki bilmiyordum bunu.Zamanla,evre evre öğrendim,şiirden şiire,bir gizden ötekine geçerek” 

Yannis Ritsos,Yunanistanın Peloponez bölgesinde 1 Mayıs 1909 da doğmuş.Önceden geniş toprakları vardı ailesinin,sonradan kumar düşkünü bir insan olan babanın yüzünden,topraklarını kaybedip yoksullaşmıştır..,bir erkek kardeşi bu yoksulluk sürecinde ölmüş,bir kız kardeşi delirmiş,annesi vereme yakalanmış ve sanatoryumda ölmüştür..Ritsos da vereme yakalanmıştır..Zor yaşam koşulları,üst üste gelen belalar,şu okuduğumuz birkaç satırda,inandırıcı olmayan bir yeşilçam filmini anımsatan,ama bir şairin var olduğu gerçeğin ta kendisi...Ortaöğrenim sonrasında Atina’ya geldi,horlanma,aşağılanma, açlık,işsizlik içinde çeşitli işlere girip çalıştı, yaşamını sürdürebilmesi için.. sağlık sorunlarıyla birlikte yaşadığı karanlık çaresizlik altında,sanki ölüm göz altına almıştı onu; ama onun iki büyük savunma silahı vardı tüm bu olumsuzluklara karşı; ŞİİR ve DEVRİMCİ inançları..Giderek bu olağanüstü zor koşullarda her yıl bir şiir kitabı ortaya çıktı..Alman işgaline,kurtuluşa,İngiliz müdahalesine,iç savaşa,devrimci hareketin uğradığı yenilgilere tanıklık etti,bizzat içinde yaşayarak.Tutuklandı,sürgüne gitti..dört yıl sürgünlük yaşadı,1952 de özgürlüğüne kavuştu.1967 de albaylar cuntası tarafından tekrar tutuklanarak,kendi ülkesinde esir kamplarında yaşadı, sağlık nedenleriyle 1970 yılı sonunda bırakılana kadar orada kaldı..

“ve bir gün eğer
beceriksiz gibi gelirse size dizelerimiz
bir şunu hatırlayın
gardiyanların burunları dibinde yazıldılar
ve böğürlerimizde süngü uçları”
diyor büyük ozan,kendi dizeleri için 

1902 Selanik doğumlu Nazım, belki çocukluk döneminde Ritsos benzeri bir yaşam sürmedi; ancak mevcut düzen ona Ritsos’tan hiç aşağı kalmayacak acılar çektirmiştir.”Fırtınalarını kendi yaratan adam “ der, bir yazar onun için..Askeri gemide kolları bağlı İstanbul boğazından geçerken,’tuvalete gitmek’ istemişti,onu diz boyu su ve sidik dolmuş bir tuvalete görürdüler..orada,inatla,o suyun ve sidiğin ortasına bağdaş kurup oturan inattır Nazım..Türk ve dünya şiirinin büyük ustasının yaşamı fırtınalarda geçmiştir.Nazım da, sözcükleri tam olarak anımsayamıyorum ama,kendi şiiriyle ilgili olarak ,şu anlamda sözler söylüyor; ”Yoldaşlar,ben çok güzel şiirler yazabilirdim,eğer bu kadar hapislerde kaçaklıklarda,zorluklarda yaşamasaydım,biraz olsun rahat bir yaşamım olsaydı” Nazım’ın yaşamının olağandışı zorluklarını burada yinelemiyorum,çünkü hala bir yara gibi ülkemizin bağrında kanayan sürgündür Nazım.. 

Dünyanın en büyük ozanları kendi yazdıklarını yeterince beğenmiyor..

“Adı, ‘‘yumuşak’’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘‘sert’’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası. Zaman zaman çeşitli yazarlarla, edebiyat dünyasının dışına taşacak kadar sert polemiklere giriyor. Kolay beğenmiyor, beğenmediğini açık açık söylemekten çekinmiyor ve bu tavrıyla edebiyat çetelerinin tekerine çomak soktuğuna inanıyor. Ona göre edebiyatçıları narsizm motive ediyor. Belli ki o da aynı kaynaktan besleniyor: ‘‘Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddütüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil...” Zeynep Güven, Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar “Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘‘Hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: ‘‘Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüzelli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi’’. Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, ‘‘Sen nasıl böyle söylersin’?’. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: ‘‘Sen de söyle’!’” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar)

Günümüzün allame-i cihanı Hilmi Yavuz’la ilgili olarak yukarıdaki alıntıyı yorumlamaya sanırım hiç gerek yok; hatta Emre Kongar’ın bir köşe yazısıyla bütünleştirmek daha yararlı olacaktır: 
“Bu değerli yazar ve şairimiz, belki de ilerleyen yaşının getirdiği bazı düş kırıklıkları ile, İkinci Cumhuriyetçiliği ile tanınan bir yayıncının yeni çıkarmaya başladığı bir dergide dedikodu yazmaya başladı.  Aslında daha önce, Sosyal Demokrat bir belediye başkanı olan Prof. Nurettin Sözen'in İstanbul Belediyesi'ndeki kültür işlerinden sorumlu daire başkanı olarak, dinci bir gazetede köşe yazarlığına başlaması da pek çok kişiyi şaşırtmıştı. Dinci görüşlere yakınlığı daha önceden de bilindiği için ben bu tutumuna hiç şaşırmamıştım; ayrıca dincilik benim açımdan kınanacak bir tutum da olmadığı için, kendisini bazı arkadaşlar gibi ayıplamamıştım da. 

Ama Hilmi Yavuz'un beni şaşırtan iki başka davranışı olmuştu daha önce: Birinci olarak, 1980 darbesinden sonra ünlü YÖK kurulduğunda, pek çok öğretim üyesi sakalları veya ideolojik tutumları bahane edilerek üniversiteden tasfiye edilirken ve örneğin ben sakalımı kesmeyi reddederek üniversiteden istifa ederken, Hilmi Yavuz'un kuzu kuzu o muhteşem sakalını kesip, dilini de yutarak üniversitedeki konumunu korumasını, bir aydın olarak kendisine pek yakıştıramamış ve ilk soru işaretini koymuştum isminin yanına. “ (Emre Kongar, Hilmi Yavuz Hilmi Yavuz'a Karşı başlıklı yazısından )

Bunlar ne yazıyor?
Hilmi Yavuz,İsmet Özel,Murathan Mungan vb.leri ne yazıyor..Ülkemizin içinde yaşadığı hayvanca sömürü düzenine,insanımızın yaşadığı vahşete karşı bunlar hangi dizeleri haykırıyor..Şairlik yalnızca küçük burjuva duyarlılıklarını hüzünlü bir keman teli gibi sürekli inceltmek midir..Dünyadan habersiz yaşamak mıdır şairlik..Kendi kendine ZUHUR ETMEK, kendini sultanüsşuara ilan etmek, birbirinin hayalarına su serpmek, karşılıklı popo kaldırmak mıdır.. 

“Kafasında uçuşan tüm bu düşüncelerin yanında, geçmişten beri sürdürdüğü zevk ve alışkanlıkları var Hilmi Yavuz'un. Örneğin içki masası onun için kutsal bir yer. Eski Osmanlı sofralarının içki terbiyesine uyarak, oturduğu masadan herhangi bir gerekçe ile kalkmıyor. Tuvalet ihtiyacını gidermek için bile. Çünkü bunu sohbete saygısızlık olarak görüyor. Masasında her zaman soğan ve sarımsak bulunduruyor. Soğanın yararlarını saymakla bitiremiyor:”…“Hilmi Yavuz, aldığı terbiye icabı, içki sofrasından herhangi bir sebeple kalkmıyor. Egemen Bostancı'nın birinci ölüm yıldönümünde Çiçek Bar'da verilen yemekte, Selahattin Hilav'la masada tam 9 saat kalmışlar.” (Zeynep Güven,Hürriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1998, Pazar )

Bu açıklamalardan sonra ne yaptıklarını anlamak zor olmuyor 

AYDIN MISINIZ? Hilmi Yavuz’a sorsak,herhalde çok abes kaçar,bize kızar : AYDIN AYDINLATIR , SİZ KİMİ AYDINLATIYORSUNUZ ?
“Hüviyetini kaybeden, irfanıyla alakasını kesen”, “Batı’nın yeniçerisi” dir. Cemil Meriç’e göre aydın “Sakson köleleri boyunlarında birer halka taşırlarmış.Üzerinde sahibinin ismi yazan halkalar. İşte aydınımızın hali.. “ der üstat.. 

Türk Edebiyatında en çok tartışılan romanlardan biri olan Yaban’da Yakup Kadri şöyle diyor “Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum; Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve eşsiz dünyanın içinde bir garip yalnız kişidir. Bir münzevi mi? Hayır. Bir acayip yaratık demeliyim. Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki, hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı saydığı memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. Hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici, acayip nebat olduğunu bildiriyor. Her memleketin köylüsüyle, okumuş yazmışı arasında derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum. Fakat okumuş bir İstanbul çocuğuyla, bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle, bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür."  Kuşkusuz ki romanın genelinde daha çok köylüler “okumuş bir İstanbul çocuğunun” gözünden köylülerin aşağılanması ağırlıklı yer tutmaktadır. Oysa aynı halktır Büyük Kurtuluş Savaşımında emperyalizmi geldiğine pişman eden..  Fakat burada önemli olan Yakup Kadri’nin o yıllarda söylediği cümledir; ”Fakat okumuş bir İstanbul çocuğuyla, bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle, bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür."

Hilmi Yavuz, İsmet Özel, Murathan Mungan ,hastane kapılarında içeriye alınmadan ölenler için ne yazıyor,sokaklarda dolaşan,hırsız olan kötü yola düşen,işsiz kalabalıklar için ne yazıyor,ölüm oruçları için,ırak direnişi için ne yazıyor..Murathan Mungan’ın şiirleri gönlünüze ince bir papatya dalı gibi uzanıp sizi,süveyda noktanızdan yakalayarak yitik aşklarınızın hüznüne götürebilir; gözleriniz buğulanır o zaman,eski zamanlardan bir gece gelir aklınıza,aya takılır gidersiniz..Şiir bizi en yaralı yerimizden yakalar çoğu zaman,en tomurcuk yanımızdan patlatır..Ama hep mi bu,hep mi sen ben,ya dışarıda ter içinde uzanan hayat,bir yerlerde kanla büyüyen umut..onlar yok mu..Bizim dışımızdakiler için yanmasını bilmiyorsak ne kadar insanız..

O bilmediğim İstanbul barlarında,şairler huşu içinde içer..Sülün gibi kızlar vardır karşılarında gözlerine ellerine,insan üstü bir yaratığa,bir tanrıya bakar gibi bakan..Kendi cinsel deneyimlerini aşk diye yazan bu zevat ne kadar şairdir..Ortaya çıktığı andan bu yana Önce solcularla kavga edip küsüp giden yalnızdır İsmet Özel, sonra nereye gitmişse orayla kavgalaşmıştır, NEYİN KAVGASINI VERiYOR İsmet Özel? Hilmi Yavuz ‘a göre 'edebiyatçıları narsizm motive ediyor’ AYRI bir megalomani İsmet Özel. Çünkü İsmet Özel, bu dünyada zulümle değil, oradan oraya hicret ederek vardığı yerdeki yazar çizerlerle kavgalaşıyor; aslında kendisiyle kavgalaşıyor. 

Tumturaklı sözler yazmak değildir şiir.. Süslü laflar değildir.. Her dönemin putları, tumturaklıdır, süslü ve görkemlidir,cilalı laflarla sunulmuşlardır..Lat, Menat ve Uzza da Kabe’de nasıl görkemliydiler,kim bilir onlara bakan inanmışlar nasıl bir yüz ifadesiyle bakıyorlardı..Bütün putlar kırıldığında sıradan bir odun oldukları görülür..Burjuvazi kendi adamlarını bin yıllardır halk damarlarından akan şiiri yok etmek için dizayn ediyor..

“Burjuvazi, gerçeklere gittikçe yabancılaşan bir şiir istiyor. can çekişen kapitalizm, şairin ekmeğe ekmek, şaraba şarap demesini tehlikeli buluyor. Şairin kendisini 'küçük bir tanrı' saymasını kapitalizm daha uygun görüyor. Bu konu ya da davranış, egemen sınıfları hiç mi hiç tedirgin etmiyor. Şair heyecanlanıp tanrılara özgü yapayalnızlığı seçince şairin satın alınması ya da ezilmesi zorunluluğu da kalmıyor.” PABLO NERUDA 

Bu süreç bin yıllardır vardı, yeni değil. İnsanlıktan yana olanlar, kalabalıklardan yana olanlar ve bir avuç azınlığın ideolojisine uşaklık edenler.. Bunu yaparken de 'sanat’ı sidik yarıştırmak sananlar... Eğer o zaman da medya ve burjuva basını olsaydı, Pir sultan da taşınamazdı günümüze kadar, Karac’oğlan da, Yunus da.. Onların da önünü kesmek için elinizden geleni yapardınız.. Ancak bir düşünürün dediği gibi “Halk ancak kendisini ana belleyenleri bağrına basar” Bu nedenle bin yıllardan bu güne büyük ozanlar sizlerin sayesinde gelmedi.

“Özgünlüğe inanmıyorum. Zamanımızda oluşturulan fetişlerden bir tanesi daha; baş döndürücü bir hızla çöküşüne gidiyor. Sanatçının kullandığı herhangi bir dil, herhangi bir biçim, herhangi bir yaratıcı vasıta ile erişilen kişiliğe inanıyorum. Ama bütün bütün özgünlük, modern bir icattır ve bir seçim hilesidir. Ülkelerinde, dillerinde ya da dünyada 'Baş Şair' seçilmek isteyen kimileri var. Bunlar seçicileri bulmak peşinde koşarlar, krallık asası için yarışmaya yakın yeterlikte görünenlere hakaretler yağdırırlar ve şiir bir maskaralığa döner. “…”Belki de şair tarih boyunca hep aynı yükümlülüğü taşıdı. Sokağa çıkıp, şu ya da bu dövüşte yer almak şiirin alâmeti farikası oldu. Şair, kendisine isyancı dediklerinde korkmadı. Şiir başkaldırıdır. Şair, kendisine yıkıcı dediklerinde alınmadı. Hayat tüm yapılara üstün gelir ve ruhu yönetmek için yeni kurallar yaratır. Tohum her yere filizler sürer; tüm fikirler egzotiktir; her gün büyük değişiklikler bekleriz; insan düzeninin değişimini istekle yaşıyoruz: Bahar isyankârdır.” PABLO NERUDA 

Bu alıntıları yapmamın nedeni yazımı süslemek değil, daha çok burada kendini bu ülkenin şair-i azamı sultanüşşuarası görenlerin komik durumlarını netleştirmek. Amacım, "şiir sadece toplumcu ana duyguları işleyen bir sanattır" demek de değil.. Ancak şairin toplumsal bir varlık olarak, bir aydın olarak olması gerektiği yeri vurgulamak.. Dünyanın en güzel aşk şiirlerini bu insanlar yazmadı mı: Nazım, Ritsos, Aragon, Mayakovski, Neruda.. Aşk sadece bir avuç azınlığın ve küçük burjuva aydınının tekelinde olan bir duygu değil..Evrensel bir duygu olarak,daha çok, aşkı reçetesiz ve tanımsız yaşayanlar aşk kıldı.. 

“ …Bir burjuva, inan ki, Beethoven’in Yedinci Senfonisi’ni, bir devrimci kadar anlayamaz bence.  Bir burjuva, Lorca’nın şiirinin tadına, bir Marksist-Leninist gibi varamaz. İspanya İç Savaşı’nı yaşayan biri Rodrigo’yu nasıl bizlerden daha iyi anlarsa, bu da öyledir. Bilmem yanılıyor muyum? Hiç sanmam. “ diyor Deniz GEZMİŞ, asıldığında 24 yaşında olan bir insan söylüyor bunları. yaşadığı dönemin koşulların ve inancının anlayışıyla yazılıyor sevda şiirleri de..Dervişin fikri ve zikri arasındaki diyalektik örtüşme, Hilmi Yavuz'dan,Cezmi Ersöz’e, gerçekliğini koruyor..

2. Yeniciler üzerine Asım Bezirci’nin bir kitabı var. Orada Ece Ayhan’a sorar: “Okuyucu senin yazdıklarını anlamıyor” Ece Ayhan cevap verir; “Okuyucu dediğin leş kargasıdır, orospu çocuğudur” (inanmayan gidip bakabilir, Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı).. Yakından bakalım onlara, daha yakından bakalım: Bu gün ülkede şiir kitabı basmayı, şiir yazmayı sadece kendine has bir meziyet görenlere, 'Okuyucu' denilen geniş kitleye, yani bu ülkede yaşayan insanlara tepeden bakanlara yakından bakalım.. Bize sunulanın içine bakalım, görelim ve anlayalım ki, 'şair' kavramıyla onlar örtüşmüyor.. Nazım PUTLARI YIKMAYA kalktığında Ece Ayhan gibilerine ta o zaman vermişti yanıtını :

Behey!
Kara maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyen sensin.
Yala bal tutan beş parmağını
beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.
Meydan senin...
mi dersin?
Hata edersin,
bizde o göz var mı baksana! !
Ben içirmek için sana
kendi kara kanını
bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!
Sağa git
yok geçit,
sola git yok,
ileri
geri
yok.
Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
bir akrep gibi intihar et...
…………… 

Bütün putlar er geç yıkılmaya mahkumdur.. Yazımı Neruda’dan bir alıntıyla tamamlıyorum şimdilik:

“Dizelerimden her biri açık olmaya çabaladı; şiirlerimin her biri yararlı bir alet olmaya çalıştı; şarkılarımın her biri yol ağızlarında bir toplanmayı işaretlemeyi ya da birinin, daha sonrakilerin üzerine yeni işaretler koyacağı bir taş veya odun parçası olmayı arzuladı.

Şairin görevlerini mantıki sonuçlarına ulaştırarak doğru ya da yanlış, bu karara vardım: Toplumda ve hayatta yükümlülüğüm alçakgönüllü bir partilininki olmalıdır. Bu kararı parlak başarısızlıklara, kimsesiz zaferlere, sersemletici yenilgilere tanık olduğum halde verdim. Kendimi Amerika'nın mücadeleleri içinde bir aktör bularak, anladım ki, insan olarak görevim; yeteneklerimi, birleşen halkların kabaran gücüne katmaktan, onlara maddi ve manevi olarak, tutku ve umutla katılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü yalnızca o kabaran selden, yazarlar ve halklar için gerekli ilerleme doğabilir. Durumum sert ya da nazik itirazlara yol açtıysa, ya da açsa da, gerçek şu ki, geniş ve acımasız topraklarımızda eğer karanlığın çiçek açmasını istiyorsak, henüz okumayı öğrenmemiş -hatta okumayı hiç öğrenmemiş, henüz yazamayan- ya da bize yazamayan, milyonlarca insanın bir onur ortamında yaşamasını istiyorsak -ki bu olmadan, tam bir adam olmak mümkün değildir- bundan başka bir yolu kabul edemem.

Yüzyıllardır bedbahtlıkla damgalanan halkların sefaletini miras aldık -en cennetlik, en temiz halkların; taştan ve metalden harikulade kuleleri, göz kamaştıran, parlak hazineleri yaratan halkların; bugüne süregelen korkunç sömürgecilik çağında hayatları ansızın yıkılıp susturulan halkların.

Bize yol gösteren yıldızlarımız, mücadele ve umuttur. Ama tek başına umut ya da mücadele diye bir şey yoktur. Her insanda, tüm geçmiş çağlarla, zamanımızın ataleti, yanlışları, tutkuları, ivedilikleri, tarihin hızlı akışı birleşmiştir”




ADNAN DURMAZ
3 Haziran 2006